Gece, şehir üzerine siyah bir örtü gibi serilmişti. Gökyüzü yıldızsız, hava ise baharın ortasında tuhaf bir şekilde serin ve yoğun nemliydi. Liva, ince siyah elbisesinin içinde kulübün önünde durduğunda, caddeden geçen her bakış onun üzerinden kayıyordu. Her adımı, özgüvenin ve arzunun birleşiminden doğan bir melodiydi. Gözleri, içeri adım attığında hemen alıştı karanlığa. Müzik, bedenin içinde yankılanan bir ritimle titreşiyordu.
Bu gece sadece eğlenmek, düşünmemek ve hissetmek istiyordu. Arzularına teslim olmak, bedenini duygulardan çok zevkle doyurmak... İçeri adım attığında, barın kenarında duran bir adam dikkatini çekti. Uzun boylu, keskin çeneli ve koyu kahverengi gözleriyle dikkat çeken bu adam, baştan çıkarıcı bir özgüvenle Liva’yı izliyordu. Göz göze geldiklerinde zaman durdu sanki. Kadın yaklaştıkça, adamın gülümsemesi genişledi.
"Lucas," dedi adam, sesini bastıran müziğe rağmen tok ve net.
Liva ismini söylemedi, sadece gözleriyle konuştu. Lucas bir kadeh uzattı, Liva onu kırmadan aldı. Gece boyunca birkaç içki, dans ve kısa cümlelerle devam ettiler. Ama kelimeler gereksizdi, çünkü bedenleri çoktan konuşmaya başlamıştı. Liva, Lucas’ın elini sırtında hissettiği an, o tanıdık ısı yeniden bedenine doldu. İzin verdi.
Kulüpten çıktıklarında saat gece yarısını geçmişti. Lucas’ın arabası lüks ve etkileyiciydi ama Liva’nın dikkatini çeken şey adamın beden dilindeki hâkimiyetti. Eve vardıklarında hiçbir şey konuşulmadı. Dudakları birleşmeden önce sadece bir bakış, bir anlaşma yetti. Gecenin karanlığı, bedenlerin birbirine karıştığı sıcaklığa dönüştü. Lucas’ın dokunuşları güçlüydü ama yavaş; tutkusu yönlendiren, kadını saran bir etkideydi.
Kıyafetler bir bir çıkarıldı. Her kat, geçmişi dışarıda bırakıyordu. Liva'nın vücudu, bir sanat eseri gibi Lucas’ın ellerinde şekilleniyordu. Yatakta birleşen bedenler, o an için sadece zevkin saf halini yaşıyordu. Lucas defalarca kendini bıraktı, her seferinde Liva’nın boynunda izler bırakarak, her nefeste daha da bağlanarak. Liva ise sadece o geceye ait olmak istiyordu, kimseye değil, sadece zevke.
Gece bitmeden önce uyku, her ikisini de yutmuştu. Liva gözlerini açtığında, yatağın yanında bıraktığı elbisesini giydi. Lucas derin bir uykudaydı. Sessizce mutfağa geçti, evde bir şeyler buldu, sade bir kahvaltı hazırladı. Masayı hazırlarken her şey normaldi. Ta ki pencerenin dışında bir gölge fark edene kadar.
Karşı apartmanın camında kısa süreliğine beliren bir siluet... Gözleri kısıp baktı ama gölge çoktan kaybolmuştu. Liva bir an için içinin ürperdiğini hissetti. Sadece anlık bir hayal mi, yoksa geçmişin yavaş yavaş kapısını çalan yankısı mıydı?
Kahvaltıdan sonra Lucas’a kısa bir not bıraktı:
“Teşekkür ederim. Belki bir gün yeniden…”
Son bir kez evi süzdü. Ardından, bir daha dönmeyecekmiş gibi kapıyı çekip çıktı.
Aynı gece, karşı apartmanın en üst katında bir adam karanlıkta oturuyordu. Elinde eski bir kolye, gözleri Liva’nın gittiği yolda takılı kaldı. Uzun zaman geçmişti. Ama o hâlâ Liva’yı bulmayı kafasına koymuştu. Sessizce mırıldandı:
"Yakındayım... ve bu kez bırakmayacağım."