3. KARA KEDİ

2168 Words
Yazar anlatımı... “Anne, ben artık asker hastanesinde çalışacağım,” dedi Derya, sesi hem kararlı hem de içinde saklamaya çalıştığı heyecanla doluydu. Beklemiyordu böyle bir teklifi. Ama hayır da demek gibi bir düşüncesi yoktu. “Orduda mı yani?” Annesinin sesi bir anda endişeyle sertleşti. “Evet anne. Birkaç gün önce yaşanan o patlamada, içeride mahsur kalan bir çocuğu çıkardığım için... Komutan bizzat geldi, beni tebrik etti ve askeri hastanede görev yapmamı talep etti.” Telefonun diğer ucunda bir süre sessizlik oldu. Sonra annesinin buruk ama endişeyle karışık sesi geldi: “Keşke kabul etmeseydin kızım…” Derya gözlerini kapattı. Annesinin kalbini biliyordu. “Neden anne?” “Çünkü sen devlet hastanesindeyken bile başına bela toplayan bir insansın. Orduya girersen... Askeri hastanede çalışırsan benim gözüme gram uyku girmez. Oralar tehlikeli yerler kızım, anlamıyor musun? Zaten bu kadar uzağa gitmene gönlüm razı değil. Yaşadığın şehirde gül gibi işin varken, neden kendini savaşın göbeğine atıyorsun?” Derya derin bir nefes aldı. Sesine sertlik değil, içtenlik yükledi. “Anne... Lütfen. Sen de biliyorsun, artık o hastanede çalışamazdım. Hem... belki de bir süre uzaklaşmam, kendimi yeniden bulmam gerekiyordur. Bunu hem vatanım için, hem kendim için yapıyorum.” Annesi bu kez duraksamadı. “Yapanlar utansın kızım. Senin alnın açık, başın dik. Gidilecek biri varsa, o senin kalbini kıran doktor bozuntusudur. Odasında asistanıyla kırıştırarken yakalanan onlar değil miydi? Bu millete hizmet eder gibi yapıp, senin gibi bir kıza ihanet ettiler! Allah cezalarını versin.” Bu sözler Derya'nın geçmişini anımsattı. Kalbinin sızısını bastırmak isterken yüzüne acı bir gülümseme yayıldı. “Anne gece gece bela okuma. Bu konu kapandı. Ben ondan uzun süre önce vazgeçtim. Zaten bu şehir benim için yeni bir başlangıçtı. Askeri hastane benim için bir fırsat... Hem... Vatan toprağı uğruna binlerce can şehit olmuşken, benim bir canım çok mudur?” Sesi titremeye başlamıştı. “Ben yapmasam, sen yapmasan, bizden biri yapmazsa... bu milleti kim koruyacak? Hastalara kim şifa olacak? Kim savaşın ortasında, bir hayata umut taşıyacak? Yanlış mı düşünüyorum anne?” Bir süre yine sessizlik oldu. Ardından annesinin sesi daha yumuşak, daha çaresiz döküldü: “Doğru söylüyorsun kızım da... Sen hep doğru söylersin. Ama anneyim ben... Ne yapayım? Elim yüreğimde kalıyor. Keşke baban da seninle konuşsaydı. Ama herif altmışından sonra arsızlaştı. Evde yok ki! Hep kahve köşelerinde, sanki bir şeyler bekliyormuş gibi…” Derya iç geçirdi. “Anne ya... Sen de fazla yükleniyorsun babama.” “Sen evlen de gör kızım... O zaman ben sana söylerim. Erkek milleti boş bırakmaya gelmez,” dedi annesi buruk bir gülümsemeyle. Derya ise hafifçe gülümsedi. “Tamam anne. Tamam. Ablamı daha sonra ararım. Çocukları uyutuyordur şimdi.” O an konuşma sona erdi. Derya derin bir nefes alıp telefonu kapattı. Yarın yeni bir başlangıçtı onun için. Vatanın kalbinde, askerlerin arasında, artık bir sivil değil... bir hemşireydi. Bir doktorun yardımcısı olarak ameliyat hemşiresi görevine başlayacaktı. ***** “Cesur hemşire gelecekmiş bugün, haberin var mı?” Melek hemşire elindeki hasta dosyasını tezgâha bırakıp heyecanla konuştu. Gözlerinde her zaman olduğu gibi merak, dudaklarında dedikoduya hazır bir kıvrım vardı. Hastanenin kulislerini her zamankinden daha çok konuşulacak bir haberle çalkalamaya niyetliydi. “Melek, sen nereden duyuyorsun her şeyi?” Elçin hemşire göz ucuyla bakıp hafifçe gülümsedi. Melek’in çenesinin durmayacağını bilse de, onun kadar dedikoducu biri değildi. “Duyarım ben kızım,” dedi Melek, kendinden emin. “Hem de ne duymak! Başhekimin bile kulağına varmamış şeyleri önce ben bilirim. Derya Türkmen adında biriymiş. Başka şehirden gelmiş, üstelik bekar.” “Ayy Melek, sana doyum olmaz. Ama hadi, çalışmamız gerek. Sorumlu hemşire görürse yine azar işitiriz. Geçen günkü notu hâlâ hatırlatıyor zaten.” Elçin gözlüğünü düzeltti, hastanın ilaç takibini kontrol etmek üzere bilgisayara yöneldi. “Seninle de gıybet yapılmıyor ki! Hemen soğutuyorsun ortamı,” diye söylendi Melek. O an hastane koridorundan biri sessiz adımlarla onlara doğru yaklaştı. Üzerindeki klasik ama zarif elbise, düzgün topuz yaptığı saçları ve yüzündeki duruluğuyla dikkat çeken genç kadın bir an durdu. “Merhaba, başhekimin odası nerede acaba?” Sesi sakindi ama tok bir tona sahipti. Ne ezik, ne de fazla iddialıydı. Kendinden emin ama kırıcı olmayan bir ifade taşımıştı cümlelerinde. Melek, kadını baştan aşağı süzdükten sonra şaşkın bir ifadeyle sordu: “Sen… Derya Türkmen misin?” “Evet, ta kendisi. Ama siz beni nereden tanıyorsunuz?” Derya’nın dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluşmuştu. Karşısındaki kadının merakı gözlerinden taşıyordu. “Seni bilmeyen mi kaldı canım? Cesaretinle tüm hastane ayakta. Camideki bomba olayında çocuğu kurtaran hemşire değil misin? Vallahi şapka çıkarılır.” Derya hafifçe başını eğdi. Gülümsemesi utangaç bir teşekkür gibiydi. “Gel, ben seni başhekimin odasına götüreyim. Yol boyunca tanışmış oluruz. Belki arkadaş bile oluruz, ne dersin?” Melek hemen Derya’nın koluna giriverdi. Tüm planı, hem yeni geleni yakından tanımak hem de herkesin dilindeki cesur hemşireyle ilk teması kurmaktı. Koridorda yürürlerken Melek yine konuşmaya devam etti: “Yalnız bizim servis biraz yoğundur. Acile gelen vakaların ardı arkası kesilmez. Ama alışınca çok seversin. Ha bir de, askerî hastane olması seni korkutmasın. Doktorlar serttir ama adildir.” Derya, tebessüm etti. “Zorluktan korksam, bugün burada olmazdım,” dedi sade ama derin bir ifadeyle. Melek ise bu söz karşısında bir an sustu. İlk defa konuşmak yerine birini içten takdir etmişti. ***** “Alo, yangın ihbar hattı mı?” Telefonda hafif panik ve aceleci bir nefesin arasına karışan ses çınladı. “Evet, buyurun, sizi dinliyoruz.” “İsa Bulağı çevresindeki ormanda yangın var! Dumanı kilometrelerce öteden bile görmek mümkün! Biz… biz kendi imkanlarımızla söndürmeye çalıştık ama… ama mümkün değil! Alevler her yeri sarmaya başladı! Lütfen, hemen acil yardım gönderin!” Çağrıyı alan görevli, sesindeki ciddiyeti gizlemeden, eğitimli bir soğukkanlılıkla yanıt verdi: “Tamam, sakin olun. Lütfen konumunuzu net olarak tekrar edin.” “İsa Bulağı'nın güney yamacı! Eski taş ocağına yakın! Ağaçlar cayır cayır yanıyor, rüzgarla birlikte ilerliyor!” “Anlaşıldı. Destek ekipleri yönlendiriliyor. Lütfen siz ve çevrenizdeki herkes güvenli bir bölgeye çekilsin. Geri dönmeyin, tehlikeli!” Görevli, çağrıyı sonlandırmadan telsize uzandı: “Merkez, burası İhbar Nokta 4. Şuşa – İsa Bulağı çevresinde orman yangını bildirildi. Kundaklama şüphesi var. Bölge halkı yangına müdahale edememiş, acil destek isteniyor. İtfaiye ve Jandarma Özel Harekata haber verildi, takviye hava desteği gerekebilir. Rüzgâr güneydoğudan kuvvetli esiyor.” ***** O an Şuşa Orman Müdürlüğü alarma geçmişti. Telsizler birbirine karıştı. Jandarma Özel Harekat ekiplerine, olay yerine yönlendirme verildi. Aynı anda helikopter destek birimiyle irtibata geçildi. “Yukarıdan görüntü alıyoruz, duman yükseliyor, görüş mesafesi daralıyor. Helikopter 10 dakikaya bölgede olacak.” “Anlaşıldı. Jandarma Özel Harekat timi ve bağlı olduğu Ordu askerleri arazide ilerliyor. Köylüler güvenli bölgelere tahliye ediliyor.” Araziden geçen köy halkının ihbarı sayesinde yangının ilk dakikalarında müdahale başlamıştı ama yangının şiddeti düşünüldüğünden büyüktü ki, artık sadece yerden değil, gökten de destek alınması kaçınılmazdı. Helikopter pervanelerinin sesi Şuşa semalarında duyulduğunda, bir milletin yüreği birlikte atıyordu. O topraklar, bir kez daha ateşle sınanıyordu. Bu topraklar bir kez daha düşmanların hayin planlarına ve zorbalanmasına maruz kalmıştı. Ama artık bu millet ne pahasına olursa olsun, yer yarılsa, gök delinse bile bu topraklardan çıkmayacaktı. ***** Kaya ve ekip arkadaşları, ormandaki yangına müdahale için görevlendirilmişti. Her ne kadar her şey planlı ve organize gibi görünse de, yangın kendi kuralına göre ilerliyordu. Alevler, bir asker disipliniyle değil, doğanın kendi vahşi iradesiyle yayılıyordu. Ama bu yangına karşı duranlar sadece askeri ekip değildi. Askeri hastane personeli de, ambulanslarla birlikte orman çıkışına yakın bir bölgede konumlanmıştı. Yaralı olasılığına karşı her an müdahale için hazır bekliyorlardı. Aralarında Derya da vardı. Beyaz önlüğünün yakasını rüzgâr savuruyor, gözleri ise ihtiyatla çevreyi tarıyordu. Tam o sırada tanıdık ve hafif alaycı bir ses duyuldu: “Bakıyorum da hemşire hanım, kara kedi gibisiniz. Fazlanız var, eksiğiniz yok…” Derya, ambulansın gölgesinden çıkan kişiye döndü. Göz göze geldiklerinde alaycı bakıştan daha çok, içinde gizlenmiş bir ilgiyi fark etti. Sert mizacının ardında yanan sessiz bir merak. Evet, oydu. Kaya. “O ne demek şimdi?” dedi kaşlarını kaldırarak. “Bahtın diyorum. Kara kedi gibi. Önce kaçakçıları senin yüzünden kaçırdım. Sonra bomba üzerine koştun. Şimdi de orman yanıyor... Yine sen buradasın. Üçte üç.” “Ben miyim tüm bunların sebebi yani?” “Pardon da, ben miyim? Kim bilir bundan sonra ne çıkacak karşımıza. Benden uzak dur. Senin yakınında olmak tehlikeli. Ben başıma iş gelsin istemem.” “Peki senin hiç işin yok mu asker?” deyip kollarını göğsünde birleştirdi. “Var. Ama seni gıcık etmek daha eğlenceli.” Kaya’nın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Gülümsüyordu. Gerçekten gülümsüyordu. Tam o sırada Derya’nın gözleri Kaya’nın arkasına odaklandı. Ciddiyeti anında yüzüne yansıdı. “Ben bu adamı gördüm!” Kaya hemen döndü. Uzaktan gitmekte olan, yüzü net seçilemeyen bir adam hızla yürüyordu. “Nerede gördün?” “O göl kenarında. Hani boğuluyordum ya. O adam bana suyun güvenli olduğunu söylemişti. O zaman yürüyemiyordu. Şimdi koşuyor!” Derya’nın sözleri bıçak gibi indi Kaya’nın zihnine. İçgüdüleri uyarı veriyordu. Gözünü adamdan ayırmadan mırıldandı: “Bu işte bir terslik var…” Ardına bile bakmadan hızla adamın peşine düştü. Derya da hemen ardından: “Asker, bekle beni!” diye seslendi. Bir refleksle koşmaya başlamıştı bile. Onu durdurmaya çalışan olmadı. Koşarken bağırmasıyla, öndeki adam arkasına dönüp baktı. Göz göze gelmişlerdi. Adam tereddüt etmeden hızını artırdı. “Teslim ol!” diye bağırdı Kaya. Ama nafile. Adam, ateşe doğru koşuyordu. Alevler geri çekilmek yerine adamı buyur ediyor gibiydi. Tehlikenin tam içine... Sıralama değişmemişti: Önde kaçan adam, ortasında Kaya, arkada Derya. Nefes nefeseydi artık. Kaya hızlanıyor, ağaçların arasındaki her boşluğu keskin gözleriyle tarıyordu. Ama adam bir anda ortadan kayboldu. “Kaçırdın mı?” dedi Derya, yetişerek. “Sana peşimden gelme dedim. Benden uzak dur dedim!” Kaya’nın sesi öfkeliydi. Ama esasen o öfke, adamı kaybetmenin hayal kırıklığıydı. Derya’ya bağırması kolaydı. Derya geri adım attı ama hemen toparlandı. “O adam beni kandırdı. Konuşmam gerekiyordu.” “Git buradan! Burası senin yerin değil. Yangın seni de kül eder. Sonra haber bile alamayız senden.” “Ben senin asker arkadaşın değilim. Bana emir veremezsin. Gitmek için bir ‘lütfen’ bekliyorum.” Kaya dişlerini sıktı. Derin bir nefes aldı. “Lütfen git…” Derya başını yana eğip gülümsedi. “Yeterli değil. ‘Gider misin’ şeklinde sorman gerek.” “Hasbinallah…” deyip ellerini havaya kaldırdı Kaya. “Seni bana sabır testi olarak mı gönderdiler?” "Bekliyorum." "Lütfen, gider misin?" "Hayır, gitmiyorum," dedi Derya inatlaşarak. "Ya sabır, ya sabır..." Derya, Kaya’nın yanından uzaklaşıp etrafa bakınırken birden çığlık attı. Kaya hemen döndü. Kalbi hızlandı. Ve gördü. Derya, birkaç dakika önce kaçan adam tarafından rehin alınmıştı. Adamın sol eli Derya’nın ağzını kapatmış, sağ elindeki bıçağı boğazına dayamıştı. Kaya'nın gözleri birden buz gibi oldu. Bedenindeki tüm kaslar gerilmişti. İçgüdüleri devreye girmiş, parmakları silahına gitmişti. Ama gözleri… Gözleri sadece Derya’nın gözlerine kenetlenmişti. Orada bir korku vardı. Ama aynı zamanda ona güvenen, sadece ondan yardım bekleyen bir bakış... “Bırak o bıçağı!” Kaya’nın sesi sertti, dipten gelen, eğitimle yoğrulmuş bir komutan kararlılığı taşıyordu. “Peşimden gelmeyin! Yoksa bu kızı öldürürüm!” dedi adam, kesik kesik nefes alarak. Eli titremiyor ama gözlerinden panik akıyordu. Kaya bir adım attı. Nişangâhını sabitlemişti. Ancak göğsü kalkıp iniyor, kaslarındaki gerilim gözle görülecek hâle gelmişti. Gözlerini ne adamdan ne de Derya’dan ayırmıyordu. “Öldür...” dedi aniden. Sesi öylesine soğuk ve umursamazdı ki, sadece adam değil, Derya bile neye uğradığını şaşırdı. Gözleri irileşti, nefesi tutuldu. “Ne?” dedi Derya, hayretle. Adam da sendeledi. Gerçekten umurunda değil miydi? “Ne yapacaktım yani?” Kaya konuşmaya devam etti, bir gözü nişanda, bir gözü Derya’nın her hareketindeydi. “Senin yüzünden bir kere görevim suya düştü. İkinci kez aynı hatayı yapamam. Üstelik ben sana ‘gelme’ demiştim. Bile bile geldin. Kaderin buraya kadarmış derim, geçerim.” Adam şaşkındı. Derya’ya baktı. Derya, gözleri dolu dolu Kaya’ya bakıyor ama bir yandan da zihni, o soğuk cümlelerin anlamını çözmeye çalışıyordu. Gerçekten… umrunda değil miydi? “Benimle oyun oynama asker!” dedi adam, sinirle. “Keserim boğazını, oracıkta gebertirim!” Derya’nın boğazına bastırdığı bıçak keskinliğini hissettiriyordu. Derisi açılmış, sıcak bir kan damlası çenesinden süzülmüştü. İncecik bir inleme çıktı dudaklarından. Kaya, işte o anı kolluyordu. Adamın dikkati dağıldığı anda, sağ elini tetiğe bastırdı. Tak! Mermi önce adamın diz kapağına saplandı. Adam yere sendeledi ama henüz bırakmamıştı Derya’yı. Hemen ardından Kaya ikinci kurşunu koluna gönderdi. Adamın bıçağı yere düştü. Derya serbest kalır kalmaz geri sıçradı. Göğsü hızla inip kalkıyor, elleri titriyordu. Gözlerinde hâlâ korkunun gölgesi vardı. Kaya hemen yanına geldi, bir dizi yere çöktü. “İyi misin?” diye sordu, sesi bu kez yumuşaktı. Derya gözlerini kaçırdı. “Sana ne... Senin umurunda değilim zaten,” dedi, hıçkırıkla karışık bir öfkeyle. “Çok konuşma,” dedi Kaya, gözlerini onun boynundaki kanlı çizikten ayırmadan. “İzin ver, bakayım.” Elindeki eldiveni hızla çıkarıp boynundaki yaraya bastırdı. Sert ama dikkatli dokunuşlarıyla kanı temizliyordu. Derya’nın yutkunmasıyla canı acıdı ama ses etmedi. Sadece Kaya’nın parmaklarını hissetti. Sıcak, sert, güven verici... Tam o sırada, Derya’nın gözleri irileşti. Bir adım geri çekilip bağırdı: “Kaya! Arkanda!” Ama artık çok geçti. Kaya, bir an sırtında bıçak gibi bir acı hissetti. Düşman, son bir hamleyle sürünerek yaklaşıp sırtına bıçağı saplamıştı. Kaya sendeledi. Bir adım geri attı, sonra dizleri çözüldü. Ama yere düşmedi. Gözlerini Derya’ya çevirdi. Derya'nın gözlerinde korku vardı. Acı vardı. Suçluluk vardı. Kaya dudaklarını araladı. Sırtından süzülen sıcak kana aldırmadan hafifçe gülümsedi. “Kara kedi...” dedi. Yine o alaycı, sinir edici ama aynı zamanda içinde bir sıcaklık barındıran gülümsemeyle…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD