Seni Saklarım

2703 Words
İklim'in Anlatımından Devam Kışlaya geri dönene kadar kendime çeki düzen verdim. Gamze üsteğmene belli etmemeliydim. Ya da kimseye işte. Araçtan indikten sonra hızlı adımlarla içeri girmek istedim ama Mehmet bana seslendi. "İklim!" Başımı çevirip o tarafa döndüm. Gamze üsteğmenim hariç tüm Turan timi bahçede oturuyordu. "Gel aşkım gel!" diye bağırdığında yavaş adımlarla onlara yaklaştım. "Buyrun komutanım?" Keyifle güldü. "Geç geldin, yoksa bir sorun mu çıktı?" "Yok komutanım. Hiçbir sorun çıkmadı. Hatta sorun tamamen çözüldü." deyip nefesimi bıraktım. "Artık para göndermenize gerek yok. Kimsenin sopa yemesine de gerek kalmadı." deyip baş selamı verdim. "İzninizle." "O ne demek?" deyip lafa girdi Deniz üsteğmenim. "Ben hallettim komutanım. Faruk tedavisini olacak, bir vakıf tüm tedavi masraflarını üstlendi." "Hangi vakıf bu? Biz çoğu yere danıştık çünkü." Aral komutanıma döndüm. "İstanbul'da komutanım. Bir tanıdıktı, hallettim." Aral komutanım şaşırmışken Mehmet lafa girdi. "Ulan kızın tanıdıklara bak. Benimki kasap Muharrem, bakkalın çırağı götveren Selim, kazık sokan emlakçı dördüncü Hayrettin." dediğinde Sancar güldü. "Dördüncü Hayrettin ne lan?" "Bizim mahallede dört tane Hayrettin vardı. Türkiye'deki tüm Hayrettin'ler bizim mahallede toplanmış, insan hayret ediyor." dediğinde Turan timi kahkahayı patlattı. "İzninizle komutanım." deyip sessizce ayrıldım yanlarından. Odaklanmam gerekiyordu. Bunun için de bir an önce toparlanmam lazımdı. Yol boyunca düşünüp durmuştum. Gamze komutanı anlamaya çalışmıştım ama beceremiyordum. Ateş düştüğü yeri yakardı, o ateş onu yakmıştı ama onun yerinde olsaydım diye düşündükçe nefesim kesiliyordu. Kardeşini bana emanet etti o, ama kardeşi sekiz sene önce zaten ölmüş. Gamze üsteğmen sekiz senedir onun öldüğünü kabullenemeden mi yaşamıştı? Çok zordu. Çok. Koğuşa geçip kapıyı kapatmak üzereyken bir el araya girdi. "Girebilir miyim? Müsait mi?" içeri baktım, benden başka kimse olmadığı için kapıyı tamamen açıp başımı salladım. "Müsait komutanım." deyince Aral komutan içeri girip kapıyı kapattı. "Ne bu halin?" dedi kapının önünde durup. "Kapı açılırsa size çarpar komutanım. Şöyle geçin isterseniz." deyip sol tarafı gösterdim ama yerinden milim oynamadı. "Ne oldu? Niye ağladın? İki üç sopa yedin diye mi? Yoksa sopa yiyeceğini bile bile seni oraya gönderdik diye mi?" "Ağlamadım komutanım." dedim. Ağladığım çok mu belli oluyordu? "Ağlamışsın teğmenim. Yalan söyleme boşuna. Ne olduğunu anlat hemen." dediğinde sıkıntıyla nefesimi bırakıp başımı eğdim. "Çok sopa yedim. Canım yandı." diye yalan söyledim. Huriye teyze iyi vurmuştu ama canımı yakacak kadar değildi. Zaten insanın canını en çok gerçekler yakıyordu. "Dert etme. Huriye teyzeden hepimiz sopa yedik. Tüm Turan timi." Başımı kaldırıp yüzüne baktığımda başını eğdi. "Beni de time alır mısınız demeyecek misin?" "Sopa yedim diye time girecek değilim ya komutanım." dediğimde gülümseyip geri çekildi. "Doğru. Sadece sopa yemekle benim timime giremezsin." deyip kollarını bağladı. "Üzerini değiştir. Böyle dolaşma. Sonra da bana bir çay getir. Tek şekerli." Kaşlarımı çattım. "Çay mı?" "Çay. Kulakların algılayabiliyor mu?" "Evet ama ben neden size çay getiriyorum ki? Benim görevim değil ki bu." "Tekrar etmekten hoşlanmam. Ben ne diyorsam senin görevin o. Çay soğuk gelirse tekrar getirirsin." "Komutanım haksızlık bu. Buna ne diyeceksiniz peki? Her şeye bir cevabınız var zaten sürekli! Buna ne diyeceksiniz çok merak ediyorum!" "Sen bir daha sesini yükseltsene bana." deyip eğildiğinde geriye doğru yaslandım. "Özür dilerim komutanım." dedim aceleyle. Ben bazen cidden sınırlarımı aşıyorum ama bunu yaparken fark edemiyordum. Genelde bittikten sonra farkına varıyordum. "Üzerini değiştir, çayımı getir. " deyip koğuştan çıktığında yumruklarımı sıktım. "Boğazın yansın! Kaynar çay götüreyim de gör sen!" Hırsla dolabıma yaklaşıp üzerimi değiştirip kamuflajlarımı giydim. Saçlarımı örüp koğuştan çıktım ve mutfağa geçtim. Çaycının önüne geçip ince belli çay bardağı aldım. Sıcak suyu açıp önce bardağı yıkadım. Sonra çayı doldurup çay tabağına bıraktım. İçine de şeker yerine bir kaşık tuz attıktan sonra dışarı çıktım. Az önceki yerinde timi ile otururken yanlarına yaklaştım. "Buyrun komutanım." deyip çayı uzattım. Çayı aldıktan sonra arkamı dönüp hızla uzaklaşacaktım ama sesiyle durdum. "Sana git demedim." dediğinde mecburen ona döndüm. "Beğenmezsem değişirsin." "Dumanı üstünde, soğuk bile değil. Sıcak işte, için de ben de gideyim." "Dur yerinde İklim." dediğinde Mehmet gülüşünü bastırdı. Birazdan daha çok eğlenecekti. Yüzbaşı tuzlu çay içince herkes eğlenecekti. Tabi benim dışımda. Bana da ceza verecekti ama her türlü cezaya hazırdım. Aral komutan çayından bir yudum alıp bana döndü. "Tuzlu bu." dediğinde ellerimi birbirine vurdum. "Hay aksi, bak Allahın işine sen. Şeker diye tuz atmışım demek ki." "Allahın işi mi baş belası bir teğmenin işi mi, çıkar kokusu." dediğinde Mehmet kahkahayı patlattı ama Aral komutan ona dönünce susmak zorunda kaldı. Çay bardağını aldım. "Ben size şekerli çay getireyim." deyip yanlarından ayrıldım. "Çay içerken kaşığı yutarsın umarım. Baston yutmuş herif." nefesimi bırakıp çaya baktım. "Bir kere de tuzlu çay içip bir değişiklik yap. Fena mı?" Ofladım. Yine taktı bana. Şimdi de adamın çaycısı oldum resmen. Yapacak bir şey yok İklim. Katlanacaksın. Time girmek için maalesef bu adama katlanacaksın. ~ ~ ~ ~ ~ Aral'ın Anlatımından Devam İklim gibi birinin sopa yediği için ağladığına asla inanmıyordum da sık boğaz da etmek istemiyordum onu. Belli ki bir derdi vardı ve kimse ile paylaşmak istemiyordu. Ama sıkıntısını biraz da olsa unutabilsin diye onunla uğraşmaya karar vermiştim. Malum, kendisi bana bayılırdı. Belki de dün geceki konuşma yüzünden hâlâ canı sıkkındı. Ah bir öğrenebilsem ailesinin nasıl öldüğünü, bir şeyler yapabilirdim belki ama hâlâ bilmiyordum. Uygur öğrenip haber verecekti bana. İklim elinde çay bardağı ile gelip bana uzattı. "Buyrun komutanım." "Bu sefer ne attın?" dedim çayı alırken. "Kimyon mu kara biber mi?" dediğimde gülümsedi. "Tuz ruhu." dediğinde Mehmet anıra anıra güldü. "Ben bu kıza hayranım ya. Şuursuz!" dedi. Mehmet'e döndüğümde göz göze geldik. Mesajı alıp sustuğunda önüne döndü. Ben de dediği gibi şuursuz askerime döndüm. "Sen komutanınla nasıl konuşman gerektiğini bilmiyor musun asker?" diye sordum sakince. "Sözde akademi birincisi olacaksın bir de. Ama tabi, size çenenizi nasıl kapalı tutmanız gerektiğini öğretmiyorlar." "Yeni nesil bir harika ya." dedi Mehmet. Gören de elli yaşında sanırdı salağı. "Pardon komutanım." deyip eğdi başını İklim. Ciddi anlamda üslubuyla ilgili sorunları vardı. Ama öğretirdim. Benimle nasıl konuşması gerektiğini öğretirdim ona. Çaydan bir yudum aldım. Bu kez tek şekerliydi neyse ki. "Gidebilir miyim komutanım?" "Çayım bitmedi daha. Bitince gidersin." Bir şey söyleyecek gibi oldu ama kendini tutup sustu. Önüme dönüp çayımı yudumladım ben de. "İlk aşkım, gel böyle otur." dedi Mehmet. Gerizekalı herif, kıza ilk aşkım deyip duruyordu. "Sen niye bu kıza ilk aşkım diyorsun lan?" diye sordu Deniz de. "Bayılıyorum komutanım ona. Gamze'ye kafa tuttu, Aral komutanıma kafa tuttu. Ben ona bayılmayayım da kime bayılayım?" dedi büyük bir neşeyle. Ciddi ciddi İklim'e aşık mı olmuştu bu lale? "Mehmet otur yerine." dedim. Bakışlarımı çevirip çayımı içerken İklim sessizce mırıldandı. "Gamze komutanım nerede biliyor musunuz?" Başımı kaldırıp yüzüne baktım. "Yine mi dövüşeceksiniz?" "Hayır komutanım. Sadece merak ettim." Başımı salladım. "Mühimmat deposunda. Sayım yapıyor." dedim. "Anladım komutanım." deyip yanımda beklemeye devam etti. Çayım bitene kadar onu başımdan ayırmamışken telefonum çalmaya başlayınca cebimden çıkardım. Uygur'un aradığını görünce ayağa kalkıp çay bardağını İklim'e uzattım. "Yarım saat sonra odama yine çay getir. Bu bardakla olacak. Bu bardağı kaybedersen kötü olur İklim." deyip yanından ayrıldım. Sinirden deli olduğuna öyle çok emindim ki... Akşamına kendini tutamaz yine patlardı. Odama geçip telefonumu açtım kapanmadan önce. "Buldun mu?" dedim heyecanla. Yerime oturup masaya yaslandım. "Buldum tabi." deyip anlatmaya başladı. "Pek bir numarası yok aslında. Kayıtlarda geçiyor ailesinin nasıl öldüğü." "Nasılmış? "Babası trafik kazasında vefat ediyor. Annesi de bir gün sonra onun mezarı başında kalp krizi geçirip ölüyor." Kaşlarımı çattım. Kimse bu sebeplerden asker olmak istemezdi. İklim'in söylediklerini düşününce saçma geliyordu. Vicdanım rahat değil demişti. Bütün bunlar mı rahatsız ediyordu vicdanını? "Trafik kazası nasıl olmuş?" "Bir kamyon çarpmış." "Çarpan kamyon sürücüsü hakkında ne biliyoruz?" "O kadarına bakmadım ama sen neyden şüpheleniyorsun?" "Terör saldırısı olamaz mı?" dedim hemen. Şehirde bile terör saldırıları oluyordu sonuçta. "Olamaz. Olsa yazardı dosyada. Alelade bir ölüm işte." Yok, saçma. İklim'in başka bir sebebi olmalıydı mutlaka. Bunlar dışında. "Başka bir şey olmalı." diye mırıldandığımda sesli bir nefes bıraktı. "Tam olarak ne olsun istiyorsun bilmiyorum ama şimdilik bulabildiklerim bunlar." "Sağol Uygur. Başka bir şey olursa ararım ben seni." "Anca işin düşerse ara sen beni." dediğinde güldüm. "Maaşın da yatmıştır, bir ara yemek ısmarlarsın." "Geldiği gibi bitti kardeşim. Yok para mara bende." "O parayı bir bana yedirme lan sen. İbne." "Uygur getirtme beni yanına." "Bok gelirsin Siirt'e." "Ondan zaten böyle rahat konuşuyorsun sen. Ama bir bakmışsın ansızın yanına gelmişim." Güldü. "Gelirsen yemekler benden." "Anlaştık. Yolum düşer zaten." "Tamam kardeşim. Hadi kapatıyorum. Bir işin düşerse arama beni." "Bakarız." deyip elimi saçımdan geçirdim. Bir yıkansam iyi olurdu. Uyumadığım için de kendime gelirdim. İyi gelirdi. "Kapatıyorum, görüşürüz." "Görüşürüz." deyince telefonu kapatıp ayaklandım. Dolaptan kamuflaj pantolonumu ve yeşil tişörtümü alıp odadan çıktım. Koğuştaki banyolardan birine girip üzerimi çıkarıp hemen kısa bir duş aldım. Soğuk su vücuduma iyi gelirken gevşemiştim de. Pantolonumu giydikten sonra saçlarım havlu ile kurulayıp tişörtümü de giyip koğuştan çıktım. Elimde havlu ile saçlarımı kurulayarak koridorda ilerlerken İklim'i elinde çay ile odama doğru gittiğini görünce yavaşladım. Ses çıkarmadan peşinden adımlarken yine yakınıyordu. "Yarım saat sonra çay getirmiş. Dakika tuttum ya adam yüzünden." deyip nefeslendi. "Bir dakika da kapının önünde beklerim, soğursa da zıkkım içsin ya." dediğinde güldüm. Çay dökülmesin diye çaya bakarak adımlıyordu. "Bardağı çıktı başımıza bir de. Ne kıymetli bardağı varmış, kırılır umarım." deyip kapının önünde durdu. "Yarım saat oldu mu ki?" diye mırıldanıp beklerken nefesimi bıraktım. "Girsem mi içeri?" "İçerisi boş." dediğimde panikle arkasını dönerken çay bardağı dengesini sağlayamadı ani dönüşüyle. Tutayım dedim ama önce eline döküldü sonra da yere düşüp parçalandı. "Komutanım!" çay tabağını elinden alıp bileğini tutarken eğilip eline üfledi. "Ya niye her yerden zebani gibi çıkıyorsunuz siz?" deyip eline üflemeye devam etti. Zebani mi oldum şimdi de? "Şu önce laflarına bir dikkat et." deyip eline baktım. "Ayrıca bu kadar korkacağını nereden bileyim ben? Bana hakaret ederken fazla cesur görünüyordun." Başını kaldırıp yüzüme baktı. Yakalandığını için mahcup gibiydi. "Komutanım siz de hissediyor musunuz anlamıyorum ki?" "Sen hep bana laf sayıyorsun zaten teğmenim." deyip eline baktım. Sadece kızarmıştı. "Bunların hepsinin acısını iyileşince çıkaracağım." "İyiyim ben. Biriktirmeden çeksem cezamı olmaz mı?" dedi masumca. "Yok." deyip kapıyı açtım. Bileğinden çekip onu odaya aldım. Musluğun başına getirip suyu açtım. "Su tut eline." deyip elini suyun altına çektikten sonra bileğini bıraktım. "Özür dilerim komutanım." dedi sessizce. "Daha önce de söyledim. Özür dileme. Onun yerine hata yapma yeter." Başını salladı. "Emredersiniz komutanım. " deyip suyu kapattı. "Ben size yeni çay getireyim." "İstemez. Revire git. Elin yanmasın, doktora göster." Sadece kızarıklıktı ama bütün gün yanardı o şimdi. "Kapının önünü temizleyip giderim komutanım." "Sen bırak İklim. Şimdi bir de elini kesersin, uğraştırma kimseyi." "Ben sakar biri değilimdir ki komutanım. Hemen temizlerim." deyip aceleyle çıktı odadan. Kapıyı kapattıktan sonra yerime oturup nefesimi bıraktım. "Sakar değilsin ama aptalsın." hayatımda daha aptal bir insan görmedim. Şu çenesi bir gün başına büyük bela açacaktı zaten, sabrediyordum. Dışarıdan ses gelmeyince merak edip açtım baktım ama kapının önünü temizlemişti. İyi bari, elini kesmemişti en azından yürüyen bela. Kapıyı kapatıp dolabıma yaklaştım. İçinden gömleğimi çıkarıp giydikten sonra sıcakta oturmak yerine dışarı çıkıp bizimkilerin yanına geçtim yine. Günlerimiz sakin geçiyordu, umarım böyle geçmeye devam ederdi. ~ ~ ~ ~ ~ ~ İklim'in Anlatımından Devam Köşe bucak kaçıyordum Aral komutandan. Akşama kadar beni görmesin diye bir orada bir buradaydım. Adam beni her seferinde ona laf sayarken yakalıyordu. Gerçi ben de hep ona laf sayıyordum ama o da beni kölesi gibi kullanıp duruyordu. Şimdi de çaycısı olmuştum. Yemekhaneye doğru giderken etrafıma bakınıp durdum. Bundan sonra ona sadece içimden saydıracaktım. Böylece beni asla yakalayamayacaktı. Yemekhaneye geçerken Turan timindekilerin de sesini duydum. Her zamanki yerlerinde oturup yemek yerken Gamze komutan da aralarındaydı. Sabahtan beri onu görmemiştim ve şimdi görünce yine aklıma kız kardeşi gelmişti. Tabildotumu alıp boş masalardan birine geçtim. Buradan Turan timi bana yakın olduğu için ne konuşuyorlardı duyabildiğim için çaktırmadan dinledim onları. "Yarın nereye gidiyoruz?" dedi Selçuk. "Şu geçen hafta gittiğimiz dönerciye gidelim." "Yok kardeşim." dedi Mehmet. "Ben sevmedim o döneri. Başka bir şey yiyelim. Kebapçıya gidelim, masa kuralım." "Bir gün de et yemeyin." diye yakındı Gamze üsteğmen. "Kızım zaten her gün et yiyemiyoruz. Bir gün çarşıya çıkacağız ona da karışma." dedi Mehmet. Kolunu atıp Gamze'ye sarıldı. "Sen de gelsene bizimle fıstığım." "O fıstığı sokacağım sana." deyip kolunu ittirdi. "Aşk olsun aşkım ya, kırıldım şu an." dedi Mehmet alıngan bir sesle. Aral komutan boğazını temizleyip lafa girdi. "Karışma lan kıza." dedi. "Gamze de Turan timinin bir parçası değil mi? O da bizimle gelsin." "Gelemem. İşim var benim. Bir gün tatilim var. Aral komutanım hariç onu da dört tane hayvan gibi erkekle geçirmek istemiyorum." dedi. Yine kardeşine gidecekti. Yarın yine o kapının önünde oturup kardeşini bekleyecekti. "Çok kibarsınız yine Gamze üsteğmenim." dedi Deniz üsteğmen sitemle. "Sağ olun Deniz üsteğmenim." dedi Gamze üsteğmen de. Göz ucuyla ona baktım. Yemeğini yerken başımı eğdim. Kimseye bir şey hissettirmeden sekiz sene boyunca nasıl dayanmıştı acaba? Nasıl dayanıyordu? Ben asla dayanamazdım. "Gamze'cim." deyip ağzındaki lokmayı yuttu Mehmet. "Nereye gideceksin sen? Bizden habersiz manita mı yaptın yoksa?" Mehmet derin bir nefes aldı. "Söyle, söyle bunu kaldırabilirim." dediğinde Sancar güldü. Deniz üsteğmen de bacağına tekme attığında inledi. "Ne vuruyorsunuz komutanım ya?" dedi Mehmet. "Sus artık." dedi sıkıntıyla. "Ama harbi merak ettim, nereye gidiyor." "Seni ilgilendirmez Mehmet." dedi Aral komutan. "Herkes yemeğini yesin. Çok konuşmayın." Sanki emir vermiş gibi ben de kaşığımı elime aldım panikle. Yemeğe baktım ama canım istemedi. Ben bu gerçekle nasıl yüzüne bakacaktım Gamze üsteğmenin. Keşke onu dinleyip şehit olunca gidip baksaydım. Ama tutamadım kendimi. Ne diye gidip öğrendim ki? Şimdi artık bu yükü onunla beraber taşımam gerekiyordu ama ben onun kadar güçlü değildim. Gamze üsteğmene baktım başımı çevirip. Dalgınca yemeğini yerken gözlerim dolunca ayağa kalkıp yemekhaneden çıktım hızlıca. Dışarı çıktığım gibi kendimi arka tarafa attım. Herkes yemekteyken bir köşeye geçip dağlara baktım. "Nasıl dayanacağım ben buna?" deyip başımı eğerken gözyaşlarımı tutamadım. "Sen nasıl dayanıyorsun ki?" Bir şey belli etmeden birazdan aynı koğuşa geçecektik. Altlı üstlü yatıyorduk, ben yüzüne bile bakamıyordum. "Dayanamıyor ki." elimle yüzümü kapatıp hıçkırdım. "O da dayanamıyor." Arkadan gelen hışırtılar ile beraber hızlıca yüzümü sildim. Derin bir nefes alıp gözlerimin kenarını sildim. Bu kez habersiz gelinmediği için rahattım. Hızlıca kendime çeki düzen verirken Aral komutanım yine beni bulmuştu. "Yemek mi acıydı?" dediğinde arkamı döndüm. Tam karşımdaydı. "Anlamadım komutanım?" "Sabah sopa yedin diye ağlıyordun. Şimdi de yemek mi acı geldi? Merak ettim." "Ha... Evet komutanım. Yemek acıydı." "Bir lokma alsan inanırdım buna." Arkadaşlarıyla sohbet ederken hiç benim tarafıma dönmemişti. Bu adamın her yerde gözü falan mı vardı? "Kokusu genzimi yaktı." "Yayla çorbasının mı? Ya da domatesli pilavın mı?" dedi. Sabır çektim. "Aynen komutanım." dedim. "Ben çok hassas biriyim. Kokusu da acıydı." deyip başımı çevirdim. "Çok kötü bir yalancısın." deyip ellerini arkada birleştirdi. "Anlat, neyin var. Geldiğinden beri kötüsün." "İyiyim komutanım ben." "Gözlerin öyle demiyor ama." dediğinde ona döndüm. "Komutanım sonra bana kızıyorsunuz ama kendimi zor tutuyorum yani. Size ne. Ben kötüysem size ne." dedim sinirle. Gözlerim de dolmaya yer arıyor gibiydi. Sinirlenince ağlamaya başlıyordum direkt. Üstüme gelip duruyordu sabahtan beri. "İklim." deyip eğildi. "Sabrımı sınama benim. Karşında komutanın var." "Komutan gibi davranın o zaman. Özel hayatım sizi hiç ilgilendirmiyor." dediğimde kaşları çatıldı. "İlgilendirir." dedi. "Sana bu dalgınlıkla bir şey olursa sorumluluk bende olacak. Sana daha önce de söyledim İklim. Buradaki her askerin canı benim sorumluluğum altında. Sen de dahil. Sen de benimsin." "Ben sizin değilim. Canımı da kendim düşünürüm." "Çok zayıfsın İklim. Çok." dediğinde sinirlendim. "Kendine hakim olamıyorsun. Ağlamıyorum deyip ağlayıp duruyorsun. Ben senden sorumluyum. Sana bir şey olursa ben ne yaparım?" dediğinde kendimi tutamadım. Çenem titrediğinde başımı eğdim. "Komutanım." deyip hıçkırdığımda göz yaşlarım firar etti. "Ben öğrenmemem gereken bir şey öğrendim." "Ne öğrendin?" Başımı olumsuzca salladım. "Söyleyemem size." "Söyle İklim. Bu bir güven testi değil. Söyle, aramızda kalacak." Başımı olumsuzca salladım tekrar. "Ben söyleyemem." deyip elimin tersiyle yanaklarımı sildim. "Çok zor. Ben bu yükün altına girmek istemiyorum." Gamze üsteğmen ile konuşsam çok kızardı. Kardeşinin öldüğünü bildiğim için bana daha çok bilenirdi hatta. Ya da ne bileyim, daha zor bir süreçten geçerdi de kimseye yine belli edemezdi. Herkes ona kör ve sağırdı. Keşke ben de öyle olabilseydim. " İklim, bana ne olduğunu söylersen sana yardımcı olurum." Başımı kaldırıp dudaklarımı birbirine bastırdım. "Yapamam." dediğimde başını salladı. "Tamam." dedi. "Tamam, ağla o zaman." "Ağlamıyorum." deyip derin bir nefes aldım. Elimle yüzümü sildim. "Ağlamıyorum ben." dediğimde kollarını bir kez daha omzuma dolayıp kendisine çekti. Başım göğsüne yaslandığında gözlerimi kapatıp hıçkırdım. "Ağla. Ben seni saklarım. Sen ağla." Aral komutan böyle söyleyince ağlamaktan çekinmeyip kollarımı sıkıca beline dolayıp tekrar ağlamaya başladım. Yüzümü göğsünde kapatıp hıçkırırken saçlarımı okşadı. Sabahtan beri kendimi tutuyordum. Belki de yıllardır... Kendi acım, Gamze üsteğmenin acısıyla birleşince dakikalarca ağladım. Aral komutan da ağzını bile açmadı. Bekledi, ben ağladıkça o saçlarımı, sırtımı okşayıp bekledi. Uzun zaman sonra gerçekten dolu dolu ağlayabildiğim için içim rahatlamıştı. Fırsattan istifade içimi dökebildiğim kadar döktüm. Ağlamak hiçbir şeyi değiştirmezdi de işte biraz rahatlatıyordu. ~ ~ ~ ~ ~
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD