Aral'ın Anlatımından Devam
Üzerimi değiştirdikten sonra sandalyemi çekip oturdum. Saat ikiye geliyordu ben masa başına geçtiğimde. İçimde inanılmaz bir merak duygusu vardı.
Az önce İklim ile konuştuklarımız kafamda yer edinmişti. Dosyasına bir kez daha bakmakta fayda vardı.
İklim'in dosyasını açtım. Önce fotoğrafı dikkatimi çekti. Yeni mezun, üniformanın içinde hafifçe tebessüm etmişti. Ciddi görünüyordu aslında ama onu tanıdığım kadarıyla hiç de ciddi biri değildi. Bazen komutanı ile nasıl konuşması gerektiğini asla bilmiyordu. Uyuduğumu düşünüp bana saydırmış olmasını saymıyorum. O gerçekten benimle nasıl konuşması gerektiğini bilmiyordu. Asker olmaya zorlanmış gibiydi ama şimdi onu daha iyi anlıyordum. Gerçekten de kendisi asker olmaya zorlamıştı kendini.
İklim'in hikayesini tam olarak bilmiyordum ama ailesinin bir terör saldırısında şehit olmuş olabileceğini düşündüm. Çünkü bir insan ancak o zaman asker olmak isterdi.
Kişisel bilgilerden başladım önce. "İklim Polat. 24 yaşında, 1.73 boyunda. Anne adı Şermin, baba adı Cafer."
Şermin ve Cafer Polat. Bu insanları araştırsam iyi olacaktı.
Dosyayı biraz daha inceledim. İlkokulu ve ortaokulu baya elit semtlerde okumuştu. Özel okullara gitmişti İklim. Durumu baya iyi olmalıydı. "Kim bu kadar zenginken asker olmak ister ki?" diye mırıldandım.
Belli ki İklim için vatanı ve bayrağı her şeyden önce geliyordu.
Okumaya devam ettim. Lise bittikten sonra hemen üniversiteye gitmemiş. Bu süreçte annesi ve babasını kaybetmiş. Hem de art arda. Babası öldükten bir gün sonra annesi de vefat etmişti.
Tıpkı benim ailem gibi. Annem babamın şehadet haberini kaldıramamıştı maalesef. "Şimdi seni daha iyi anlıyorum İklim."
"En sevdiği renk fuşya mı?" deyip kaşlarımı çattım. "Siyah ya da yeşilin kökü mü kurudu? Fuşya ne?"
Kızlar işte, kırmızı seviyorum demezler. Gül kurusu seviyorum derler. Oysa ikisi de aynı renk.
"İngilizce, Almanca, Fransızca, Rusça ve Arapça mı biliyor? Yuh." diye mırıldandım. "Kıza bak sen. Bu kadar dili nasıl biliyor?"
Şaşırmıştım ve hayran da olmuştum açıkçası. Onun gibi birine timimde yer açabilirdim ama bunun için hâlâ erkendi.
"Yüzme biliyor, madalyaları var. Piyano, keman ve çello mu?" gözlerimi kapatıp nefeslendim. "Anasını satayım. Bilmediği şey yok."
Sıkıntıyla dosyasını okumaya devam ettim. Okudukça bazı yerlerde ağzım açık kalmıştı resmen. Fazla donanımlıydı ve muhtemelen fazla zengin. Çok zengin. İklim gibi kızlar tırnakları kırılmasın diye ellerini bir işe sürmezdi de İklim neden asker olmuştu?
Telefonumu çıkarıp babasının ismini arattım. Cafer Polat.
Uzun bir süre internete baktım ama hiçbir şey yazmıyordu. Annesini de araştırdım ama annesi hakkında da bir şey çıkmamıştı. Nasıl öldükleri internette yazmıyordu.
Anlaşılan bunu kendi kendime öğrenemeyecektim. Uygur'a paslasam bu işi iyi olacaktı.
Geç olduğu için onu aramayıp ayağa kalktım. Uyku tutmadığı için biraz daha dışarıda dolaşmak, temiz hava almak istedim.
Dışarı çıkıp dağları karşıma alıp duvara yaslanıp oturdum. Kardeşimi tekrar anımsarken güldüm. "Eşşeğin sıpası. Dedim sana, tek gitme dedim." ama nerede... Deli fişek gibiydi. Kanları kaynıyordu, gençleri durdurabilmek ne mümkün?
Başımı arkaya atıp duvara yasladım. Gökyüzüne baktım, tek bir yıldız bile parlamıyordu. "Bir gün ben de yanınıza geleceğim. Üçünüz gittiniz de beni tek bıraktınız, gelip hesabını soracağım." deyip güldüm. "Kaan senin de kulağını çekeceğim. Abi sözü dinlememek neymiş göstereceğim."
Başımı eğdim. Gözlerimi kapatıp nefesimi bıraktım. Bu saatlerde hava soğuk oluyordu, rüzgarı tenimde hissedince yaşadığımı da hissettim.
Yapacak bir şey yoktu, giden gitmişti. Bana da sıramı beklemek düşmüştü.
Uzunca bir süre dışarıda oturdum. Askerler nöbette ama en küçük bir ses bile yoktu. Sessizliğin içinde, karanlığa sinip öylece oturdum. Kaç saat oldu bilmiyorum ama kuşlar ötüşüp bu sessizliği bozduğunda ayağa kalktım. Birazdan gün doğardı, kendime bir çeki düzen versem iyi olacaktı.
Tekrar odama geçtim. Elimi yüzümü yıkayıp yatağa uzandım. Biraz, yarım saat kadar kestirsem hiç fena olmayacaktı.
~ ~ ~ ~ ~
İklim'in Anlatımından Devam
Omzuma bir şey olmasın diye sağ kolumu zorladığım için her yerim ağrıyordu. Dün iyi çalışmıştım ve resmen kendime gelmiştim. Ha biraz hamladığım için ağrıyordu ama toparlardım çalıştıkça.
Üzerimi değiştirdikten sonra saçlarımı at kuyruğu yapıp ördüm. Gamze üsteğmenim banyoya girdiğinde ben de tam çıkmak üzereydim. "Günaydın komutanım." dedim karşılaşınca.
"Kimseye bir şey söylemedin değil mi?"
"Söylemedim komutanım." bir an bunun da bir test olduğunu düşündüm. Belki de Gamze üsteğmen de beni sınıyordu. Kim bilir...
"Başın nasıl? Bir sorun var mı?"
"Hiçbir sorun yok komutanım." dedim. Gözlerine girmek için her şeyi yapabilirdim.
"Çekil o zaman önümden." deyip yavaşça ittirdi. İçeri geçerken gülüp banyodan çıktım. O böyle biriydi, aksiliklerine alışacaktım sanırım.
Herkes hazırlanmakla meşgulken ben dışarı çıktım erkenden. Etrafı bir kolaçan etsem iyi olacaktı.
Hah, mesela Deniz üsteğmen ve Mehmet konuşuyordu. Biraz onları dinlesem ne olacaktı ki? Hayır belki Deniz üsteğmeni ikna ederdim. O benim için Aral komutanım ile konuşabilirdi.
"Çarşıya gidecek birini bul Mehmet. Emaneti sahibine ulaştırsınlar."
"Kim gider ki komutanım bizden?" dedi sıkıntıyla. "Kimse gitmek istemiyor o kadına."
"Yapacak bir şey yok Mehmet. Bul işte birini."
Ne emaneti ki? Ben götürsem acaba bir şey derler miydi? Götürsem ne olurdu ki? Söylesem mi?
Ama şimdi söylesem bizi mi dinledin sen falan diyebilirlerdi. Haklı olarak tabi.
Ama kendimi tutamadım. Yavaş adımlarla yanlarına yaklaşırken Mehmet tekrar lafa girdi. "Ben ayarlarım komutanım güvenilir birini." dediğinde Mehmet'le göz göze geldik. "Buldum işte." deyip keyifle mırıldanırken elini kaldırıp beni işaret etti. "Gel ilk aşkım, gel."
Bana neden ilk aşkım diyordu bilmiyordum ama bir şey demedim. Ciddi olmadığını var sayıp yanlarına geçtim. Benden kıdemliydi o da teğmen olsa da. "Emredin komutanım." dedim bu yüzden.
"Sana bir paket vereceğim. Onu sana söylediğim adrese götüreceksin."
"Kızı harcama lan." dedi Deniz üsteğmen. "Daha yeni geldi. Ne piçsin sen."
Mehmet alayla karışık güldü. "Yapar komutanım yapar. Siz İklim'i hafife almayın." deyince ben bir gaza geldim zaten.
"Yaparım komutanım. Ben ne olursa olsun yaparım. Her şeyi yaparım." dedim aceleyle.
Deniz üsteğmen dikkatlice süzdü beni. "Sen..." deyip güldü. "İyi, yap bakalım. Kahvaltıdan sonra paketi İklim götürecek."
"Emredersiniz komutanım." dedim. İçten içe keyifliydim. Belki bunu başarırsam Deniz üsteğmenin gözüne girerdim. Onunla da yakın olursam time girme işim daha da kolaylaşabilirdi.
Aral yüzbaşı dışarı çıkıp gözlerini kısarak etrafa bakarken herkes yavaştan sıraya girdi. Ben de her zamanki yerime geçerken elleri belinde önümüzde volta atmaya başladı. "Hazır ol!" diye bağırdı aniden. Bu adamın boğazı yırtılacaktı bir gün ama kim bilir ne zaman? "Selam dur!"
Herkes hazır ola geçip selam verirken akıllılık edip bu kez sol elimle selam durdum. Bu kez kızamayacaktı bana.
"Rahat." dedi. Herkes rahata geçtiğinde hiç vakit geçmeden eğitime başlattı. Sıra bize geldiğinde beni durdurdu.
"İklim yanıma gel." dediğinde koşmak üzereyken durdum. Yine patates derse yüzüne yumruğumu geçirecektim.
Ya tabi, kesin geçirirdin.
Sakin bir şekilde karşısına geçip durdum. Başımla selam verdim. "Emredin komutanım."
"Eğitime katılmıyorsun tamamen iyileşene kadar."
"İyiyim komutanım ben. Dün de gördünüz, çok iyiyim."
"İyi olduğunu, yaralıyken bile ne kadar iyi olduğunu gördüm. Kendini zorlamana gerek yok. Tamamen iyileşene kadar eğitimlerden muafsın."
Yüzüm düştü. Dün gece bir tek o görmüştü ama. Şimdi Turan timi de görse mesela güzel olurdu. Belki onlar ikna ederdi bu inatçı komutanı.
"Emredersiniz komutanım." deyip paşa paşa kenara çekildim. Herkes eğitimde olduğu için yemekhaneye geçemedim. Onları izledim bir süre. Aral komutan eğitim boyunca askerlerini azarlayıp durdu. Ama hepsini daha iyi olsunlar diye yaptığını biliyordum.
Eğitim bittiğinde herkes yemekhaneye geçince ben de geçtim. Kahvaltılık bir şeyler alıp boş bir masa ararken sadece tek bir masa boştu. Oraya geçip oturdum.
Herkes birileriyle yakındı, ben yeni geldiğim için pek çevrem yoktu haliyle. Simay komutanımla konuşuyorduk ama onun da çevresi vardı, masalarında bana yer yoktu.
Aldırış etmeden önüme dönüp kahvaltımı etmeye başladım. Buraya neden geldiğini unutma İklim. Turan timine gir. O zaman babamı kimin öldürdüğünü bulabilirdim.
Ali abi de kaç gündür arayıp duruyordu ama time alınamadım diye açmıyordum. Bugün çarşıya çıktığımda onu da arayıp haberdar edecektim. Merak ediyor olmalıydı.
Kahvaltıdan sonra dışarı çıkacağım için koğuşa geçtim. Yeni aldığım kıyafetlerden siyah atletimi giyip üzerine de beyaz bir gömlek giyip altına da kot pantolonumu giydim.
Saçlarımı açıp elimle şekil verdikten sonra sırt çantamı takıp koğuştan çıktım. Mehmet'i buldum. "Komutanım?" dediğimde ağzındaki tatlıyı yutup bana yaklaştı.
"Gel gel. Tatlı ye gel."
Bir tepsi baklava vardı önlerinde. "Yok komutanım, ben paketi alıp gideyim." dediğimde başını olumsuzca salladı.
"Aaa, valla yedirmeden göndermem." deyip bir dilim baklava alıp yaklaştı.
"Yok komutanım ben gerçekten yemek istemiyorum." dedim ama itiraz kabul edecek biri değildi. Baklavayı zorla yedirmeye çalışırken elimi kaldırıp aldım. "Ben alayım." dedim. Baklavayı alınca parmaklarını yalayıp yürüdü.
"Gel beni takip et." dediğinde baklavayı ağzıma atıp çiğnedim. Bir yandan da onu takip ettim.
Erkekler koğuşuna girdiğinde kapının önünde durdum. Bir kaç saniye sonra elinde bir paket ile döndü. "Al bakalım. Bu da adres." deyip kağıdı uzattı.
Adresi ezberleyip Mehmet'e döndüm. "Kime vereceğim bu paketi?"
"Huriye teyzeye. Sen bu adresteki kapıyı çal, o zaten çıkar karşına."
"Anladım komutanım. Hemen verip geleceğim."
"İçinde ne olduğuna bakmak yok ama. Baksan bile o sana sorarsa bilmiyorum de."
Başımı salladım. "Emredersiniz komutanım."
"Araç hazır. Seni gideceğin yere kadar bırakırlar zaten."
"Anladım komutanım. Paketi sağ salim götürüp geleceğim."
"Ben sana güveniyorum. Hadi bakalım, yolun açık olsun." deyip gülümsediğinde selam verip çıktım dışarı. Araç beni beklerken paketi çantama attım.
"Nereye?"
Aral komutanın sesiyle ona döndüm. Bu adam beni mi takip ediyordu ya? Her yerde çıkıyordu karşıma.
"Deniz üsteğmenim bir paket var dedi. Onu sahibine götürüp geleceğim."
"Huriye teyzenin paketi mi?"
Başımı salladım. "Evet komutanım." dediğimde dudaklarını birbirine bastırdı. Gülmemek için kendini zor tutuyordu. "Bir sorun mu var komutanım?"
"Yok. Git hadi." dedi.
Başımı sallayıp baş selamı verdim. "Emredersiniz komutanım." deyip arkamı dönüp araca bindim.
Araç hareket ederken kaşlarımı çattım. Mehmet de kimse gitmek istemiyor oraya demişti. Hayır Aral komutanım da gülmemeye çalışmıştı. Nereye gidiyordum ki ben?
Boş verip kağıttaki adrese bakındım.
Aslında Gamze üsteğmenin verdiği kağıttaki adrese çok yakındı. Gitmişken kardeşini bir görsem hiç fena olmazdı. En azından onunla tanışmış olurdum.
Paketin içinde ne vardı acaba? Gerçi elimde tutarken bana para destesi gibi gelmişti ama başka bir şey de olabilirdi tabi. Bunu gidince öğrenirdim.
Yol boyunca sessizce bekledikten sonra araç durdu. "Geldik komutanım."
"Teşekkür ederim." deyip araçtan indirdim.
Sekiz numaralı eve doğru yürüdüm. Mahalledeki evler baya eski görünüyordu. Hiçbiri sağlam durmuyordu. Sanki yıllardır ayakta gibiydi hepsi.
Bahçe kapısını açıp içeri girdikten sonra çantadan paketi çıkarıp kapıyı tıklattım. Bir dakika kadar sonra kapıyı yaşlı bir kadın açtı elinde bastonuyla. "Buyur kızım?"
"Huriye teyze siz misiniz?"
Başını salladı. "Benim. Sen kimsin?"
"Beni Deniz üsteğmen yolladı." dediğim gibi kaşları çatıldı. Elimdeki paketi de görünce bastonunu kaldırıp diz kapağıma vurdu.
"Yine mi siz!" derken geri çekildim ama o vurmaya devam etti. "Bıktım sizden, bıktım!"
"Teyzecim ne yapıyorsun ya?" derken bacağıma vurdu. "Acıtıyor!"
"Acısın da bir daha gelmeyin kapıma! Daha kaç kez size hayır diyeceğim! Siz laftan anlamıyor musunuz?"
"Ya teyzem! Benim hiçbir şeyden haberim bile yok ki!" deyip kaçtım. Elimi kaldırıp nefeslendim. "Gerçekten bir şey bilmiyorum. Bana paketi götür dediler ben de size getirdim."
Sakinleşip nefeslendi. "Bilmiyor musun içinde ne var?"
"Bilmiyorum." dediğimde dışarı bir kadın çıktı.
"Kim gelmiş anne?"
Huriye teyze sedire oturdu. "Yine o asker çocuklar..." deyip önüne döndü.
"Para mı yollamışlar yine?" deyip bana döndü.
Başımı olumsuzca salladım. "Ben bilmiyorum. Bana sadece paketi verdiler."
Huriye teyzenin aksine o daha sakindi. "Paradır o." dediğinde paketi ona uzattım. Elimden aldı. "Her ay yolluyorlar maaşları yatınca."
"Neden ki?" dedim sessizce. Huriye teyze kızıp da bir kez daha bastonla beni dövmesin istedim.
"Oğlum hasta. Tedavisi için çok para gerekiyor. İlaçları dünya para." dedi mahcup bir ifadeyle. "O askerler de her ay para yolluyor. Annem de ona sinirleniyor." deyip yaklaştı. "Paralarını bize göndermelerine üzülüyor, mahcup oluyor. Geleni dövüp yolluyor ama yine geliyorlar."
Durumun böyle olduğunu bilmiyordum. Bilseydim ben de yardımcı olurdum hatta. "Bakın ne diyeceğim." deyip kadına yaklaştım. "Bana her şeyi anlatın. Annemin bir dostu vardı, vakıf işleriyle uğraşıp hasta çocuklara yardımcı oluyorlar. Hatta eğer çalışmıyorsanız size iş imkanı da sunuyorlar. Ben o kadınla konuşurum. Size yardımcı olurlar."
"Biz kimsenin parasını istemiyoruz." dedi Huriye teyze.
"Sizi anlıyorum ama torununuzun hayatı için değmez mi buna? Bir an önce tedavisini olurdu hem. Bu vakıf İstanbul'da baya ünlü bir vakıf. Bir çok çocuğun hayatını kurtardılar. Ben sizin için konuşurum. Ne gerekiyorsa yaparız." dedim. İkna etmek için elimden geleni yapardım.
Askerlerin aldığı maaş da belliydi sonuçta. İlaç masrafı karşılansa bile tedavisi pahalı olabilirdi. Vakıf varken bu ücreti onlar karşılayabilirdi. Kimse zorlanmazdı. "Olur mu ki öyle?" dedi annesi.
Başımı salladım. "Olur tabi ki. İsminiz neydi?"
"Gülseher."
"Oturalım Gülseher hanım. Ben de Fikret hanımı arayayım, konuşalım. Olmaz mı?"
Başını salladı. "Ben size içecek bir şeyler getireyim o zaman. Ne istersiniz?"
"Sadece su alabilirim." deyip Huriye teyzenin yanına oturdum.
Birine muhtaç olmak kötü bir durumdu. Sanırım bu da Huriye teyzenin canını sıkıyordu.
Uzanıp elini tuttuğumda elini elimin üzerine koydu. Başını eğip derin bir nefes aldığında acısını yüreğimde hissettim.
Ama her şey yoluna girecekti, bu işi halledebilirsem her şey yoluna girecekti.
~ ~ ~ ~ ~
Fikret hanımla durumu konuştuktan sonra Şırnak'ı ziyaret edeceğini ve Faruk ile ilgileneceğini söylemişti. Meseleyi çözdükten sonra ben de telefonumu çıkarıp evden çıkmıştım. Beni bekleyen askere küçük bir işim olduğunu söyleyip yürüyerek Gamze üsteğmenin kardeşinin kaldığı eve doğru adımladım.
Ali abiyi aradım aynı zamanda. Biraz sonra açmıştı. "Nihayet İklim. Neredesin sen?"
"Çarşıya çıktım Ali abi." deyip nefeslendim. "Aramalarına geri dönemedim. Çok meşguldüm." soğukta iki gün bekledim, vuruldum, dayak yedim, temizlik yaptım ve patates soydum. Baya meşguldüm. "Eğitim yapıyoruz sürekli. Askerlerle kaynaşıyorum. Time de neredeyse gireceğim. Çok az kaldı."
"Senin adına sevindim İklim. Ben zaten o time gireceğinden eminim."
Umarım... "Babamı öldüren askeri yalnızca öyle bulabilirdim değil mi?"
"Tim komutanı biliyor olmalı. Onun ağzını aramak için de ona yakın olmalısın."
Aral komutanımın ağzından kerpetenle bile alamazdım ihtiyacım olan bilgileri. Çok zordu.
"Denerim. Ben seni daha sonra ararım Ali abi. Şimdi yine bir işim var. Komutanlarımın hepsi bana güvendi şimdiden biliyor musun?" deyip gururla gülümsedim.
"Ayak işlerini mi yapıyorsun yoksa?" dediğinde yüzümdeki gülümseme kayboldu.
Ayak işi değildi ki. Huriye teyzeye beni göndermişlerdi. Sopa yiyecek biri lazımdı ama güvenilir olması gerekiyordu. Beni seçmişlerdi.
Gamze üsteğmenim de kardeşini bana emanet etmişti. Bana güvenmişti. Bunlar önemsiz şeyler değildi.
"Ayak işi değil. Her neyse Ali abi." deyip geldiğim yere bakındım. Sanırım burasıydı. "Daha sonra görüşürüz."
"Görüşürüz İklim."
Telefonu kapatıp evi kontrol ettim. Sanırım burasıydı ama kapının önündeki ayakkabılık öyle tozluydu ki sanki aylardır kimse gelmiyormuş gibiydi.
Kapıyı tıklatıp bekledim. Kardeşi tek değildir herhalde, bakıcısı falan vardır. Annesi olsa zaten bana demezdi.
Gerçi ben şehit olursam sana emanet demişti. Şimdi gitmeme kızar mıydı acaba?
"Kesin kızar İklim. Hazır kapı da açılmamışken geri dön sen en iyisi."
Arkamı döndüm aceleyle. "Kime baktınız?"
Bir kadının sesiyle yan bahçeye bakındım. Elinde bir hortumla bahçeyi suluyordu. "Ben, Gonca'yı ziyarete gelmiştim aslında." dedim hemen. "Herhalde evde yoklar."
"Onlar hiç evde olmadı ki." dedi. "Kızım seni kim gönderdi?" dediğinde o tarafa yaklaştım.
"Gonca yok mu?" kimin söylediğini hemen söylemedim. Onlar hiç evde olmadı ki ne demekti ki?
"Kızım Gonca öldü." dediğinde inanamadım. Kaşlarımı çattım. "Sekiz sene önce öldü Gonca."
"Nasıl? Ne demek öldü?"
"Babası sinir krizi geçirdi, önce eşini öldürdü sonra Gonca'yı öldürdü."
Gözlerim doldu. "Nasıl ya?" Gamze komutanım bana emanet etmişti kız kardeşini ama. "Gonca Bakır'dan bahsediyorsunuz değil mi?"
Başını salladı. Hortumu yere bırakıp bana yaklaştığında aramızdaki duvara tutundum. "Babası işte, silahla vurmuş kızı. Ablası vardı bir tane. Gamze. Delirdi, o kızcağız da o zamanlar. Bildiğim harp akademisine gidiyordu o günler. Evde değildi. Belki de o evde olmadığı için kurtuldu o zamanlar."
Başımı eğdim. Gamze üsteğmenin kız kardeşi ölmüştü. Sekiz sene önce ölmüştü. Ama neden bana...
"Sen tanıyor musun onları?"
"Tanımıyorum." dedim. "Gonca öldüğünde sekiz yaşında mıydı?"
"Evet. Ah güzelim, yaşasa on altı yaşında olacaktı."
"Gamze peki, sonra hiç gelmedi mi buralara?"
"Geldi geldi. Gelir her haftasonu. Kapının önünde oturup gider. Ben kaç yıldır buradayım bir kere konuştuğunu duymadım o kızın."
Off, çok zor olmalıydı. Benim hiç kardeşim olmamıştı ama ben de annemi kaybetmiştim, neredeyse aynı yaşta. O bile çok zorken kız kardeşini de kaybetmişti o. Kim bilir şimdi nasıl hissediyordu?
Hâlâ kaybını bile kabullenememişti üstelik. "Buraya geldiğimi kimseye söylemeseniz olur mu?" dedim kadına bakıp.
"Zaten kimseyle konuşmuyor ki Gamze. Geliyor, arada fısıldadığını duyuyorum. Kız kardeşi ile konuşup gider."
Başımı salladım. "Bilmese daha iyi olur." deyip nefeslendim. Boğazım acıdı, ağlamamak için kendimi zor tuttum. Kaç yaşında kadın, kaç yıldır bu acıyı tek başına mı yaşıyordu? "İyi günler."
"Size de." kadın tekrar işine dönerken ben de uzaklaştım hemen oradan.
Bunca sene bu acıya nasıl dayandı diye düşünmeden edemedim.
Kadın resmen hayata küsmüş, bu kadar soğuk olmasının sebebi belki de buydu. Kardeşini bana emanet etmişti. Belki de onu koruyamadığı için bana emanet etmişti. Onu yenecek durumda bile değildim ki, bir umut kardeşine bakabilirim sanmıştı.
Ama zaten kardeşi yoktu ki...
Annesi, kardeşi ölmüştü. Gamze komutanım için çok zor olmalıydı.
Beni bekleyen araça bindikten sonra kemerimi bağladım. Başımı eğdiğimde gözyaşlarımı tutamadım.
Onun için zordu, kimse bilmiyordu ve artık tek bilen de bendim. Bu yükü onunla beraber taşıyacaktım. Sanırım artık benim için de zor olacaktı.
Ne tepki vereceğimi bilmiyordum, Gamze komutanın yüzüne nasıl bakacağımı da...
~ ~ ~ ~ ~