Vera
Seni adi… Gavril domuzunu elime geçirdiğimde çok kötü şeyler olacaktı. Beni resmen bilerek ve isteyerek bir polisin evine göndermişti. Piç. Bana söylediği sözcükler kulaklarımda çınlamaya başladı ‘Eğer polise yakalanırsan bu sefer seni kurtarmak için kılımı bile kıpırdatmam’
Bu sözlerin altından bir şeyler çıkacağını anlamalıydım. Ancak anlamamıştım ve şimdi yüzüm bir polise dönük şekilde, namlunun ucunda duruyordum.
“Burada ne arıyorsun?” diye sordu güvenliği indirilmiş silahı başımın hizasında tutmaya devam ederken.
“Küpemi aradığımı söylesem inanmazsın herhalde değil mi?”
Dudaklarında çarpık bir gülümseme belirdi. Ah o dudaklar… Kendine gel Vera! Adam elinde ki silahla kafanın ortasına asimetrik bir delik açmaya hazırlanıyordu ama benim düşünebildiğim dudakları mıydı? Hormonlarımı kontrol ettirmem gerekiyordu.
“Pek değil” dedi yakışıklım dudaklarında ki alay dolu gülümseme silinmeden.
Tamam, belki dikkatini dağıtabilirsem yan tarafımda duran silaha ulaşabilirdim. Tavandan tek bir kablo ile sarkan avizesiz lambayı patlatabilirsem bence onu hayli şaşırtırdım. O kırılan cam parçalarıyla ilgilenirken omzunda peşimden gelmesini önleyecek bir yara açabilirdim. Kahretsin! Bir de adam yaralamadan peşime düşeceklerdi şimdi. Kılık değiştirmenin gücü adına! Zaten şimdi yakalanmadığım sürece beni bir daha asla yakalayamazlardı. Tek yapmam gereken birkaç gün ortalıklarda gözükmemekti.
“Melek olduğumu söylesem,” diyerek konuşmaya devam ettim “Belki de yalnızlığına derman olmam için beni Tanrı cennetten göndermiştir. Buna ne dersin?”
“Tanrı’ya inanmıyorum, derim”
Tabi bu da bir seçenekti. Şu an kullanacağım hiçbir dişiliğin yakışıklımın üzerinde bir işe yaramayacağını kesin olarak anlamıştım. Şimdi düşünmeye devam etmeliydim.
“Hadi ama!” dedim “Bugün yeni yıl. Bir yıla nasıl girersen öyle devam eder derler. Bence ikimizde yeni yıla bu şekilde girmek istemeyiz. En iyisi sen o silahı bırak ve…” Ben sözlerimi bitiremeden salondan içeri ellerinde içki şişeleriyle esmer bir adam girdi ve yakışıklımın dönüp ona bakması ihtiyacım olan şey olmuştu. Hemen yanımda ki silahı kapıp önce ampule ateş ettim sonra da planladığım gibi yakışıklımın omzuna.
Arkada ki adam bir elini beline götürüp, yere, arkadaşının yanına eğildiğinde kaçma zamanının geldiğini anlamıştım.
Hızla balkona ilerledim ve belimde ki kancayı balkon demirine takıp ikinci kez düşünmeden kendimi boşluğa bıraktım. Yere düşüşüm bu sefer biraz sert olmuştu. Genelde topuklularla oradan oraya atlamak yerine sadece koştuğum için, zemine indiğimde bileğim hafifçe döndü ve acı tüm bedenime hızla nüfuz etti. Şimdi acıyı düşünemezdim. Kaçmalıydım. Kancayı tek bir düğme ile geri çektim ve bileğimin acısına aldırmadan sokak boyunca hızla koşmaya başladım. O polisler arkamdan gelmeden arabama ulaşmalı ve izimi kaybettirmeliydim.
Lanet olsun sana Gavril! Önümüzde ki hafta boyunca bileğime buz koymasını sağlayacaktım. Hayır. Onu bağırsaklarını çıkarıp yerine buz tıkacaktım. O aşağılık piç bana bunu yaptığına pişman olacaktı.
Tanrım! Canım çok yanıyordu.
Hızla arabamı park ettiğim sokağa döndüm. Emektar vosvosum ağaçların altında durmuş beni bekliyordu. Annen geliyor bebeğim!
Arabanın kapısını açıp içine bindiğimde rahat bir nefes aldığımı hissettim. Artık güvendeydim. Ya da en azından öyle olduğumu sanıyordum.
“Dur! Polis, kaçma!” diye bağırdı arkamdan bir ses. Neden polisler onlar kaçma dediğinde bunun bizim için ‘kaç’ çağrısı olduğunu bir türlü anlamıyorlardı.
Kontağı çevirdim ve acıyan bileğimi tekrar tekrar görmezden gelerek gazı kökledim. Polis arkamdan ateş ederken, ben hızla yanından geçip gittim ve ana caddeye çıkıp, olabildiğimce hızlı şekilde, olabildiğimce uzağa kaçtım.
İşte hayatım buydu benim. Kaçıyor ve kaçıyordum ama asla durulamıyordum. En çokta bir gün yeteri kadar hızlı kaçamayacağımdan ve bunun benim sonum olacağından korkuyordum.
*
En sonunda Downtown New Haven’dan yeteri kadar uzaklaştığıma ve polislerden kurtulduğuma karar verdiğimde saat sekize geliyordu ve iyice kararmıştı. Orman bölgesine girmeden önce bir yerde durmuş ve bir eczaneden ağrı kesici krem ve ilaç ile bir marketten, bileğime koyabileceğim kadar soğuk, bir kutu kola almıştım. İlacı arabamda sakladığım suyla birlikte içtikten sonra, şişip moraran bileğime, hafif dokunuşlarla kremi sürdüm. Uzun bir süre ayağa kalkamayacaktım ve Gavril bunu umursamadan beni yine işe gönderecekti. Ayağımın iyileşme süresi uzayıp duracaktı ve ben en sonunda merdivenleri Zack’in sırtında inmek zorunda kalacaktım. O aptalın bu olayı kullanacağına ve içinde ki sapığı ortaya çıkaracağından emindim.
Kutu kolanın soğuk metali bileğime değdiği anda acı tekrar iliklerime kadar işledi. Göz yaşlarımı zor tutuyordum. Burada olmamalıydım. Bu hayatı istemiyordum. Kim gecenin bir yarısı kafasında bir perukla, arabasının içinde, üstelik şehrin ıssız kesimlerinde, polisten saklanırken, ayak bileğini tedavi etmek istedi ki?
En iyisi arabamı ilk gördüğüm ağaca son hızla çarpmak ve Tanrı’ya beni yanına alması için dua etmekti. Onun cehennemine bile razıydım. Sadece Gavril’den kurtulmak istiyordum. Cehennem zebanilerinin bile bana daha merhametli davranacağından emindim.
Arabada öylece oturmaya daha fazla dayanamayacağımı anladığımda kendimi arabadan aşağıya attım ve ormanın içinde her zaman ki rotamı takip ederek yürümeye devam ettim. Canım yanıyordu. Sahip olamadığım şeyler canımı yakıyordu. Şu ormanda ki ağaçlar bile benden daha mutlulardı. Benden daha huzurlulardı. En azından yalnız değillerdi. Bense bu hayatta bir başımaydım. Ne yapacağımı, nereye gideceğimi, nereye kaçacağımı bilmiyordum. Kaçmayı bile beceremiyordum ki!
Orman içinde topallayarak yürümeye devam ettim. En derinlere doğru ilerledim. Eski yangın yolu boyunca yürüdüm ve sonunda hedefime ulaştım.
Burası sık ağaçların arasına inşa edilmiş, terk edilmiş bir araziydi. Arazinin tam ortasında çokta büyük olmayan ama bekçi kulübeleri kadar küçük de olmayan bir ev vardı. Çocukları olmayan bir çiftin rahatça gelip kalabilecekleri türden bir şeye benziyordu.
Yıllardır buraya gidip geliyordum ama evin dolu olduğunu hiç görmemiştim. Ne bir ışık, ne de tüten bir baca. İnsanları anlamıyordum. Asla kullanmayacakları evler alıyor ve öylece terk ediyorlardı. Peki ya evi olmayanlar? Onları hiç mi düşünmüyorlardı? Bencil pislikler. Böyle güzel bir evde tek başıma sonsuza kadar yaşayabilirdim. Kıyafetlerimi de ağaçlar için dikerdim artık. Bence sırt dekoltesi kavak ağaçlarına çok yakışırdı.
Tam evin karşısında ki ağaçlardan birini seçtim ve dibine çöküp sakat ayağımı yavaşça öne doğru uzattım. Ben evi izleyip, hayallere dalarken yaşlar gözlerimden aşağıya süzülmeye başlamıştı bile.
Bugün çok yaklaşmıştım. Kurtulmaya çok yaklaşmıştım. Hepsi Robin yüzündendi ve bir de kalkmış benden ona yardım etmemi istiyordu. Eğer hastane masrafları karşılayıp, Gavril’i beni ayağım iyileşene kadar işe göndermemeye ikna ederse bunu düşünebilirdim. Ama bunu yapmazdı. Denese bile bu imkânsızdı. Gavril bana iyilik yapmazdı. Robin haklıydı. O annemin ona yaptıklarının bedelini bana ödetiyordu. Onu mezarında bile rahat bırakmamak için beni kullanıyordu.
Kullanılmaktan sıkılmıştım. Bunu engellemek için hiçbir şey yapamıyor olmak ise beni delirtiyordu.
Orada ne kadar süre öylece oturup ağladığımı hatırlamıyordum ama sonunda arabama atlayıp, orman bölgesinden uzaklaştığımda ve Gavril’in evine giden son sokağa arabamla girdiğimde saat on ikiye geliyordu. Neredeyse yirmi dakika kalmıştı. Yeni yıla sakat bir ayak, ağlamaktan şişmiş gözler ve boktan bir hayatla girecektim. Bu duruma siktir denmezdi de ne denirdi?
Park alanına girdiğimde Gavril’in evinden yüksek bir müzik sesi duyuluyor ve parlak ışıklar her yeri kaplıyordu. Lanet domuz! Ben burada acı çekiyordum ama o keyfini sürüyordu.
Arabanın frenine sert bir şekilde bastım ve arabamı ani bir hızla durdurdum. Ya da en azından yapmaya çalıştığım buydu. İhtiyar vosvosum durmadı ve yolda kaydı. Frenlere daha kuvvetli bir şekilde asıldım ama işe yaramayınca el frenini sertçe çektim ve arabayı hızlı bir şekilde durdurmayı başardım. Arabamda beni satmıştı! Durmayışının tek açıklaması Gavril’le bana karşı cephe almış olmasıydı. Ona yedirdiğim benzinlere lanet olsun!
Arabadan kendimi öfkeyle dışarı attım ve kapıyı serçe kapattım. İnsan arabasına da güvenemeyecekse kime güvenecekti? Deli gibi öfkeliydim ve canım yanıyordu. Hem de çok. Üstelik bu kafamda ki peruk müthiş bir şekilde kaşınıyordu. Bir sen eksiktin!
Hızla ellerimi yukarı kaldırdım ve peruğu çekip, bonesiyle birlikte kafamdan çıkardım. Kendi saçlarım yavaşça omuzlarımın üzerine dökülürken kaşıntının geçmiş olmasının verdiği bir ferahlık yaşıyordum ama bu hiçbir şeyi düzeltmiyordu. Düzeltebileceğini de sanmıyordum.
Arabayı, sanki biri bu eski şeyi çalmak isteyen olurmuş gibi, kilitledim ve acıyan bacağıma yüklenmemek için topallayarak, eve doğru yürümeye başladım. Ah, Tanrım! Sanırım ölüyordum! Bu acı ancak ölürken çekilebilirdi çünkü. Bir adım attım. Ve bir tane daha. Üçüncü adım da bileğim titredi ve dördüncü adımda kas sistemim hareket etmeme kararı aldı. Yer çekimi ise beni dikenli kollarına çağırdı ve iki saniye sonra kendimi yere kapaklanmış bir şekilde buldum.
“Ah! Siktir! Lanet olsun sana Gavril!” diye haykırdım yüksek sesle. Kendimi biraz daha rahatlamış hissediyordum. Lanet okumak ve küfür etmek böyle zamanlarda biraz da olsa nefes almama yardım eden şeylerdi. Ve bir de sigara… Neredeydi benim sigaram?
Ben ayağa kalkmaya çalışırken arkadan Zack’in sesi duyuldu “Vera!” Off! Şimdi bu salakla hiç uğraşamayacaktım. “Ne var?” diye bağırarak karşılık verdim.
“Sevgilim dizlerinin üzerine çökmen için henüz erken. Önce içeri gelmen ve bana yalvarman gerek.”
Sersem! Ama işte sersem olması da bir şeydi. En azından ihtiyacım olduğunda bana bağırsaklarını söküp çıkarabileceğim bir neden veriyordu.
“Ya siktirip gidersin ya da ben seni bulduğum yerde çıplak ellerimle gebertirim adi piç kurusu!”
Tekrar kendimi yerden destek alarak yukarı itmeye çalıştım. Ayağa kalkmam gerekiyordu. Ayağa kalkmalı ve güçlü durmalıydım. Bu yaşamın en boktan kuralıydı. Güçsüz olan her zaman ezilirdi.
Ben tekrar düşeceğimi düşündüğüm bir anda bir el koluma yapıştı ve beni yavaşça ayağa kaldırdı.
“Anlaşılan patronun sana iyi bakmıyor” dedi beni ayağa kaldıran kolun sahibi. Uzun kızıl saçları ve büyük yeşil gözleri olan, güzel bir kızdı. Partinin konuklarından biriydi anlaşılan. İyi de neden Gavril’in beslemesine yardım ediyordu ki?
Yardım elini kabul ettim ve tam olarak doğrulurken “Sen kimsin?” diye sordum.
“Sen kimsin?” diye sordu Vera ve elimi tutup ağır hareketlerle ayağa kalktı.
“Adi patronunun bir dostundan feci şekilde nefret ediyorum diyelim”
Patronumdan herkes nefret ediyordu. Bana bilmediğim bir şey söylemesi gerekiyordu. Ve söylemişti de? Kimin için çalıştığımı nereden biliyordu ki?
Tek kaşımı kaldırdım ve şüpheci bakışlarla yüzüne bakmaya devam ettim. “Patronumun kim olduğunu biliyor musun?”
“Evet,” dedi hiç düşünmeden ve kollarını göğsünde kavuşturdu “Ne diyorlardı ona? Hırsız avcısı. Yer altında insanlar kendilerine tuhaf isimler bulmaya kararlılar anlaşılan. Benimki de kendine kral diyor”
Gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Bu kız akıl hastanesinden filan mı kaçmıştı? “Kralı kendine düşman olarak mı seçtin? Aptal mısın sen?”
“Bilmiyorum ama kralın beni hayatımın son 19 yılında aptal yerine koyduğunu biliyorum”
“Kaç yaşındasın?”
Omuz silktim “19”
Güldüm. Bu kızı sevmiştim. “Seni iyi kazıklamış. Eh, düşmanımın dostunun düşmanı… benim dostumdur. Anlat bakalım, burada ne işin var?”
“Aslında topalladığını görünce sana yardım etmek istedim ama tam yanına gelirken gerzeğin tekinin sana Vera diye seslendiğini duydum. Bu arada, tüm o söylediği şeylerde neydi?”
Bu sefer sadece gülmek yerine gerçek bir kahkaha attım. Demek Zack sonunda bir kızın yanaklarını kızartmayı başarmıştı. Topallayarak arkamı döndüm ve yine topallayarak arabama doğru ilerledim. Biraz daha ayakta durursam sonunda zavallı ayağımı kaybedecektim. Onu kesip benden almalarına izin vermezdim. Bu uzun bacaklar o minik beş parmağı taşıyan ayak olmasan ne kadar güzel gözükebilirdi ki?
Sonunda kaputa yaslandığımda sakat ayağımı yavaşça ileri uzattım ve içimde ki tatmin olmak nedir bilmez ihtiyaç duygusuyla bir sigara çıkardım. “Zack mi?” diye sordum, sigaramı yakıp dudaklarıma götürmeden önce. Sigaramdan öyle bir derin nefes aldım ki bugün başıma gelen tüm aksilikleri o dumanla kapatmaya çalışıyormuş gibi hissediyordum. Keşke bir de işe yarasaydı. Ama sinirlerimi yatıştırdığı kesindi. “Sadece dalga geçiyordu. Yoksa tüm o şeyleri ciddi söylemesinin imkânı yok. Ona neler yapabileceğimi iyi biliyor. Sadece sersem bir çocuk. Ee? Adımın burada olmanla ne alakası var?”
Sigara içmek beynimi açmıştı. Sonunda doğru soruları sormaya başlamıştım.
“Seni sabah Robin ve Gavril’in yanında gördüm. Daha doğrusu duydum. O sırada sizi dinliyordum. Patronun aşağılık pisliğin teki. En az kral kadar ama eh, en azından o adamlarına iyi ödüyor”
Bir kez daha güldüm ve sigaramdan ikinci bir nefes daha çektim. “Evet. O cimri domuz bize beş kuruş bile koklatmıyor. Ancak ben bütün hasılatı ona yedirmeyecek kadar zekiyim”
“Bu akşam ne kadar ayırdın?” diye sordu kız. Bu akşam canımı kurtardığım için Tanrı’ya sunduğum minnet duygusunu ayırmıştım kendime. Ve bir de şeytana işime karıştığı için en ağır küfürlerimi.
“Aslında sorun da bu. Ayıramadım. Çünkü o piç beni bir polisin evine gönderdi. İnanabiliyor musun? Lanet olası bir polis! Bunu biliyor olması lazımdı ve biliyordu da. Büyük ihtimalle kaçmaya çalıştığım için benden intikam alıyordu.”
Adi piç!
“Biliyor musun?” dedim sigaramdan bir nefes almadan hemen önce “Birkaç defa kral ve Gavril domuzunun bazı işlerinde bulunmuştum” Kızın gözleri bir anda parladı. Anlaşılan kral onun canını gerçekten çok yakmıştı. Alexander Jones uğraşılacak bir adam değildi.
“Brooklyn’de bir depo var. Gavril onun için çocukları özel olarak seçiyor ve sonra New York’a götürüp orada teslim ediyor. Dört defa alışverişte vardım ve dördünde de aynı şey oldu.”
Kız “Bana deponun adresini verebilir misin?” diye sordu heyecanla.
“Tabi. Kalem kâğıdın var mı?”
Başını hızla salladı “Hemen dönerim” dedi ve arkasını dönüp hızlı adımlarla bir yere doğru ilerlemeye başladı. Sonunda bir arabanın yanında durup kapıyı açtı ve tekrar kapıyı kapatıp bana doğru gelmeye başladığında, çantasını almaya gittiğini anlamış oldum.
Geri döner dönmez çantasından çıkardığı telefonu, boş bir sayfa açılmış şekilde bana uzattı ve konuşmak yerine sadece saf bir heyecanla gözlerime baktı. Aslında bunu yapmamalıydım. Karşımda ki kız krala bulaşmak için fazla… cici birine benziyordu. Yine de ona ne olacağı benim sorunum değildi. İstediği bilgiyse, bunu alacaktı elbette.
Sigaramdan son bir nefes daha alıp onu yere attım ve ardından telefonu kızın elinden kapıp adresi yazdım.
“Umarım işine yarar…” Daha adını bile bilmediğim birini kralın inine gönderiyordum.
“Calla!”
“Evet Calla. Umarım işine yarar. Şimdi gitmeliyim” omzumun üzerinden arkama döndüm. Artık gitmem gerekiyordu. “Hey Zack! Koca kıçını kaldır ve gel bana yardım et.”
Kimse ona kuru kuruya arkadaş olabileceğini söylememişti. Bir arkadaşın görevi yeri geldiğinde en yakın arkadaşını taşımaktı. “İşte,” dedim Zack birkaç saniye sonra yanımıza geldiğinde “Biraz önce ki piç bu. Bu gece Gavril şerefsizinin partisini koruyor”
Calla istediği bilgiye ulaşmış olmanın verdiği heyecanla dolu, boş bir ifadeyle bana bakmaya devam etti ve hafifçe gülümsemeye çalıştı.
“Seni tanımak güzeldi Calla” dedim ve Zack’in omzuna doğru tutunarak eve doğru ilerlemeye başladım.
“Ne oldu sana, güzel hırsızım?” diye sordu Zack.
Hayata Gavril domuzunun üvey kızı olarak gözlerimi açmış olmam dışında mı? Bundan daha kötü ne olabilirdi ki?
“Hadi gidip sarhoş olalım, Stewart!”