Mektup no:2
"Beyaz... Her yer çok beyaz. Sanki dünya üzerime devrilmiş de bir kar yığınının altında kalmışım gibi. Hemşireler ellerimi bağlarken canım yanmıyor Barın, benim canım o gün yandı. Senin isminin önüne o 'şehit' kelimesini koydukları gün, benim ruhumun damarları koptu.
Dizlerimin üzerine çöküyorum soğuk betona. Başımı duvara yasladığımda, taşın soğukluğu senin o operasyon gecelerindeki buz gibi ellerini hatırlatıyor bana. 'Üşüme Kır Çiçeğim,' derdin ellerimi ısıtırken. Şimdi tüm dünya buz kesti Barın, beni kim ısıtacak? Kim saçlarımı kulağımın arkasına itip 'Geçecek Gülce, az kaldı,' diyecek?
Dün gece yine seni gördüm. Rüyalarım olmasa, ben bu deliliğin içinde nasıl hayatta kalırdım bilmiyorum. Yine o tepedeydik, senin görev yaptığın o karakolun arkasındaki yamaçta... Elinde bir defter, bir de ucu kırık bir kurşun kalem vardı. Bana adımı yazdırmaya çalışıyordun. 'G harfi, tıpkı senin gibi kıvrımlı ve narin,' demiştin. Ben o gün sadece adımı yazmayı değil, senin kalbine giden yolu bulduğumu sanmıştım.
Oysa meğer ben, senin mezar taşına giden yolu kazıyormuşum o kalemle.
Anlamıyorlar Barın. Burada bana 'hasta' diyorlar. 'Hayal görüyorsun' diyorlar. Oysa ben seni şu an bile görüyorum. Kapının eşiğinde durmuş, o mahzun gülüşünle bana bakıyorsun. Üniforman kan içinde değil bu sefer, bembeyaz... Tıpkı bu oda gibi. Bana elini uzatıyorsun ama parmaklıklar izin vermiyor sana dokunmama.
Bağırıyorum, tüm hastane inliyor ama sesim sana ulaşmıyor. 'Vatan sağ oldu Yüzbaşım!' diye haykırıyorum koridorlarda. 'Vatan sağ oldu ama ben öldüm! Ben bittim!' Güvenlik görevlileri kollarıma yapışıyor, bir iğne ucu soğukluğu hissediyorum kolumda ve sonra yine o karanlık...
Her uyandığımda seni yeniden kaybediyorum Barın. Her sabah, senin ölüm haberini yeniden alıyorum bu odada. Okuma yazmam yoktu benim, dünyayı senin gözlerinden okurdum. Sen gidince ben kör oldum, ben dilsiz oldum, ben kimsesiz kaldım.
Eğer birazdan içeri girip beni bu deliliğin içinden çekip almayacaksan; bırak bu beyazlık beni yutsun. Yarım kalanlar sadece toprağın altında tamamlanır demiştin ya hani... Ben o toprağa çoktan razıyım. Yeter ki ellerim yine senin o barut ve güven kokan ellerine değsin.
Çünkü ben artık yaşayamıyorum Barın... Ben sadece, senin bıraktığın o boşlukta nefes almaya çalışırken boğuluyorum."
. Hatırlıyor musun, bir gün sana 'Okuma yazma bilirsem her şeyi anlar mıyım?' diye sormuştum. Sen de saçlarımı okşayıp, 'Kalbinle okursan dünyayı anlarsın,' demiştin.
Yanılmışsın Yüzbaşım... Kalbimle okuduğum tek şey senin gidişin oldu ve ben o günden beri hiçbir şeyi anlamıyorum. Neden bu tavan bu kadar alçak? Neden bu insanlar bana yabancı? Neden o her gece rüyama gelen sesin, ben gözlerimi açınca bıçak gibi kesiliyor?
Burada bir kütüphane var, bazen beni oraya götürüyorlar. Raflar dolusu kitap, binlerce kelime... Hepsine nefretle bakıyorum Barın. İçinde senin isminin geçmediği, senin kokunun olmadığı hiçbir sayfayı istemiyorum. Bir keresinde bir kitabın sayfasını yırttım, 'B' harfini bulana kadar parçaladım hepsini. Sadece 'B' harfine dokununca parmaklarım ısınıyor, sanki senin elini tutuyormuşum gibi bir his kaplıyor içimi. Hemşireler gelip elimden aldılar o yırtık kağıdı. 'Zarar veriyorsun' dediler. Ben mi zarar veriyorum? Benim canımı söküp aldılar, kimse o kağıt parçası kadar acımadı bana!
Geçen gün bahçeye çıkardılar beni. Bir köşede sapsarı bir kır çiçeği açmış, boynu bükük... Eğilip kulağına fısıldadım: 'Senin de mi Yüzbaşın gitti? Sen de mi yarım kaldın?' Güvenlik görevlileri halime güldü. Onlar senin bana o çiçeğin hikayesini anlattığını bilmiyorlar ki... 'Bu çiçekler en zor şartta açar Gülce, tıpkı senin gibi' demiştin. Ama sen gittin Barın, ben artık çiçek açamıyorum. Köklerim kurudu, toprağım seninle birlikte o tabuta girdi.