2. BOMBA

2793 Words
(Altı yıl önce) Yazar anlatımı... Derin bir nefes aldı genç adam. Dizlerinin üzerinde doğrulurken gözleri Derya’ya kilitlendi. Nefes alıyordu… Yaşıyordu. Yüzüne düşen ıslak saç telleri göz kapaklarına yapışmıştı. Kaya bir an tereddüt etti, sonra yavaşça elini uzatıp saçlarını geriye itmek istedi ama... "Dokunma!" diye bağırdı Derya. Şaşkındı, öfkeliydi, korkmuştu… Ne olduğunu tam kavrayamıyor ama içinde kopan fırtınaları da durduramıyordu. “Deli misin sen? Önce neredeyse öldürüyordun, şimdi bir daha mı deneyeceksin?!” "Ben sana iyilik yaptım," dedi Kaya, sesi hem sertti hem de sakindi. Bir asker disiplininde, duygularını bastırarak konuşuyordu. "Teşekkür mü etmem gerekiyor yani?!" "Evet," dedi kısa ve net. "Ben sana suni teneffüs yapmasaydım şu an dibe çökmüş bir ceset olurdun." Derya'nın yüzü kıpkırmızı oldu. Gözleri büyüdü. “Öptün mü beni?” dedi tiksintiyle. Hemen eli dudağına gitti, sanki o teması silse her şey geçmiş olacaktı. “Ne öpmesi? Suni teneffüs yaptım. Hayatında ilk kez biri tarafından öpülmüş gibi davranma lütfen. Senin yüzünden adamları kaçırdım.” "Benim yüzümden mi?! Sen kimsin ya?! Üniforma giydin diye bana emir veremezsin, hele şiddet hiç uygulayamazsın!" Kaya, gözlerini devirdi. “Ya sabır... Sınır bölgesine yakın bir nehirde yüzmek gibi dahiyane bir fikir nereden aklına geldi, küçük hanım? İntihar etmenin başka yolları da vardı. Mesela binadan atlamak, ya da fazla dozda ilaç içmek. Ama sen ne yaptın? Benim yürüttüğüm gizli görevi berbat ettin. Eğer şimdi yaşıyorsan, bunu tamamen bana borçlusun. Ben orada olmasaydım, o adamlar seni ya vurmuş olurdu… ya da... Neyse, hayal gücüne bırakıyorum sonrası.” Arkasını döndü, nehrin kıyısına doğru birkaç adım attı ama sonra yine dönüp sertçe konuştu: “Ve evet, suni teneffüse gelirsek... Merak etme. Tipim değilsin. Hiçbir şey hissetmedim. Aurama fazla kapılma." Derya olduğu yerde donup kaldı. Genç adamın ukala tavırları sinirlerini altüst etmişti. Kızgınlığı içini yakıyor ama söyleyecek söz bulamıyordu. Derya sinirlendiğinde susar, sonradan kelimeler gelir aklına. Ama bu kez sustuğuna pişmandı. “Hem suçlu hem güçlüsün!” “Güçlü olduğum doğru," dedi Kaya başını sallayarak. "Ama suçlu asla. Devletin askerine suç isnat etmeden önce, bir daha düşünmeni tavsiye ederim." Bakışları bir anda Derya’nın üzerinde dolaştı. Hafif bir rüzgâr esti ve ıslak tenine değen serinlik Derya’yı irkiltti. Kollarını göğsünde kavuşturdu, o an adamın gözlerinde ne gördüğünü düşündü. Siyah mayosu tenine yapışmıştı, suyun ağırlığı kumaşı biraz daha belirgin hâle getirmişti. Kaya’nın gözleri bir an kıpırdamadan üzerinde kaldı. Simsiyah, sade ama etkileyici bir görüntü vardı karşısında. Derin V yakalı mayo, sınırları zorlamadan cesur bir çizgideydi. Omuzlardan inen ince askılar, kadınsılığı zarafetle taşıyordu. Kalçaları saran form, Derya’nın bedenine özgüvenli ama kendinden habersiz bir hava veriyordu. Bu kıyafetle değil süslenmek, sanki savaşın ortasında bile yeniden doğmak için suya girmişti. Derya mayonun göğüs kısmına ellerini atarak kendini kapatmaya çalıştı. Kaya başını eğdi, dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Kapatmak için geç kaldın sanırım. Görmem gerekeni gördüm. Ama istersen başkaları görmeden git, üstünü değiştir.” "Ukala pislik!" dedi Derya dişlerini sıkarak. “Yalnız mı gideceksin? Kurtlara yem olmak istersen tabii... Yoksa birlikte mi gidelim?” "Seninle gideceğime, kurtlara yem olurum daha iyi." “Keyfin bilir.” Kaya sırtını dikleştirerek adım attı. “Ben Astsubay Kaya Soykan. Tanıştığımıza memnun oldum.” "Ben hiç olmadım, Kara Soykan!" dedi Derya, inadına ismini yanlış telaffuz ederek. “Kaya,” diye düzeltti Kaya kaşlarını çatarak. “Evet evet, Kara,” diye tekrar etti Derya, bu kez sinsice gülümseyerek. ***** Kaya ile Derya’nın karşılaşmasının üzerinden tam bir hafta geçmişti. Kaya, o gün göl kenarında karşılaştığı genç kadını geride bırakıp, kaçırdığı düşman unsurlarının izine düşmüştü. Belki hâlâ yakalayabilirim umuduyla çalılıkların arasından, kayaların üstünden saatlerce iz sürmüş, sınır hattına kadar ilerlemişti. Ama yetişememişti… Adamlar sınırı çoktan geçmişti. O gün tim komutanından ağır bir azar işitmişti elbette. Gizli görevin sekteye uğraması, düşmanın izini kaybetmeleri kolay affedilecek bir hata değildi. Ama Kaya, başı dik bir şekilde raporunu sunmuştu: “Bir hayat kurtardım komutanım.” Olmuştu bir kere. Zaman geri alınmazdı. Her ne kadar operasyondaki boşluğu telafi edemese de, vicdanı bir insanın hayatını kurtarmanın hafifliğiyle doluydu. Görevinden taviz vermemişti. Sadece vicdanının sesine uymuştu. O sesi susturmak askerliği inkâr etmekten farksız olurdu onun için. Derya ise… O yaşadığı sarsıntıyı kolay kolay üzerinden atamamıştı. Ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide, hiç tanımadığı bir adam tarafından suyun altına çekilmek… Ardından onun elleriyle hayata döndürülmek… Ve sonra, hiç görmemesi gereken bir ukalalıkla karşılaşmak. Bu kargaşanın içinde ne olduğunu anlayamadan evine geri dönmüştü. O günden sonra sınır hattına, hatta o nehre bir daha yaklaşmamaya yemin etmişti. Kafasında tek bir şey vardı: bir daha o askeri görmek istememek. Hayatında yeterince kaos vardı zaten. Bir de o adamın yarattığı karmaşaya ihtiyacı yoktu. Ama bugün öyle sıradan, sakin bir gün olmayacaktı. "Su uyur, düşman uyumaz…" demişler ya, işte bugün o söz gerçeğe dönüşecekti. Nasıl ki bu toprakları yıllar boyunca sömürmüş, nice ocağı dağıtmışlarsa… Bugün de başka bir hainliği sahneye koyacaklardı. Bu kez hedef, sivil halkın ibadet ettiği kutsal bir mekândı: Cami. O cami ki… yıllar önce göz alıcı bir mimariyle inşa edilmiş, savaş zamanı harabeye dönmüş ama geri alındıktan sonra devlet tarafından yeniden onarılmıştı. İnsanların dua ettiği, namaz kıldığı, çoluk çocukla iftar yaptığı kutsal bir yerdi. Ama düşman bundan da rahatsızdı. Bu kutsala da saygı duymuyordu. Topraklar geri alındıktan sonra bu camide domuzların beslenildiği bile görülmüştü. Savaş suçları bununla da kalmamıştı… Soğuk bir şubat akşamında, ormanda saklanmaya çalışan masum sivilleri birer birer avlamışlardı. Kurşuna dizilen insanlar arasında yaşlılar da vardı, çocuklar da. Ceylan sürüsüne saldıran bir yırtıcı gibi davranmışlardı. Ne cana, ne kana, ne dine saygıları vardı. Ama artık o günler geçmişti. Bu millet, hor görüldüğü, hırpalandığı o kara günleri arkasında bırakmış; küllerinden doğmuştu. Kaya gibi nice askerler, canıyla– kanıyla– bu halkın yeniden ayağa kalkmasını sağlamıştı. Evet, hâlâ içinde acılar taşıyan bir halk vardı karşımızda. Ama artık susmuyordu. Artık diz çökmüyordu. Ve şimdi düşman, bu halkın ibadet ettiği camiyi hedef alarak yeni bir korku yaymak istiyordu. Ama şimdi sırada bir soru vardı: Bir halkın inancına karşı yapılan bu saldırı engellenebilecek miydi? ***** “Merkez-1, burası Kurt-2.” Telsizden gelen ses netti ama arkasında yükselen sirenler ve insan kalabalığının uğultusu, olayın ciddiyetini hissettiriyordu. Jandarma Komutanlığı, doğrudan bağlı olduğu askeri merkeze, yani bölük komutanlığına ulaşıyordu. “Merkez-1 dinlemede, iletin Kurt-2.” Askeri disiplin ve telsiz adabı gereği her mesaj, açık, kısa ve doğrudan verilirdi. Merkez telsizcisi, sesi daha da dikkatli dinlemek için bir an gözlerini kapattı. “Şehir merkezindeki Yukarı Gövher Ağa Camii’nde şüpheli bir çanta bulundu. İçerisinde patlayıcı madde olabileceği değerlendiriliyor. Bomba imha uzmanı ve destek timi talep ediyoruz. Tekrar ediyorum, acil bomba imha desteği istiyoruz.” “Anlaşıldı Kurt-2. Olay yeri Yukarı Gövher Ağa Camii olarak alındı. Bomba imha timi ve çevre güvenlik unsurları yönlendiriliyor. Hazır olun.” “Tamam Merkez-1. Kurt-2 beklemede.” Konuşma sona erdiğinde telsizci, aldığı emri derhal bölük komutanına iletti. Kısa süre sonra, telsiz odasının kapısı sertçe açıldı. İçeri giren gölgeli silüet, askeri kamuflajın içinde sert adımlarla yürüdü. Astsubay Üstçavuş Kaya Soykan. Yıllardır bomba imha timinde görevliydi. Sadece eğitimle değil, sahada kazandığı refleksle, bilgiyle, tecrübeyle çalışıyordu. Şimdiye dek onlarca patlayıcı düzeneği etkisiz hale getirmiş, her defasında ölümle göz göze gelmişti. Onun adı, tim içinde sessizce "Hayalet" diye anılırdı. Çünkü her operasyondan sağ çıkmayı başaran, karanlıkta bile hedefi bulan bir askerdi. Çantasını sırtladı. Kaskını taktı. Telsizine konuştu. “Hayalet konuşuyor. Yukarı Gövher Ağa Camii için çıkış yapıyoruz. Kısa süre sonra sahadayız. Giriş için iç çember hazır olsun. Dış güvenlik kontrol altında tutulsun.” “Anlaşıldı Hayalet. Merkez-1 takipte. Allah yardımcımız olsun.” Ve Kaya, göreve birlikte atandığı yedi kişilik bomba imha timiyle birlikte askeri araca binmiş, telsizden alınan koordinatlara doğru yola çıkmıştı. Her biri görev disiplinine alışkın, sessiz, dikkatliydi. Bu işler şaka kaldırmazdı. Ne kadar hızlı olursan ol, bir saniyelik acelecilik onlarca hayatın yok olmasına sebep olabilirdi. Kaya’nın ekibindeki en güvendiği isimlerden biri de Astsubay Kıdemli Üstçavuş Fikret Yalçın’dı. Kendisiyle yıllardır omuz omuza görev yapmış, kaç riskli düzeneği birlikte etkisiz hale getirmişlerdi. Yaşları da rütbeleri de aynıydı. Yani 28 yaşları vardı. Onlar konuşmadan anlaşanlardandı; göz teması bile yeterdi çoğu zaman. Araç sonunda Yukarı Gövher Ağa Camii yakınında durdu. Çevre, güvenlik güçleri tarafından boşaltılmıştı ama yine de insan kalabalığı hâlâ uzağında bekliyordu. Çoğu sadece ibadethanelerine ne olacağını görmek istiyor, bir kısmıysa belki de içten içe dua ediyordu. Polisler halkı kontrollü bir şekilde uzaklaştırmış, caminin çevresi çember altına alınmıştı. Kaya araçtan indiği anda ilk sorusunu sordu: “Durum nedir? Şüpheli çanta nerede konuşlandırılmış?” O an önüne çıkan kişi, Jandarma Komutanı Yüzbaşı Kadir Doğan'dı. Kadir, Kaya ile hem meslektaş hem de eski arkadaştı. Fakat görev anında ikisi de bu bağı bir kenara bırakırdı. “Sonunda geldin Hayalet,” dedi Kadir, göz ucuyla siyah bir çantayı işaret ederek. “Bak, giriş kapısının hemen sağında. Vatandaşın biri fark etmiş, ihbar etmiş. Polis kamerasından izledik, oraya bırakıp hızla uzaklaştığını gördüler. Ama kimliği tespit edilemedi.” Kaya gözlerini çantaya dikti. Sıradan bir sırt çantası gibi görünüyordu. Ama biliyordu ki en ölümcül olanlar da zaten hep sıradan olanlardı. “Ne kadar süredir orada?” diye sordu Kaya, gözünü çantadan ayırmadan. “Yaklaşık otuz beş, kırk dakika oldu. İçinin saatli mi düzenekli mi olduğu bilinmiyor ama aktif olabileceği değerlendiriliyor. Emniyet içini açmadı. Bundan sonrası sizde,” dedi Kadir, bu kez Fikret’e de bakarak. Kaya kısa ve net bir baş hareketiyle “anlaşıldı” dedi. Ardından telsizinden merkeze bilgi geçti: “Hayalet konuşuyor. Yukarı Gövher Ağa Camii’nde göz teması sağlandı. Müdahale için ilerliyoruz. Güvenlik çemberi korunsun. Sivil geçiş kesinlikle yasak.” “Anlaşıldı Hayalet. Merkez-1 takipte,” dedi telsizden gelen yanıt. İkili hazırlanıp bomba imha tulumlarını giyerken, çevrede görevli ambulans personelleri ve sağlık ekipleri hazır pozisyondaydı. İşte o sırada Derya da oradaydı. Bugün onun izin günüydü. Normalde köy çevresinde dolaşmak istese de şehir merkezine gelmiş, çocukluğundan beri tarih kitaplarında okuduğu bu camiyi yakından görme fırsatı yakalamak istemişti. Ama camiye geldiği anda bölge güvenlik çemberine alınmış, bomba ihbarı nedeniyle kapatılmıştı. Derya, olay yerine gelen polis ve sağlık birimlerine hemşire olduğunu söylemiş, gönüllü olarak acil müdahale için görev almak istediğini belirtmişti. Onlar da onu ambulans ekibinin bulunduğu güvenli alana almıştı. Kaya’nın geldiğini fark etmemişti çünkü o sırada imamın tansiyonu yükseldiği ve bayıldığı için ambulansta görev başındaydı. Kaderin onları yine aynı noktaya çağırdığından ise ikisi de habersizdi. ***** Kaya, cami girişindeki siyah çantaya eğilmişti. Etrafına güvenlik şeridi çoktan çekilmişti, bölge halkı uzaklaştırılmıştı. Yanında çömelmiş olan Fikret, gözlerini bir an bile çantadan ayırmıyordu. Kaya gözlüğünü indirip mırıldandı, “Gövde standart. Kumaş tipi NATO menşeli değil. Bu sivil üretim… Ama kablolar var, net görüyorum. Kapağın altından dışarı sarkan sarı izoleli tel dikkatini çekti mi?” Fikret başını salladı. “Evet. Bak şu kısım. Gölgelikte kalan plastik tüp... Aynı tipten geçen sene de rastladık. İçinde patlayıcı karışım olabilir. " Kaya derin bir nefes aldı. “İkili devre olursa, zamanlayıcı değil, titreşim sensörü de vardır. O zaman...” Fikret lafı bitirdi: “Yanlış açıdan yaklaşırsak çalışır.” Kaya gözlüğünü tekrar taktı, gözlerini çantanın çevresine odakladı. “Ben kapağı açacak kişi olacağım. Sen sağ çaprazda kal, sırtıma koruma ver. Eğer iş kötüye giderse...” “Saçmalama Kaya,” dedi Fikret. Sesi ilk kez kırılmıştı. “Beraber geldik, beraber gideceğiz.” Kaya ise hafifçe gülümsedi. “Her ihtimal olursa diye yapman gerekenu söylüyorum." “Herkes senin kadar taş kalpli değil Hayalet bey,” dedi Fikret hafifçe gülerek ama gözleri hâlâ ciddiydi. Kaya elini çantanın üstüne koydu. “Üç... iki... bir... Kapağı yavaşça kaldırıyorum...” Fikret eli tetikte, gözünü düzenekten ayırmadan mırıldandı: “Allah yardımcımız olsun.” Ama o an… hesapta olmayan bir şey yaşandı. Kaya yere çömelmiş, Fikret'le birlikte çantanın iç düzenek bağlantılarını analiz ederken, ani bir gürültüyle başlarını kaldırdılar. Kalabalığın arasından bir kadın - evet, bildiğin gibi sıradan biri değil– tam askerlere doğru hızla koşuyordu. Arkasında jandarma personeli bağırarak onu durdurmaya çalışsa da, yetişememişti. Bariyerler aşıldı, protokol altüst oldu. Fikret içgüdüsel olarak elini silahına attı. Kaya da aynı refleksle pozisyon aldı. Ama o anda kadın çığlık attı: "İçeride çocuk var! Çocuk!" Kaya sesi ve yüzü tanımıştı. Hayır, yanılmıyordu. Bu deli cesareti olan kadın Derya’ydı. Ama Derya, yüzü koruyucu maskeyle kapalı olan askerin Kaya olduğunu bilmiyordu. Gözünü kırpmadan, açık kapıdan içeri daldı. Dakikalar öncesinde ayılan imam, kalabalık arasında Derya’ya fısıltıyla bir gerçeği söylemişti: “İki yaşındaki oğlum… caminin odasında… uyuyordu…” Adamın durumu iyi değildi, anlatacak gücü yoktu. Polisler prosedür diyordu, ama Derya bir saniye bile tereddüt etmeden kararını vermişti. Can pahasına bile olsa çocuğu kurtarmalıydı. Fikret, olanlara inanamayarak başını sağa sola salladı: “Bu ne şimdi? Deli mi bu?” Kaya telsizi eline alıp merkeze bilgi geçti, ama artık görev kilitlenmişti. Derya içerdeyken bomba imhasına devam etmek imkânsızdı. Ve tam o anda… Bomba düzeneğinin üzerinde yer alan dijital sayaç aktif hale geldi. Kapağın altında gizli olan LCD ekran titreşti. Kırmızı ışık yanıp sönmeye başladı ve o ölüm sessizliği içinde “5:00” yazısı parladı. Geri sayım başlamıştı. “Beş dakika kaldı,” dedi Fikret, sesi titriyordu. “Ne yapacağız?” Kaya gözünü sayaca dikti, sonra cami kapısına. “Bekleyeceğiz.” “Bekleyemeyiz. Patlama riski var. Dış devre zamanlayıcıya bağlı. Gecikmeli infilak olabilir.” “Biliyorum! Ama içeride siviller var. Kadın ve çocuk. Riske atamayız!” Fikret’in dudakları gerildi. Bu düzeneğin geçmişte rastladıkları Rus yapımı bir model olduğunu anlamıştı. Zamanlayıcı dışında basınca duyarlı ikincil bir sensör de vardı. Kaya, hiç tereddüt etmeden koşmaya başladı. “Ben içeri giriyorum. Kadını da çocuğu da getireceğim!” Camiye girdiğinde kalp atışları zamanlayıcının ritmine karışıyordu. Her adımda, içeride yankılanan sessizlik biraz daha boğucu hale geliyordu. Ve sonunda… Köşeden kucağında bir çocukla Derya çıktı. Kaya, gözlerine inanamadı. Çocuğun gözleri kapalıydı, uyuyordu ve derin derin nefes alıyordu. Derya nefes nefeseydi, alnından boncuk boncuk ter akıyordu. “Özür dilerim,” dedi. “Ama içerideki çocuk için… Polisler izin vermedi. Girmek zorundaydım.” Kaya bir şey demedi, sadece başını salladı. “Hadi! Dışarı! Hemen!” Derya’yı ve çocuğu güvenli bölgeye ulaştırdıktan sonra, Fikret’e söyledi: “Devrem, hedef serbest. Harekete geçiyoruz.” Kaya dizlerinin üzerine çöktü. Elindeki kablo kesiciyi dikkatle yerleştirdi. “Kırmızı – sarı – mavi. Dış akım tetikleyiciye bağlı. Kesersen patlar. Önce iç devreyi devre dışı bırakıyoruz. Hazır mısın?” Fikret kısa bir dua etti. “Hazırım.” Kaya parmaklarıyla devreyi izole etti, ardından bıçak gibi bir hassasiyetle kabloyu kesti. Sayaç “00:57”de durmuştu. “Bip!” Geri sayım kesildi. LCD ekran karardı. Gövher Ağa Camii kurtarılmıştı. Hem mabet, hem masum bir can, hem de oradaki insanların inancı… ***** Olaydan bir gün sonra Derya tekrar işbaşı yapmıştı. Yaşadığı korku henüz içinden tam silinmemişti ama bu duyguyu bastırmayı öğrenmişti. Hastanedeki herkes onu o cesur hamlesi için tebrik ediyor, gözlerinin içine minnetle bakıyordu. Onlar için artık sadece bir hemşire değil, hayatını riske atan cesur bir kahramandı. Günün ilerleyen saatlerinde sekreter, Derya’ya başhekimin kendisini görmek istediğini söyledi. Odaya yaklaşırken koridorda bir asker dikilmiş duruyordu. Derya adımlarını yavaşlatınca o asker hafifçe gülümsedi. “Poseidon geçmenize izin vermiyor,” dedi. Tonunda alaycı bir yumuşaklık vardı. Derya gözlerini kıstı. O ses, o ukala ses... Başını kaldırınca karşısında onu ilk kez göl kenarında kurtaran ve sonra bomba imhasında karşılaştığı askeri gördü. Kaya. “Sen? Yine mi sen?” dedi şaşkınlıkla. “Beni mi takip ediyorsun?” Kaya dudaklarını alayla bükerek cevapladı: “Evet. Tüm timi bıraktım, artık tek görevim seni takip etmek. Sabah kahveni şekerli mi şekersiz mi içtiğini de rapor ediyorum.” Derya kıkırdadı istemsizce ama hemen toparladı: “Ha ha, çok komik. İşim gücüm var Kara Soykan. Seninle uğraşamam.” “Kaya.” Adını bilinçli şekilde yanlış söyleyen Derya’ya düzeltme yaptı ama bu kez sesindeki ton sertleşmemişti. Neredeyse alışıyordu bu kavgamsı oyunlarına. Derya kapıyı tıklattı. İçeriden gelen ses tanıdıktı: “Gel Derya.” Başhekim Emin Beydi. Derya içeri girdiğinde içeride bir kişi daha olduğunu fark etti. Üniformalı, rütbeli bir adam. Sert ama yorgun gözleri vardı. Derya onu tanımıyordu. “Beni çağırmışsınız Emin Bey?” O sırada Kaya da içeri alındı. “Kaya, sen de gel,” dedi komutan. Kaya sessizce içeri girdi ve Derya'nın sağ omuz hizasında durdu. Derya’nın 168 boyu, Kaya'nın 190’ının yanında daha da zarif görünmesine neden oluyordu. Emin Bey konuşmak üzereydi ama komutan onu nazikçe durdurdu: “Müsaadenizle, doktor bey. Ben anlatayım.” Komutan, üniformasındaki apoletlerin ağırlığıyla döndü ve Derya’ya ciddi bir ifadeyle baktı. “Hemşire Derya Türkmen… Dün cami olayında gösterdiğiniz cesaret, sadece bizlerin değil, devletimizin de dikkatini çekti. Kendi canınızı hiçe sayarak içeri daldınız. Sadece bir çocukla gerçek kahraman nasıl olur gösterdiniz. Orada bulunan bomba imha timinden Astsubay Üstçavuş Kaya Soykan da bu olaya birebir şahittir.” Bu sözle birlikte Derya’nın gözleri Kaya’ya kaydı. O an… Evet. Mavi gözler. O tanıdık, sakin ama derin denizler gibi bakış… Gözlerini ilk kez göl kenarında açtığında gördüğü mavilikti bu. Artık anlam kazanmıştı her şey. Komutan devam etti: “Kısa keseceğim. Türk Silahlı Kuvvetleri olarak, özellikle sınır bölgelerinde görev yapan askerî sağlık birimlerinde senin gibi donanımlı, cesur ve refleksi güçlü hemşirelere ihtiyacımız var. Bu nedenle, bugünden itibaren görevlendirme emrin çıkmıştır. Yeni görev yerin, bu bölgedeki askeri hastanedir. Burada, hem mesleğine devam edeceksin, hem de ihtiyaç anında acil müdahale birimlerine destek sağlayacaksın.” Derya bir an donakaldı. Gözleri istemsizce yeniden Kaya’ya kaydı. O da şaşkındı. Onun da bu karar hakkında önceden bilgisi yoktu, yüzünden belli oluyordu. Ama bu, aynı şehirde, hatta aynı birimde artık daha sık karşılaşacakları anlamına geliyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD