Zorlandığımı anlayınca (iki saat sonra anladı Hödük Bey) babamın kalktığı sandalyeme geçti ve Allah'ıma şükür aralayabildiği dudaklarından pişmanlık ve acı dolu kısık bir sesle anlatmaya başladı olanı biteni.
- O gün moralim bozuk diye beni güldürmek istemişsin güya ve ütüleme bahanesiyle aldığın beyaz gömleğe kaşıntı tozu yerine her zamanki şaşkınlığınla ısırgan otu sürmüşsün. Toplantı başlamadan her yerim yanmaya başladı. Sedat beni kolumdan tuttuğu gibi stüdyo dairesine götürdü ve üstümü başımı değiştim. Sonrasında toplantıyı erteleyerek sana hesap sormaya eve gelmiştim.
Yutkundu. Yüzü kireç gibi bembeyaz kesilmişti.
**************************************
Anlattığı hiçbir şeyi hatırlamıyordum ve hafızamı zorlamaktan yorulmuştum. Konuşmuyordum sadece onu dinlerken göz pınarlarım dolup dolup boşalıyordu.
-Zehra teyzeden kiraz poşetini alırken göz ucuyla bana bakmadan, kaçma planları yaptığını anlamıştım. Merdivene ilk adımı atmıştın ki çamur yüzünden terliğin kaydı.
Derin bir nefes alıp gözlerimin içine derinlemesine bakarak;
-Böyle olacağını bilemezdim. Aylarca her gün yanına gelip kuran okudum kendine gelmen için. Rabb'ime şükür döndün aramıza.
,derken suçlu bir çocuğun, yaptığı şeyden duyduğu pişmanlığını gördüm ona bakarken.
-Tamam, ayağım kaydı sonra...
, diye devamını beklediğimi belli ettim. Ekrem'in gözlerinin dolduğunu hatta dokunsam ağlayacak durumda olduğunu fark ettiğimde az evvelki sabırsız davranışıma pişman olmuştum. Belli ki benim bu halimden kendini sorumlu tutuyordu. Ama aylarca demesi. Yani. Ben aylardır ne haldeydim acaba?
Gözlerini kaçırırken iki damla yaş düştü gözlerinden. Dayanamadım benim de sular damladı şakaklarımdan. Sarıldım ona. O da bana sarıldı ve bir süre ağlaştık. Kafamızı hiç kaldırmıyorduk. O benim kardeşimdi ve bana zarar verdiğini düşünüyordu. Kim bilir kaç aydır bu haksız vicdan azabını taşıyordu. Sonra uyuyakalmışız.
Bir ara annemin kapıdan girdiğini ve gıcırdayarak açtığı dolabımdan mavi pike örtüyü çıkararak Ekrem'in üzerine örttü. Ben zaten yatakta olduğumdan nevresimi kol hizama kadar örtmesi yeterli olmuştu. Kapıdan bizi dinlemişti anlaşılan. Dolu gözlerle Ekrem'in sarı uzun saçlarını okşadı. O da kızıyordu Ekrem'in kendini suçlamasına...
Dış kapıya alacaklı gibi vurulunca Ekrem hoplayarak uyandı. Ben de haliyle gözlerimi açtım. Ne kadardır uyuyorduk acaba diyerek sol başucumdaki küçük, çekmeceli beyaz dolabın üstünde duran tavuklu saatime baktım. Yaklaşık iki saattir sarmaş dolaş yatıyoruz. Hayret ki ben de Ekrem de hiç sevmeyiz sarılarak uyumayı. İkimizin de kendine özgü uyuma pozisyonları vardır. Özellikle Ekrem akşamları ayak tarafına koyar başını ki uyandığında düz kalksın. Yoksa ters tarafından kalkma deyimini aynen uygular.
Bir anda ikimizde hoplayarak uyanırken Ekrem'in direk ayağa fırladığını ve ellerinin kemerine doğru bir şeye sarıldığını gördüm. Bir anda kemerindeki cismi çıkardı. Neydi o gümüş renkli tetiği bulunan cisim. Hayır. Silah olamaz değil mi?
Gözlerimi kırpıştırıp yumruk yaptığım ellerimle ovaladım. Bir daha dikkatlice baktığımda yanılmamış olduğumu gördüm.
Ekrem elinde bir silahla ayağa fırlamış, pür dikkat kapıya odaklanmıştı.
Ben ise olanları anlamaya çalışıyordum. Onun Ekrem'in elinde ne işi var? Daha doğrusu Ekrem'in ne zamandır silahı var? Ne alaka yani?