3.bölüm

2858 Words
“Hayır” dedi fısıldayarak, gözünden bir damla gözyaşı bir kez daha firar etmişti o sırada “Hayır, ben değil o seviyordu…” Alpay o son cümleyi duyunca yumruklarını sıktı aniden. Anlam veremediği bir öfke bedenini kavurmaya başlamıştı. O vardı… Biri vardı..! Karşısında duran insanın, nikahlı karısı olan kadının kalbinde birisi vardı. Kıskanıyor muydu? Yok, hayır… Nasıl kıskanırım ben - dedi kendi kendine. Gel kıskandı diyelim, o an içinde ki ses ‘Buna hakkın var mı Alpay Kurdoğlu’ diye yüzüne doğru bağırdı. Acıyla yutkundu genç adam. Kafasının içerisinde ki ses doğruyu söylüyordu. Buna hakkı var mı ki? Cevabı basit: Hayır. Peki, neden bütün bedeni geriliyordu. Dişlerini sıkıyor ve yumruklarını deli gibi sıkmaya devam ediyordu. Tırnakları avuç içlerine batmaya başlamıştı. Kim..? Kimdi?! Kim ki bu adam! Bağırmak istiyordu KİM diye ama yapamıyordu. Yapamıyordu çünkü buna yüzü yoktu. Bunun farkındaydı. “O çok severdi piyano çalmayı…” Genç kızın sesini duyarak kendine gelmişti Alpay. Düşüncelerinden kurtulmaya çalıştı. Öfkeliydi ama öfkesini dizginlemek zorundaydı. O kimse, onun hakkında daha çok şey bilmek istiyordu. Alpay oturduğu sandalyede rahatsız bir şekilde kıpırdandı. Elindeki deftere bir daha baktı. Sonra da eşine. Dalmış gibi görünüyordu genç kız. İçinden ‘onu hatırlıyordur’ diye düşündü Alpay somurtarak. “Peki neden yanında bu..” o sırada elinde ki resim defterini yukarıya doğru kaldırarak boşluğa dalmış olan genç kızın dikkatini kendi üzerine çekmeyi başarmıştı genç adam. Kız tekrar ona baktığında soğuk bir ses tonuyla devam etti: “Bu… aslanı andıran bir hayvan var? Onu da anlamadım.” “O bir aslan” dedi genç kız, bu kez daha normal çıkmıştı ses tonu. Ama hala sesinden çekindiğini anlamak mümkündü. “Tamam. Onu anladım da… Neden aslan?” Alpay gözlerini genç kızın gözlerine dikti. Hayatında gördüğü en masum gözlerdi belki şu an karşısındaki bu gözler. Aynı şekilde en acı dolu gözler… “Aslan…” dedi Çiçek, yüzünde gene o buruk gülümseme belirmişti… Uzun zaman olmuştu değil mi? Neredeyse bir sene olmuştu. Ondan hala bir haber almamıştı… Alamamıştı. “Onun adı Aslan” diye fısıldadı Çiçek birden, kendine hatırlatmaya çalışıyordu sanki bu adı. Sakın unutma diye uyarıyordu kendini. Onun yüzünden hayatı mahvoldu belki de. Acıyla gözlerini kapattı. Bu adam niye şimdi ona geçmişini hatırlatmıştı ki… Boğazı düğümlendi. Hıçkıra hıçkıra ağlamamak için alt dudağını ısırmaya başlamıştı genç kız. Gene aynı hareketini yapıyordu. Kalbindeki acıyı dindirebilmek için bedeninde fiziksel bir şekilde acı yaratmaya çalışıyordu. Ağzında metal bir tat hissetmeye başlamıştı genç kız, demirimsi bir tattı… Sanırım dudağını kanatmıştı ısırarak. Aniden bir ses duydu. Başını kaldırıp karşısındaki adama baktığında zorla tutmaya çalıştığı hıçkırıkları boğazında kalmıştı. Donarak kalmıştı. Gördüğü manzara karşısında nutku tutulmuştu. Bu adam..! Defterini bin parçaya ayırmıştı! Emek verip çizdiği bütün resimleri hiç acımadan parçalamıştı. Şimdiyse yerde yatıyordular… Küçücük parçalara bölünmüştü resimleri özenli çizdiği onca resmi… “Sen…” dedi Çiçek yerdeki parçalanmış kağıtlara bakarak. Gözlerinin içi kan çanağına dönmüştü. Ağlamamaya çalışıyordu fakat göz pınarları doluyordu, içinde birikmeye başlayan öfke yüzünden gözlerinin içi alev-alev yanmaya başlamıştı. “B-bunu… bunu neden yaptın…” başını yerden kaldırmıyordu Çiçek “B-bana.. geri, geri vereceğini söylemiştin…” Sesi adeta bir fısıltıydı. Yüksek sesle konuşmaya gücü yoktu. Boğazında bir yumru oluşmuştu. Bütün bedeni yorgun düşmüştü. Alpay genç kızın ağzından o son sözü duyduğunda dayanamamıştı. Kendine engel olamadı, olamamıştı. Zaten olmakta istemedi. Ve… Ve sonuç ortada… Elindeki defter öfkesinden nasibini almıştı. Yataktaki karısına delicesine bir bakış attıktan sonra öfkeyle odadan çıktı. Ardında kapıyı sertçe kapatmıştı. Genç kız acıyla yatağından kalktı. Yerde paramparça halde olan eski resim defterine baktı. “Alpay…” diye fısıldadı genç kız defterinin parçalarını yerden toplarken “Senden bir kez daha nefret etmemi sağladın ya aferin sana…” Genç kız toplamakta olduğu kağıt parçalarına bakarak birden kuru bir kahkaha attı. Kendi kendine “Ben ne yapıyorum böyle” diyerek topladığı parçaları bırakarak pencereye doğru gitti. Büyük pencerenin kenarında durdu. Başını cama yaslayarak dışarıyı izlemeye başladı, belki biraz huzur bulurum diye. Ağır geliyordu… Hayat ona ağır geliyordu. Bu hayatın onunla ne alıp veremediği vardı? Birine bir kötülüğümüm mü değmişti? – diye düşündü genç kız. Hiç kimsesizdi. Önce annesi bırakmıştı onu. Annesi onu bu dünyada terk edip gitmişti. Sonra babası terk etmişti… Yüzünde buruk bir gülümseme oluştu. Onun gibi bir adama baba denirse tabi diye düşündü içinden. Her gün ‘bu gün dayak yer miyim’ korkusuyla yaşıyordu o evde. Zaten bu yüzden terk etmemiş miydi annesi onu. Babası olacak o canavar adama dayanamayıp kendini öldürmemişti. Gözlerini acıyla kapattı genç kız. Annesinin o son halini hatırlamıştı. Anıları canlanmıştı… Annesine hala kızgındı. Onu yalnız bırakmıştı. Onu babasının pençelerine bırakmıştı… Gözlerini açtı. Pencere kenarına oturdu. Pencereyi sonuna kadar açmıştı. Bu gün gökyüzünde güneş parlıyordu fakat hala soğuktu hava. Buz gibi esinti yüzüne tokat gibi çarpıyordu. Soğuk havayı ciğerlerine soludu Çiçek. Ne zaman kurtulacaktı bu eziyetten. Buradan gitmek istiyordu. O cani adamdan korkuyordu. Ama babasına da geri dönmek istemiyordu. Zaten burada da artık uzun kalmayacaktı değil mi? O adam değil miydi dün ona “Zamanı gelince boşanacağız” diyen. Yani onu bırakacaktı. Peki ya sonra? Artık hayallerinin peşinden gidebilecek miydi? Gerçi geride ne tür bir hayali kaldıysa..? Babasına geri dönemezdi. Bu kesindi. O adam bir nevi annesinin katiliydi. Ondan daha fazla şiddet görmeye katlanamazdı. Alpay denen adamdan da korkuyordu. Aslında o neredeyse bütün erkeklerden korkuyordu. Ama eğer ikisi arasında bir seçim yapmak zorunda bırakılırsa o burada kalmayı tercih edebilirdi. Babası olacak o şerefsizden biraz daha iyi olduğunu kanıtlamıştı Alpay denen o dengesiz adam. Burada en azından dayak yemiyordu. Buna bile şükrediyordu. Alpay denen adamdan korkmasının çok büyük nedenleri vardı aslında. O zaten ayrı bir meseleydi. Onun zalim bir adam olduğunu biliyordu. Merhamet yoksunuydu. Sadece kardeşini seviyordu. Ondan başka sevmeye değer insan yoktu sanki bu dünyada. Vicdana sahip değildi o adam. Eğer sahip olsaydı ayağına kapanıp af dilemekte olan bir insanı gözünü kırpmadan öldürmezdi. Ayağına kapanmakta olan adamın alnına silahı dayadığı an tetiği çekmişti. O sırada yüzünde soğuk bir gülümseme vardı. O anı asla unutamıyordu. O ana kendi gözleriyle şahit olmuştu. Adamı öldürdükten sonra da hafifçe cesedi tekmeleyerek “Kaldırın şu leşi gözümün önünden!” demişti o adam. Ölüye bile saygısı yoktu bu adamın. Ve her şeyden önce, ondan korkmasının asıl nedeni… O da bir erkekti. Bu içinde büyüttüğü bir yaraydı çünkü… Kimseye anlatamadığı, söyleyemediği bir yaraydı… Çünkü babası ona başka bir gözle bakıyordu! Bunu annesi öldükten sonra hissetmeye başlamıştı. Çok iğrençti. Boğuluyordu ama kimse görmüyordu, fark etmiyordu. O yüzden babası olacak o adamdan nefret ediyordu. Nasıl bir baba bunu yapabilirdi ki… Okuldan her geldiğinde babası onu oturduğu salonda yanına çağırırdı. Tam karşısına oturmasını isterdi. Sonra da içkisini yudumlarken kızına bakardı. Onu bazen 10-15 dakika bazen de saatlerce süzerdi. Bundan tiksinirdi genç kız. Ama gene de dayanmaya çalışırdı. Bazen eve çok içkili gelir gecenin yarısı kızından yemek yapmasını ister sonrada çok yavaşsın bahanesiyle belinden çıkardığı kemerle vururdu kızına. Başlarda çok korkmuştu Çiçek. Hatta kendini öldürmeyi bile düşünmüştü. Ama hep kendine “Ben annem gibi güçsüz değilim. Âciz bir insan gibi davranmayacağım” derdi. Alpay’dan da çok korkmuştu başlarda, aslında hala korkuyordu ama ilk başlarda ki korkusu gibi korkmuyordu artık. O adam ona hiç dokunmamıştı. Onunla evli olduğu ilk aylarda genç kızın ödü kopuyordu. Her gün yatağına girdiğinde – kapıyı kilitledim mı acaba diye tekrardan kapıyı kontrol ediyordu. Ama sonra geçen altı ayın ardından o adamın kendisine bir gram ilgiyle bakmadığını anlamıştı. Bu birazda olsun içinin ferahlamasına yetmişti. O adamın onda gözü yoktu. Bu yüzden seviniyordu. Fakat gene de onun dengesiz davranışlarından korkuyordu. Korkmamak mümkün değildi. Kendisine dokunmayacağını biliyordu Çiçek. Onu kadın olarak bile görmüyordu çünkü… Umurunda da değildi. Onu satın almış bir adamdı o. Her zaman kendi istedikleri olan ve buna alışmış sadist adamın biriydi. Korkusu bu yüzdendi. Ya bir gün sırf canım öyle istedi diye onu da öldürürse? Az önce sergilediği harekete ne demeli o zaman? Adam psikopat değil de ne? Onunla göz göze gelmeye bile çekinen bir kızın defterini gözünün önünde paramparça etmişti! Aklından ne geçiyordu ki?! Bunu yaparak ne elde etti! Çiçek bir daha yerdeki kağıt parçalarına baktı. Bir gün elbet buradan da gidecekti ama sonrası vardı? Sonrası ne mi peki? Bilmiyordu… Nereye gideceğini bilmiyordu… Genç kızın bu dünya da hiç kimsesi yoktu? Ne bir teyzesi, ne bir dayısı… Adeta kimsesizdi. Buradan bir gün kurtulduğunda sığınacak bir yeri bile yoktu. Dış dünyanın yalnız bir genç kız için ne kadar tehlikeli olabileceğini Çiçek iyi biliyordu. O yüzdendi bu acısı. Öyle aptal romanlarda ki gibi değildi gerçek hayat. ‘Ben çalışırım, kendi başımın çaresine bakarım!’ gibi kelimeler gerçek hayatta bir fayda etmezdi. Daha 19 yaşındaydı ama gerçekçiydi genç kız. Hiç bir şeyi yoktu. Cebinde beş kuruş parası yoktu. Daha önce hiç bir yerde çalışmamıştı. Babası olacak adam okula gitmesine zar zor izin vermişti. İnsanları zerre tanımıyordu. Bildiği tek şey kimseye güvenemeyeceği. Kimden yardım istesin? Bir gün gerçekten o dengesiz adam ‘DEFOL GİT!’ derse nereye gidecek, kime sığınacaktı hiç bilmiyordu. “Yenge ben geldim! Bu gün okula konsantre olamadım. Bende hastayım bahanesiyle kaçtım gel…” Aniden Eylül odaya dan diye dalmıştı, yerde ki parçalanmış defteri fark ettiği an kaşlarını çattı “Yenge burada ne oldu! Neden defterin yerde böyle yatıyor!” Çiçek hemen yanaklarında ki yaşları sildi. Neredeyse bir saattir pencerenin önünde oturuyor olmalıydı. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişti bile. Kızarmış ve hafif ağlamaktan şişmiş olan gözlerini saklamaya çalışmıştı küçük kızdan. Küçük kız bunu fark etmişti “Yenge? Bak bana lütfen..” dedi ona yaklaşarak. Öfkeyle çantasını yatağa fırlatmıştı “Abim mi yaptı bunları?” Dişlerini sıkarak yerde paramparça yatmakta olan defteri işaret etti genç kız. Çiçek “Eylül canım… tamam abartmana ge…” diye açıklamaya başlamıştı ki “Yenge yapma!” diye bağırdı birden Eylül. Yengesinin açıklamalarını dinleyemeyecekti şu an. Küçük kızın öfkesi yerleri titremeye yeterdi. Sabah ağabeyinin defteri elinden almasından anlamalıydı zaten. “Sana bir şey sordum yengem..” bu kez sesi biraz daha alçak çıkmıştı Eylül’ün ama hala sertliğini koruyordu “Abim mi yaptı?” Çiçek hafifçe başını salladı. O da biliyordu ya, bu kız bazen tıpa tıp ağabeyinin aynısı oluyor o da dengesizleşiyordu. Eylül sinirle dişlerini sıkmaya başladı. Saçlarını çekiştiriyordu. “Yok ben anlayamıyorum bu adamı! Çatacak yer arıyor da bulamıyor mu? Gelip sana mı çatıyor! İyice zıvanadan çıktı bu adam!” Çiçek hayretle karşısında deliler gibi bir o yana bir bu yana volta atmakta olan genç kıza bakıyordu. Bir anda bütün dertlerini unutmuştu sanki. Gülmemek için kendini zor tutuyordu. Bu kız daha 15 yaşında olabilirdi ama boyundan büyük laflar etmeye o kadar alışıktı ki zaten ondan başka kimse de Alpay’a sesini yükseltmeye cesaret edemezdi. Alpay’ın zayıf noktasıydı bu küçük kız. “Yoo ben sorarım ona bunun hesabını… bekle sen.. Beklee” sinirle kapıya yöneldi Eylül. Hala bir şeyler homurdanıyordu. Ardından da Çiçek koştu. Şimdi onun yüzünden abisiyle kavga edip aralarının açılmasını istemiyordu. Bunun suçlusu da o olurdu. Sonra kim bilir Alpay denen o dengesiz adam onu cezalandırmaya çalışır, Allah korusun. Sağı solu belli değil ki adamın… “Eylül, canım yapmasan… sorun değil..” “Hayır!” Sözünü kesmişti Eylül “Yenge neden sorun değil diyorsun ben anlamıyorum? Görmüyor musun abimin yaptığını? Bu.. bu.. saçmalık ya SAÇMALIK! Ne geçti eline o defteri yırtarak ha!?” Çiçek bir an ne cevap vereceğini kestiremedi. Doğru söylüyordu Eylül. “Biliyorum… biliyorum.. ama ben daha fazla kavga gürültü istemiyorum. Bu konuyu kapatalım canım ha?..” “Hayır yenge! Özür dilerim! Ama ben kapatmayacağım! O adam bana bir açıklama yapmak zorunda!” “Ama..” “Aması yok yenge! Ben gidiyorum” diye sertçe kapıyı teklemeyerek odayı terk etti, aynı ağabeyi gibi. *** “Abi!!!” Eylül bahçede acı kahvesini içmekte olan abisinin yanına delirmiş gibi avaz-avaz bağırarak geliyordu. Ne de olsa o da KURDOĞLU kanını taşıyordu damarlarında. “ABİ dedim!” “O sesini alçalt kardeşim” Alpay kardeşinin neden celallendiğini tahmin edebiliyordu, acı kahvesini bir daha yudumlayarak “Benimle konuşurken o ses tonuna dikkat et güzelim” dedi, adamın sesi biraz sert çıkmıştı. Ama bu kardeşinde işe yarar mıydı? Tabi ki de HAYIR. Eylül bir delirdi mı kimse tutamazdı onu. “Dikkat etmiyorum ya! ETMİYORUM” Sinirle soludu genç kız “Sen hareketlerine dikkat etmediğin sürece bende sesime dikkat etmeyeceğim!” Alpay kardeşine cevap verme tenezzülünde de bulunmamıştı. Sessizce sıcak kahvesinden yudumladı. Kardeşi öfkeyle karşısındaki sandalyelerden birini çekerek oturdu. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi. “Abi… Abim… Ben seni anlayamıyorum…” dedi acıyla küçük kız. Alpay kaşlarını çatarak kardeşine bakınca devam etti küçük kız “Abim… Ne istedin yengemin resim defterinden. Odasına girdiğimde defter yerde paramparça… o da oturmuş pencerenin önünde ağlıyor…” Alpay dişlerinin arasından tıslayarak konuştu. “Bu kız yatağa düşmemiş miydi dün gece? Niye pencerenin önünde şimdi bu soğukta!” Eylül kahkaha atarak oturduğu yerden kalktı. Sinirle saçlarını karıştırarak “Neden acaba abi?” diye sordu alayla “Hiç düşündün mü?” Alpay gene sessiz kalmayı tercih etmişti. Kardeşi canını sıkmaya başlamıştı çünkü. Birine hesap vermekten nefret ederdi. Eylül yine az önce kalktığı yere oturdu. Yüzünü ovalayarak ağabeyine baktı. “Abi bana söyler misin? Neden yengemin defterini paramparça ettin? Sana ne zararı olabilir ki? Zavallının bu evdeki tek tesellisi o defteri. O deftere resim yapmak!” Alpay masadaki kahvesine bakıyordu. Boşluğa dikmişti gözlerini. Sahi gerçekten neden yapmıştı? Hah! Hatırladı! Aptal gibi hiç tanımadığı görmediği bilmediği bir adamı nedeni olmadan birden bire kıskanmıştı. Al sana neden Alpay! Tabi bunu kardeşine söyleyemezdi. Bu kadar saçma sebebe onun bile gülesi vardı. Resmen deliriyordu! Zaten ne zaman aklı başında bir adam oldu ki? Dişlerini sıktı kendisine sinirlenerek. Üstelik kardeşi de hala oturmuş ondan cevap bekliyordu. “Neden abi? Neden?” Adam cevap vermeyerek omuz silkince Eylül bir daha öfkelendi. Bu adam iyice cinlerinin tepesinde futbol oynamasına neden oluyordu. “Abi bana cevap ver! Neden!” diye var gücüyle sinirle bağırdı. “Bu seni ilgilendirmez Eylül!” Alpay’ın da sesi biraz yükselmişti. O niye bağırıyordu ki şimdi? O bile kendine anlam veremiyordu ama cümleler birden dilinden çıkıvermişti işte “Bu benim ve karım arasında ki mesele! Karışmazsan sevinirim kardeşim!” Küçük kız dehşete düşmüştü adeta. Hayretle ağabeyine bakıyordu. Ne dedi az önce abisi..? K-ka-karım mı dedi? Ağabeyi ne zamandan beri yengesine karım der oldu ki? Eylül ağzı açık kalmış bir vaziyette ağabeyine bakıyordu “B-ben… ben doğru mu duydum az önce. Kulaklarım yanlış duymuş olamaz değil mi?” dedi gözlerini kırpıştırarak “Abi sen..? Sen az önce karım mı dedin?” Alpay kardeşinin saçma sorularına cevap verecek değildi. Sinirle kalkıp gitmeye çalıştı ama kardeşi onu durdurdu. “Dur abi! Sakın kaçma izin vermem! Bana cevap vereceksin!” diye öne atıldı Eylül birden. Ağabeyinin kolundan tuttuğu gibi tekrar oturttu yerine “Anlat bakalım! Yengemle öhö öhö yani karınla (!) aranda nasıl bir mesele var? Nasıl bir mesele var ki defterini yırtmana neden olsun?” Eylül’ün sesindeki merakı şu an karşısında bir aptal otursa fark edebilirdi. O derece yani. Meraktan gözleri yuvasından çıkacaktı resmen. Alpay boğazını temizledi. Al sana küçük kardeş problemi. Peşini de bırakmaz cevap almadan. Sinirle ensesini ovaladı genç adam. Kardeşi hala ona bön bön bakıyordu. “Aslında” dedi adam o sırada kardeşi başını iyice ona yaklaştırarak ‘evet evet’ der gibi ona bakıyordu. Bu onun daha da canının sıkılmasına neden oluyordu “Eylül bana öyle bakmayı keser misin? Canımı sıkmaya başladın!” “Nasıl bakıyorum ki?” Eylül dudak büzerek kaşlarını çattı sonrada sabrının taştığını ses tonunda belirterek devam etti “Sen benim bakışlarımı boş ver de abi… çıkar ağzında ki baklavayı. Bana her şeyi tanesi tanesi anlatmazsan yeminle bir daha okula gitmem seninle de konuşmam ona göre!” Alpay sinirle öne atılarak “Beni tehdit etme küçük kardeşim sen kaybedersin!” dedi tehditkar bir şekilde sırıtarak. Bu sırıtması Eylül’ün cesaretinin arkasına bakmadan kaçmasına neden olmuştu. Tehlikeli sularda yüzmeye başlamıştı anlaşılan. Ağabeyine biraz darılarak arkasına yaslandı. Ellerini göğsünde birleştirerek “O zaman sende anlat… anlatmıyorsun ki bana derdin ne.. ben de yardımcı olayım. Ben sadece size yardım etmek istemiştim oysa… Gene ben suçluyum” dedi sanki kırılmış gibi yaparak masum masum konuşmuştu. Bunun gibi yerlerde taktik değiştirmek en iyisiydi. Alpay kardeşinin sesinden kırıldığını anlamıştı. Küçük cadı nasıl vicdan yaptıracağını biliyordu. Seni sinsi kız diye düşündü genç adam. “Neden yaptığımı bilmiyorum” dedi birden Alpay büyük bir soluk vererek “Sadece defterde beni bir canavar olarak çizmiş ama elin herifini piyano çalarken çizmiş. Sinirime hakim olamadım bir anda yırtıp attım işte!” bunları söylerken genç adamın sesi hem bıkkın hem yorgun hem de biraz alaycı bir tonda çıkmıştı. Tabi kendi söylediklerini duyunca kulağa ne kadar mantıksız geldiğini bir daha anlamıştı. “Abi sen ne diyorsun?” diye sordu Eylül, sesinden ne kadar şaşırdığı aşikardı “Yengem öyle şey yapmaz... Sadece bir resimdir…” “Öyle değil Eylül!” kardeşinin sözünü tamamlamasına izin vermemişti genç adam “Ona resim hakkında sorduğumda Aslan mıdır nedir onun piyano çalmayı sevdiğini söyledi!” Rahatsızca soluyarak yan tarafa çevirdi yüzünü. O sırada konağın ikinci katında onları uzaktan izlemekte olan karısını fark etti. Onun bu soğukta balkonda ne işi vardı böyle, gene hastalanmak mı istiyordu aptal kız? “Ha anladım..! Sen Aslan’dan bahsediyorsun, şimdi anladım!” Ne? Alpay bir an afallayarak kardeşine baktı. Kardeşi farkında değildi konuştuğunun. Fısıldayarak kendi kendine mırıldanmıştı. Kim ki bu adam!? Kardeşi de mi biliyordu o adamı? Alpay gene o aynı öfkenin bedenini sardığını hissediyordu. Çenesi seğiriyordu. Bütün kasları geriliyordu. “Eylül” dedi korkutucu bir sakinlikle. Eylül bunu fark etmişti. Ağabeyinin bakışları değişmişti, alev almıştı adeta “Güzel kardeşim… KİM BU ASLAN?” Eylül yutkunarak ‘ayyy ben nasıl anlatsam şimdi, hem benim anlatmam doğru olur mu acaba’ diye düşünmeye başladı. “Şey abi.. aslında bunu yengem anlatsa..” “Kim lan bu ASLAN!”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD