Paris’in göğsünde gündüz vakti bir huzur saklıydı. Caddelerde ağır ağır yürüyen insanlar, vitrinlerdeki zarif kıyafetler ve fonda yankılanan akordeon sesi... Liva, bu huzurun tam ortasındaydı ama içinde yine fırtınalar vardı. Herkes onu başka biri zannediyordu. Zaten Liva da her gün başka biri oluyordu.
Üzerinde ince keten pantolon, beyaz, salaş bir gömlek vardı. Saçlarını dağınık toplamış, yüzüne neredeyse hiç makyaj yapmamıştı. Bir butik mağazanın vitrinine bakarken, arkasından bir ses duydu:
“Zevkiniz sade ama baştan çıkarıcı…”
Liva arkasını döndü. Gözleri, koyu yeşil bir takım elbise giymiş, hafif sakallı, sert çene yapısına sahip bir adamla buluştu. Adamın sesi kadifemsi, bakışıysa bir şarap gibi derin ve doluydu.
“Sen de öyle misin?” dedi Liva.
Adam bir adım yaklaştı. “Benim adım Derin.”
“Liva.”
Aralarındaki ilk temas gözlerden olmuştu. Ama asıl temas, içlerindeki o anlık sessizlikti. Sanki her şey durdu. Paris’in sesi bile aralarından çekilmişti.
Derin hiç tereddüt etmeden sordu: “Bana eşlik eder misin? Şehri senin gözlerinden görmek istiyorum.”
Liva gülümsedi. “Beni izlemek istiyorsan, önce karnımı doyur.”
Şehir merkezinden biraz uzak, şık ama kalabalıktan uzak bir restoranda akşam yemeği yediler. Derin, Liva’ya kırmızı şarap önerdi. Liva ise tatlı bir rosé seçti. Konuşmaları dans gibiydi; geçmişe dair fazla soru yoktu, sadece hisler vardı. Aralarında giderek artan gerilim, Derin’in elini Liva’nın dizine koymasıyla zirveye ulaştı.
Liva hiç geri çekilmedi. Aksine elini adamın elinin üzerine koydu. Parmak uçları birbirine karıştı. Gecenin sonunda Derin teklif etti:
“Gel benimle. Bu geceyi sadece şarapla değil, tenle sarhoş edelim.”
Liva’nın dudaklarında gizli bir tebessüm belirdi.
“Benimle yanmak istiyorsan, gözlerini kapatman gerek.”
Derin’in evi Paris’in dışında, Seine Nehri’ne bakan eski ama zarif bir apartmandaydı. Eve girer girmez Liva kendini rahat hissetti. Mumlar yandı, müzik açıldı, camlardan dışarı süzülen gece Paris’i öpüyordu.
Liva mutfak tezgâhına yaslanmışken, Derin arkasından geldi. Saçlarını kenara itti, boynuna dudaklarını dokundurdu. Liva gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı.
“Devam et,” dedi fısıltıyla.
Elbiseler yerlere düştü. Ciltler çıplak kalınca, kelimeler de susmaya başladı. Derin, Liva’nın göğüslerine dudaklarını kapatırken, elleri kadının kalçalarını kavramıştı. Onu yatağa taşıdı, dudaklarından boynuna, göğüslerinden uyluklarına kadar her santimini öptü.
İlk birleşme, aralarındaki elektriği patlattı. Derin Liva’nın içine girdiğinde, kadın vücuduyla gerildi, iç çekerek sırtını yatağa bastırdı.
“Daha hızlı…” dedi.
“İstediğin gibi…” dedi Derin, her hamlesiyle daha da derine inerek.
Liva’nın inlemeleri geceyi titretiyordu. Kalçaları, adamın ritmine eşlik ediyordu. Derin defalarca boşaldı, ama her seferinde Liva’ya tekrar tekrar dönmek istedi. Kadının vücudu adeta bağımlılık yapıyordu. Bir süre sonra sadece seks değil, ruhsal bir teslimiyetin içine düşmüştü.
Üçüncü sefer, Liva onun üzerine çıkmıştı. Teni terle parlıyordu, dudakları ısırılmış, saçları dağılmıştı. Derin gözlerini ona dikip fısıldadı:
“Sen kimsin böyle…”
Liva eğildi, kulağına dudaklarını dayadı. “Rüyaların günahkârı...”
Gecenin sonunda ikisi de tükenmişti. Vücutlarının her parçası birbirine değmiş, bedenleri zevkten yorgun düşmüştü. Derin kadını kollarına aldı ve birlikte uyudular.
Sabah güneşi cama vurduğunda Derin gözlerini açtı. Yatağın kenarına uzanmış Liva’yı gördü. Saçları hafif dağınık, omzundaki iz hâlâ silinmemişti. Yanına gitmek istedi ama mutfaktan gelen kahvaltı kokusu onu şaşırttı.
Liva masayı hazırlamıştı. Taze meyveler, kruvasanlar, kahve... Hepsi zarif bir şekilde dizilmişti.
Derin kadının arkasından sarıldı.
“Sen bir hayalsin.”
Liva döndü, gülümsedi. “Hayaller fazla kalınca gerçek olur.”
Kahvaltı sessizce, gözlerle sürdü. Ama Liva’nın bakışlarında bir veda gizliydi. Derin bunu fark etti.
“Yine mi gideceksin?” dedi.
Liva gözlerini kaçırdı. “Ben kalırsam yanarsın. Gidersem... belki özlersin.”
Derin, kadının elini tuttu. “Seninle yanmaya hazırım.”
Liva başını yana eğdi. “Henüz değil.”
Ve sonra, her şey çok hızlı oldu. Liva küçük çantasını aldı, Derin’in dudaklarına yumuşak bir öpücük kondurdu. Ardından kulağına fısıldadı:
“Tenini hatırla. Çünkü ben senden iz bırakmadan giderim.”
Kapı kapanınca Derin bir boşlukla kaldı. Masada Liva’nın ruj izi olan fincanı vardı. Bir de not:
“Bu kahvaltı seni değil, geceyi kutlamak içindi.”