1.BÖLÜM

762 Words
Sırtımdaki her bir sızı, babamın öfkesinin taze birer imzasıydı. "Seni vereceğim o adama!" diye gürlemişti en son. "Yükün ağır, ekmeğin fazla, seni o çirkin yüzlü ağaya vereceğim de kurtulacağım lan!" Kaçtım. Ayaklarımın altındaki taşlar canımı yakmıyor, ruhumdaki yangın sönmüyordu. Köyün dışındaki o eski çeşmenin başına geldiğimde dizlerim titredi. Eğilip buz gibi suyu yüzüme çarptım. Başımda kendi ellerimle ördüğüm papatyadan bir taç vardı; tek zenginliğim, tek tesellim çiçeklerdi. Ama şimdi onlar da boynu bükük, babamın attığı tokadın sarsıntısıyla yana yatmışlardı. "Ağlama Gülce," dedim kendi kendime. "Bir gün kurtulacaksın burdan..." Tam o sırada, toprağı döven ağır adımlar duydum. Botların sert sesi beton çeşmeye yaklaştıkça kalbim göğüs kafesimi delmek ister gibi çarptı. Başımı kaldırdığımda güneş arkasındaydı, bir devin gölgesi üzerime düştü. Karşımda, hayatımda gördüğüm en heybetli adam duruyordu. Üzerinde hafif tozlu, iri bedenini zorla saran askeri üniforması... Belindeki silahı, omuzlarındaki rütbeleriyle sanki bu dağların gerçek sahibi oydu. Kumral saçları alnına dökülmüş, o sert yüz hatlarına rağmen sanki kederini içine hapsetmiş gibiydi. Göz göze geldik. Onun gözleri... Aman Allah’ım! Öyle bir yeşil ki, ormanlar içinde kaybolursun; ama öyle bir soğuk ki, bakışıyla buz kesersin. Bakışları benim bal rengi, yaşlı gözlerimde asılı kaldı. O an zaman durdu. Rüzgar esmeyi, kuşlar ötmeyi bıraktı sanki. Hayatımda gördüğüm en yakışıklı ve etkileyici adamdı. Gerçi 19 yıllık ömrümde bu köyden çıkmadığımı sayarsak pek adam görmemiştim ama karşımdaki dev hiç buranın adamlarına benzemiyordu. Elim gayri ihtiyari başımdaki papatya tacına gitti, yamulan çiçekleri düzeltmeye çalıştım. Korkudan geri kaçacakken sesi yankılandı. Buz gibi ama derin bir ses tonu vardı. Resmen aşık olmuştum. "Neden ağlıyorsun Kır Çiçeği?" Sustum. Bir köylü kızı, hayatında hiç yabancı bir adam görmemiş biri böyle birinin karşısında ne derdi ki ? O ise yaklaştı. Yaklaştıkça o soğuk çehresinde bir şeylerin yumuşadığını gördüm. Yanağındaki o derin gamze, o an hafifçe belirdi. Ne kadar etkileyici göründüğünün farkındamıydı acaba ? Dilim damağım kurudu, sanki tüm kelimeler o buz gibi çeşme suyuna karışıp akıp gitmişti. Babamın az önce tenimde patlayan tokadının sızısı, bu adamın yeşil gözlerindeki o tuhaf bakışla silinip gidiyordu. O kadar yakındı ki artık; üniformasından yayılan o sert barut kokusunu duyabiliyordum. Bu koku "güven" veriyordu. "Adın ne senin?" diye konuştu tekrar. Sesi bu sefer daha alçaktı, sadece benim duyabileceğim bir fısıltı gibi ama otoriterdi. Dışarıdan tam bir alık gibi göründüğüme emindim. Ağzımı bir karış açmış adamı süzüyordum üstelik bana sorduğu sorulara cevap vermeyi de unutmuştum. ‘’Ahh salak Gülce’’ dedi iç sesim. ‘’Adamı yiyecek gibi süzmeyi bırakta konuş artık.’’ Yanaklarım utançtan kızarırken "Gülce..." diye fısıldadım başımı yerden kaldıramadan. Titreyen ellerimle kovanın kulpunu öyle bir sıkmıştım ki parmak eklemlerim beyazlamıştı. ‘’Gülce’’ diye tekrarladı beni ‘’kır çiçeği Gülce’’ adımı o kadar güzel söylemişti ki bidaha duymak istedim. O devasa adam, ağır teçhizatının çıkardığı metalik seslerle önümde hafifçe eğildi. Aramızdaki o boy farkı kapandığında, nefesinin sıcaklığını yüzümde hissettim. Uzun parmaklı, kemikli ve hafif nasırlı eli, benim titreyen elime doğru uzandı. Dokunmadı... Sadece kovanın kulpunu hafifçe tuttu. "Bırak Gülce," dedi, gözlerini gözlerimden ayırmadan. "Yükün zaten ağır görünüyor. Bırak, bunu ben kaldırayım" Kovayı elimden alırken parmak uçları, buz kesmiş parmaklarıma değdi. Sanki o an içimden bir elektrik akımı geçti, kalbim yerinden çıkacak gibi çarpmaya başladı. O dev gibi adam, silahlarının ve rütbelerinin gölgesinde, benim çamurlu kovamı çeşmenin altına tuttu. Su, metal kovaya çarptıkça çıkan ses, aramızdaki sessizliğin melodisi gibiydi. Göz ucuyla ona bakıyordum. Güneş ışığı, kumral saçlarının arasındaki kızıllıkları ortaya çıkarıyor, o sert çenesindeki gamzesini iyice belirginleştiriyordu. Bir ara başını kaldırıp bana baktı; o yeşil gözlerde ilk kez bir tebessüm kırıntısı gördüm. "Papatyaların..." dedi, eliyle başımdaki tacı işaret ederek. "Ezilmişler. Kim üzdü seni bu kadar, kim kırdı dallarını?" Cevap veremedim. "Babam" desem, bu dev adam gidip köyü birbirine katacak gibi bakıyordu. Sustum, sadece gözlerimden bir damla yaşın süzülüp yanağıma inmesine engel olamadım. O an hiç beklenmedik bir şey yaptı. O iri eliyle yanağımdaki yaşı usulca sildi. Başparmağı tenime değdiğinde, babamın vurduğu yerin acısı tamamen geçti. "Ben Barın," dedi, kendini tanıtırken sesi bir yemin gibi döküldü dudaklarından. "Yüzbaşı Barın Bozkurt. Bundan sonra bu dağlarda korkmadan yürüyebilirsin Kır Çiçeği. Ben buradayken, senin tek bir yaprağına bile dokunamazlar." Uzaktan bir zırhlı aracın kornası duyuldu, timi onu çağırıyordu. Kovayı yavaşça yanıma bıraktı. Gitmek için arkasını döndüğünde, sanki güneş onunla birlikte gidiyordu. Ama birkaç adım attıktan sonra durdu, omzunun üzerinden son bir kez bana baktı. O bakışta bir söz vardı, bir veda değil, bir başlangıç saklıydı. "Geleceğim Gülce. Seni yine görürüm diye buraya geleceğim." Ben arkasından bakarken, zırhlı araç tozları dumana katarak uzaklaştı. Köyün o uğursuz sessizliği geri geldi ama artık yalnız değildim. Kalbimde hiç bilmediğim bir fırtına, avucumda ise onun elinin sıcaklığı kalmıştı. Onu bekleyecektim. Babam beni o ağaya verse de, kıyamet kopsa da; o yeşil gözlü devi bekleyecektim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD