Derya
“Kaya…” dedim, ama bu defa sesim neredeyse boğazımda düğümlendi. Titrek ve kısık bir sesti, ne kadar çabalasam da yüksek çıkmak istemedi.
Kaya dizlerinin üzerine çökmüştü, sırtında hâlâ bıçağın açtığı derin acı vardı. Ama o sırada, gözüm önümde beliren adamı gördü. Az önce yere düşen, yaralı olduğunu sandığımız adam, kan revan içinde ayağa kalkmış, elindeki bıçağı yeniden bana doğrultmuştu.
Yutkundum. Kaçamazdım. Nefesim kesildi.
Ama o an, her şey saniyeler içinde oldu.
“Sana ona dokunma dedim.”
Kayanın sesi bu sefer daha tok, daha tehditkârdı. Ve hiç bıçaklanmamış gibi bir çeviklikle bir anda doğrulup adamın arkasına geçti. Adamın kolunu öyle bir çevirdi ki, ekleminden bir ses geldi. Adam acıyla bağırdı. Kayanın gözlerinde acı değil, öfke vardı. Sanki vücudundaki her ağrıyı susturmuştu.
Adamın yüzünü yere bastırdı. Sert bir hareketle kırık kolunu sağlam bileğine kelepçeledi. O an fark ettim... O kelepçeyi nereden çıkardı, hiç görmemiştim. Belki botunun içinden, belki de kemerinin arkasından... Ama bu kadar organize olması beni hayran bırakmıştı. Ya da… sadece şaşkına dönmüştüm.
O an gözüm ondan ayrılmadı. Nasıl bu kadar acıya rağmen dimdik ayakta kalabiliyordu? Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi.
“Yerin rahat galiba. Kalk ayağa. Tatile gelmedik,” dedi, bana doğru dönerken.
Tonunda öfke vardı ama gözlerinin içi hâlâ sarsılmamıştı. Ben ise sarsılmıştım. Belli etmemeye çalıştım ama o sert bakışlardan gözlerimi kaçırmadım. Korkmuştum. Hem de çok.
“Korktum… Ne yapmamı bekliyorsun?” dedim nefes nefese. “Senin gibi her gün biriyle boğuşmuyorum ben. Ben sadece hemşireyim…”
Kaya gözlerini kıstı. “Böyle bir yerde çalışıyorsan her şeye hazır olmalısın. Burada kimin ne zaman ve nasıl karşına çıkacağını bilemezsin. Ama…” bir an durdu, sonra sesi değişti, daha yumuşak bir tonla ekledi: “Canım acıyor. Yarama bakar mısın?”
Bir an tereddüt ettim. Gerçekten acıyor muydu? Az önce adamı yerle bir eden biri, şimdi ‘canım acıyor’ diyordu. Ama gözlerindeki yorgunluğun ve terle karışan kanın farkına vardım.
“Peki... Otur bakayım,” dedim ve yanına diz çöktüm. Kaya sessizce oturdu. Yaralı adam ise hâlâ kıpırdamıyordu. Öylece yerde yatıyor, ne ayağa kalkacak hâli ne de kaçacak cesareti kalmıştı.
Kaya'nın sadece bir tişörtü vardı. Yangın bölgesi olduğu için kalın bir şey giymemişti. Tişörtünün bıçakla kesilen kısmını dikkatlice yırttım ve yarayı inceledim.
“Derin bir kesik değil… Ama çevresi kızarmış. Hemen temizlenip yapılıp dikilmeli. Enfeksiyon kapabilir." Sonra cebindeki mendili kanayan yaraya bastırdım.
“Birazdan gideriz. Önce bu adamı teslim etmem gerek,” dedi Kaya.
Tam o sırada, hiçbir şey söylemeden bir anda bana doğru atıldı. Sert bir hareketle beni kenara itti, sonra bedenini üzerime kapattı. Bir saniye sonra büyük bir gürültü koptu.
Küt!
Kalın bir ağaç dalı, tam az önce oturduğumuz yere düşmüştü. Toz, kıymık ve duman karışımı etrafı sardı. Gözlerimi kapadım. Yüzüm Kaya’nın göğsüne bastırılmıştı. Sıcak ve koruyucuydu. Kalbinin atışlarını duydum. Sertti, güçlüydü… ama biraz da düzensizdi.
Bu kadar korku, bu kadar kaos... Kalbim hızla çarpıyor, gözlerimi açmaya cesaret edemiyordum.
“Aç gözlerini,” dedi Kaya, sesi kalın ama beklenmedik bir sıcaklıktaydı. Üzerimden hafifçe kalkmıştı ama yüzü hâlâ yüzüme çok yakındı. Nefesini hissettim… Tene değen o sıcak hava içimi ürpertti. Göz kapaklarımı ağır ağır açtım, karşımdaki yüz o kadar yakındı ki kalbim bir anlığına yerinden çıkacak sandım.
“Teşekkür ederim,” dedim fısıltıyla, fark etmeden. Sesim zayıftı, hâlâ şoktaydım.
“Duyamadım. Tekrar eder misin?” diye sordu. Gözlerinde o tanıdık alaycı ifade vardı ama bu defa altında bir şey daha vardı... Yakınlaşma mı? Belki de hayal gücüm.
“Teşekkür ederim,” dedim bu kez daha net. Gözlerimi kaçırmak istedim ama kaçamadım.
“Rica ederim küçük hanım. Seni kurtarmak benim görevim. Zaten senin koruman olarak çalıştığımı söylemiştim, değil mi?” dedi. Gülümsedi. Hafif, ama sinir bozucu bir gülümseyişti. O ciddiyetin altındaki alayı hiç saklamıyordu.
Tam o sırada, kenardan bir ses geldi. “Devrem ne yapıyorsun burada?” Gelen asker, bizi o halde görünce bir an duraksadı. Bakışındaki şaşkınlık her hâlinden belliydi. Sanki bizi uygunsuz bir anda yakalamış gibi düşündü.
Kaya hemen ayağa kalktı, sesi bir anda eski hâline döndü: sert ve resmi.
“Yanlış anladın. Ağaç üstümüze devriliyordu az daha. Refleksle korudum.”
Asker şüpheli bir bakışla önce bana, sonra yere dönüp baktı. “Bu adam kim?” diye sordu, hâlâ nefes nefese yatan adama bakarak.
Kaya gözlerini kısmıştı. Artık gözlerinde o alaycılık yoktu. Yerine tekrar görev bilinci ve kararlılık yerleşmişti.
“Henüz kim olduğunu bilmiyoruz. Ama yangının başlatılmasında rolü olabilir. Kundaklamadan şüpheleniyoruz. Hemen karargâha bildirip komutanla iletişime geçmemiz gerek.”
“Anlaşıldı,” dedi asker ve hemen harekete geçti. Yerde yatan adamı yakasından tutup sertçe kaldırdı. Adam inleyerek doğruldu. Ayağa kalkması zordu ama itiraz edecek hâli de kalmamıştı. Asker onu sürükleyerek önden götürmeye başladı.
“Sen de gel. İşimiz daha yeni başlıyor. Yangın tamamen kontrol altına alınmış değil, destek gerek.” Kaya bu sözleri söyledikten sonra hızlıca ilerlemeye başladı. Onun peşinden ben de yürümeye koyuldum.
Yürürken fark ettim... Üstüm başım toz, duman, kurum içindeydi. Saçlarım yanık kokuyordu. Vücudum titriyordu ama hâlâ ayaktaydım. Düşmemiştim. Korkmuştum, çok korkmuştum, ama kaçmamıştım.
Yaşadıklarım… normal değildi. Ama burası da artık sıradan bir yer değildi. Savaşın izlerini hâlâ taşıyan, yangınlarla yeniden alevlenen bir coğrafyaydı burası. Gelirken annemle babamın söylediklerini hatırladım.
“Orası sessiz değildir kızım. Orası yeni yeni ayağa kalkıyor. Her şey olabilir…”
Haklıydılar. Her şey oluyordu. Ama ben buraya kaçmak için gelmemiştim. Korktuğum için gitmeyecektim. Her ne yaşanırsa yaşansın, ben buradaydım. Çünkü artık korkunun arkasında duracak biri olmak istiyordum.
Ve galiba… yanımda biri daha vardı. Sert, asi, her sözü batıcı ama gerektiğinde canını siper edecek kadar güçlü bir asker: Kaya.
*****
Yazar anlatımı...
Akşama doğru yangın neredeyse tamamen kontrol altına alınmıştı. Ufak tefek duman çıkan noktalar dışında büyük tehdit kalmamıştı. Tahminen sabaha kadar tamamen sönecek durumdaydı. Derya ve onunla gelen ambulans ekibi görevini devredip hastaneye geri dönmüştü. Yerlerine başka bir ekip gönderilmişti. Yangın sırasında ciddi yaralanmalar olmasa da, dumandan etkilenen ve yanıklarla gelen kişi sayısı az değildi. Acil servis olağan günlere kıyasla çok daha yoğundu. Bazı hastaları mesafe bakımından daha yakın olduğu için askeri hastaneye nakletmek durumunda kalmışlardı.
Derya hemşire, hastaneye döner dönmez üzerindeki is kokulu kıyafetlerini değiştirip temiz formasıyla görevine geri dönmüştü. Ama zihni hâlâ sahada kalmıştı. Daha doğrusu birinde: Kaya.
Kaya, sabah yaşanan çatışmada sırtından bıçaklanmıştı. Ona ilk müdahaleyi yapamamış olması Derya’nın içini kemiriyordu. Hayatını kurtaran o adamın şimdi nerede, ne durumda olduğunu bilmemek huzursuzluk veriyordu.
Tam o anda, başka bir hemşire yanına geldi.
“Derya hemşire, sizi soruyorlar.”
“Kim?”
“Bilmiyorum. Sadece sizinle görüşmek istediğini söyledi.”
Derya, oksijen desteği verdiği hastanın solunum değerlerini kontrol ettikten sonra odadan çıktı. Koridorda birkaç adım attıktan sonra karşısına çıkan kişiyi görünce adeta irkildi.
“Kaya...”
Askerin yüzü solgundu. Omzu düşük, nefesi hızlıydı.
“Bakıyorum artık 'Kara' demiyorsun. Yardımına ihtiyacım var hemşire. Artık dayanacak durumda değilim.”
“Sen sabahtan beri böyle mi geziyorsun? Bu halde?”
“Evet. Malum, görevdeyim.”
Kaya öne doğru adım attı ama birden sendeledi. Derya hemen yanına koştu, koluna girdi.
“Bana tutun. Destek al benden.”
“Emrin olur hemşire.” dedi yorgun ama yine de gülümseyen sesiyle. Koridorun sonunda boş bir odaya geçtiler. Derya ona oturmasını söyledi. Kaya, sırtındaki yırtık tişörtü çıkarırken Derya birkaç saniyeliğine donakaldı ve Kaya çıkaramayınca Derya onu yırttı. Yaranın çevresi morarmış, hafifçe kan sızmıştı. Ama onun ötesinde, adamın yaralı bile olsa dimdik duruşu ve sıcak bakışları Derya'nın içinde bir şeyleri kıpırdatmıştı.
“Kanaman durmuş ama derin görünmüyor. Röntgen almadan müdahale edemem.” dedi. Kaya gözlerini kaçırmadan baktı.
“Senin ellerine güvenmek zorundayım, hemşire.”
Derya kısa bir bakış atıp başını eğdi. Hafifçe gülümsedi. Sessizce hemşireliğin getirdiği ciddiyetle harekete geçti. Yarayı temizledi, kanı sildi. Kaya'yı kısa süreliğine röntgen için gönderdikten sonra geri getirdiler. Röntgende hayati organlara ya da damarlara temas görünmüyordu. Yarayı dikebilirdi. Eldivenlerini geçirdi. Dikiş ipliğini hazırlayıp dikmeye başladı. Kaya’nın sesi odayı doldurdu.
“Elin hafifmiş hemşire.” Kaya genç kadına bakıp tebessüm etti.
“Öyle derler. Ama bu yara öyle ağır değil. Daha beterleriyle uğraştım ben.” Derya konuşurken başını bile kaldırmadı, dikişlere odaklanmıştı. Kaya'nın ona baktığının, gözlerinin üstünde dolaştığının farkındaydı.
“İddialısın yani. Peki neden geldin bu şehre? Belli ki buralı değilsin.”
“Konu Vatan olunca, herkes savaşır. Benim savaş tarzım bu. Yaraları dikerek, insanları hayatta tutarak.”
Kaya gözlerini kıstı, bir süre sustu. Sonra ses tonu değişti.
“Peki ya... bir gün bize düşman olan birini kurtarman gerekirse? Yapabilir misin bunu?”
Derya'nın elleri bir an durdu. Parmakları iplik üzerinde sıkıştı. Kafasını kaldırmadı ama gözleri bu sefer uzağa baktı.
“Kurtarırdım.” dedi kısa ve net.
Kaya'nın yüzü birden asıldı. Sesi sertleşti.
“Nasıl yani? 1990’larda ve ondan önceki dönemlerde çocukları kurşuna dizen, masum insanları yakan o neslin torunlarına yardım mı edeceksin?”
Derya gözlerini onun gözlerine dikti. Sesindeki sakinlik, içindeki çelişkiyi bastırmak içindi.
“Ben hemşireyim. Benim görevim yaşatmak. Kimin ne yaptığına karar veremem. Eğer suçluysa yargı yolu açık. Ama ölmesine seyirci kalamam.”
Kaya gözlerini kıstı. Sertçe başını salladı.
“Ben askerim. Düşmanın toprağımda başıboş gezerek nefes almasına tahammül edemem. Senin kadar yumuşak düşünemem.”
Derya iç çeker gibi derin bir nefes aldı. Yarasını son kez kontrol etti. Pansumanı sabitledi.
“Pansuman bitti, asker. Gidebilirsin.”
Soğuk bir tonda söylemişti. Gözlerinde biraz hayal kırıklığı, biraz da gurur vardı. Ayağa kalktı, odadan çıkarken ne düşüneceğini bilemeden yürüdü.
Kaya ise hâlâ yerindeydi. Tişörtü paramparça olmuş, giyinecek hâli kalmamıştı. Çünkü Derya'nın ona sırtını döndüğü an, aralarındaki mesafe her zamankinden daha uzak olmuştu.