"Kaya nerede kaldın?" Albay Onur evlerine mangala çağırdığında bunun bir fırsat olabileceğini düşünerek kabul etmiştim ama eve gelene kadar elli kere pişman olmuştum. Daha göreve bile başlamamışken komutanın evine gitmek saçma olacaktı. Üstelik daha kimseyi tanımıyordum bile. Kaya dışında timim de yanımda değildi.
Telefonumun diğer ucunda Kaya'nın sıkıntılı bir nefes verişini duydum. "Nuriye'ye parça lazımmış. Oto sanayiye parça aramaya geldim. Tamirciye bıraksaydım on günde bitmezdi Feza. Kusura bakma galiba yetişemeyeceğim."
Oflayarak telefonu kulağımdan çekip saate baktım. Ben karargahtan çıktıktan sonra telefonuma albaydan bir mesaj gelmişti. Konum ve saat yazıyordu. On dakikaya orada olmam gerekiyordu yani. Konuma göre evi lojmandaki müstakil binalardan biriydi.
"Ya Kaya Allah aşkına yarın alsaydın parçayı! Bilmiyor musun gideceğimizi. Şimdi ben tek başıma mı gideceğim? Hem seninle birlikte mevzuyu da konuşacaktık. Şimdi ne olacak?" Sitemle konuştum.
"Yarın pazar, kapalı olur bulamam diye gidip geleyim dedim ama iki saattir parça arıyorum be kızım. Valla kusura bakma."
"İyi ben de gitmiyorum o zaman," dedim montumu çıkartmaya hazırlanırken. "Ne yapacağım tek başıma?"
"Hayır sen git Feza," diyerek sert bir sesle konuştu Kaya. "Aile mevzusunu bugün açma. Git ve gözlemle. Belki bir şeylerden şüphe edersin he? Hem konuşmak daha kolay olur şüpheleneceğin bir şeyler olursa. Biz de birlikte konuşuruz daha sonra."
"Bilemedim ki," diyerek dudağımı düşünürcesine büzdüm. Aile ortamlarına Kaya'sız girmek istemiyordum ben. Sanki çatışmaya silahsız giriyormuşum gibi hissediyordum.
"Sen halledersin Feza. Kasma kendini. Seni merak edip tanımak istemiş komutan. Mahçup da oldular işte eline güzel bir fırsat geçti. Aslında bu Ilgaz denilen binbaşı istemeden ekmeğimize yağ sürdü."
Evet doğru söylüyordu. Bu olay olmasaydı albayla bu kadar çok sohbet edemezdik de. Aylar boyunca oluşacak muhabbeti bir günde sağlamıştım yanlış anlamaları yüzünden.
"İyi tamam gidiyorum," dedim. Zaten lojmanın içinde olduğu için yürürdüm biraz diyordum ama bir saattir bir araba evin önünde bekliyordu. İçinde karargahta gördüğüm bir asker oturuyordu. Sanırım albay göndermişti.
"Ama erken kalkarım. Ben gelene kadar evde ol," dedim.
"Tamam annecim merak etme," dedi Kaya alay ederken. Arkadan "abi selamın aleyküm" dedi birisine. Telefonu yüzüne kapatıp çantamın içine koydum. Montumun fermuarını boğazıma kadar çekerek kapının yanındaki aynadan kendime baktım. Düz saçlarımı salmıştım. Zaten çok uzun değildi, omuzlarıma geliyordu. Önüme gelenleri kulağımın arkasına sıkıştırıp siyah beremi kafama geçirdim. Ayağıma postallarımı giyerek evden dışarıya çıktım.
Aşağıya indiğim an arabadan inen asker, "Komutanım!" diyerek selam verdi. Onu görmezden gelerek yürümeye başladığımda, "Komutanım, bekleyin!" diyerek peşimden koştu. Durup yüzümü askere çevirdiğimde "Kadir'di değil mi?" diye sordum.
Yüzü bir an donuklaşsa da kendini toparladı. Ardından yüzünde çapkın bir sırıtış oluşurken göz devirip yeniden yürümeye başladım.
"Şey komutanım, adımı biliyor muydunuz? Epey dikkat çekici olduğumu bilmiyordum valla."
"Albay söylemişti ismini. Burada bekleme sen git. Ben yürüyeceğim," dedim yürürken. O peşimden koşar gibi geliyordu.
"Yok komutanım yalvarırım atlayın. Albay beni topa tutar sizi götürmezsem."
"O senin sorunun asker," diyerek etrafa bakınmaya başladım. Benim olduğum A blok kısmında en fazla dört katlı binalar vardı.
"Komutanım kaybolmayın, hem hava da soğuk. Gelin sizi ben götüreyim Allah rızası için," dediğinde durup yeniden askere baktım. Araba da baya arkada kalmıştı. "Ben kaybolmam da biraz daha konuşursan seni kaybederim asker!" dedim. "Emin ol albayın eline kaldığına dua edersin."
Gözleri büyürken o az önceki çapkın sırıtışı da çoktan yok olmuştu. Yutkunup "Emredersiniz komutanım!" diye bağırdığında haline acıyarak arabayı işaret ettim. "Koş getir arabayı buraya madem!"
Cevap bile vermeden geldiğimiz yolu geri koşmaya başladı. Arkasından bakarken az önceki sert ifadem yumuşayarak sırıtmaya başladım. Kimseye yumuşak yüzümü gösterme lüksüm yoktu benim ama aslında içten içe sert kabuğumun altında çok eğlenceli ve esprili biriydim.
Yeniden arkamı dönüp yürümeye devam ettim. Ellerimi montumun cebine sokarak derin bir nefes aldım. Nefesim buğulu bir dumanla birlikte havaya karışırken arkadan arabanın yaklaşan homurtusunu duyuyordum. Sonunda yanıma yaklaşan arabaya geçip oturdum ve tek kelime etmeden Kadir'in sürdüğü arabada ilerledik.
"Siper Timindeyim ben komutanım. Alparslan Yüzbaşı bizim komutanımız. Albayın da oğlu," dedi Kadir sessizliği bozarak. Konu dikkatimi çekince sert gözlerimi ona çevirdim. Epey konuşkan birine benziyordu.
"Ama bakmayın oğlu olduğuna. Canına okur komutanımın. Ben Alparslan Komutanın yerinde olsam çoktan istifamı vermiştim valla."
"Çocuklarına çok sert mi davranır albay?" diye sordum kaşlarımı kaldırarak. Kadir benden bir tepki almanın heyecanıyla anında cevap verdi.
"Aksine evlatlarına çok düşkündür ama askeriye ortamında kayırıyor diye düşünmesinler diye öyle sert davranır. Küçük oğlu Gökmen de inat edip asker oldu. Vallahi ailenin kanında var. O da gelsin onun da canına okunacak zaten."
"Sıkı can iyidir Kadir," dediğimde yutkunma sesi kulağıma kadar geldi. Kafamı sallayarak ona ters ters bakmaya devam ettim. "İnsanı pişirir. Anlaşılan senin canını pek sıkmamışlar."
"Estağfurullah komutanım sizden iyi sıkmasın çok sıktılar beni de," dedi çekingen bir sesle. "Alparslan Komutanımın o konuda maşallahı var."
"Onlar görevdeydi sen neden buradasın asker?" diye sorduğumda gözlerinden bir gölge geçti. Sola dönerken arabayı yavaşlatarak cevap verdi.
"Benim anam hastaydı komutanım. Görev emri geldiğinde haberi de aldım. Alparslan Komutan bana izin verdi bu yüzden. Timim bensiz gitti operasyona."
"Geçmiş olsun," dedim kafamı sallayarak. Müstakil evlerin olduğu kısma gelmiştik. Beş tane iki katlı müstakil ev vardı. Yüksek rütbeliler kalıyor olmalıydı.
"Şurası komutanım," dedi işaret ederek. Gösterdiği eve baktığımda tüm ışıklarının yandığını gördüm. Bahçesi duvarlıydı ama oradan da sızan renkli ışıklar sokağa vuruyordu. İçeriden erkek sesleri geliyordu.
Arabayı durdurduğunda anında çekingenlik sardı bedenimi. Kendimi toparlayarak aşağıya indim. Kafamı kaldırıp eve bir kez daha baktım. Dışarıdan bakılınca sıcacık bir yuva gibi duruyordu. Derin bir nefes alarak demir kapıya doğru yürüdüm. Kadir de arabayı kilitleyip peşimden gelirken kafamı evden çekip etrafa baktım içgüdüsel olarak. Her an tetikte olma, kontrol etme bende alışkanlık haline gelmişti. Bir ortama girdiğimde ilk çok konuşmaz, önce analiz ederdim. Herkesi çözdükten sonra konuşmaya başlardım.
Kadir öne geçip kapıyı çalmadan ittirdi. Demir kapıdan çıkan sesle birlikte içeriye adım attığımızda bahçenin ortasında kurulan büyük masa dikkatimi çekti. Masadaki sandalyelere bir grup erkek oturmuştu. Ceylin dahil üç tane de kadın vardı. Biri benimle aynı yaşlarda bir kızken diğeri yaşı olgun bir kadındı.
Sol yanda büyük bir barbekü vardı. Barbekünün başında albay ve bir yaşı büyük adam daha vardı. Benim içeriye girmemle ortamdaki sesler anında kesilmişti. Ancak benim gözlerim masanın en başında oturmuş, keskin ama kısık gözlerle sigarasını içerek bana bakan Ilgaz'ın gözleriyle kesişmiş halde kalmıştı.
"Selamın aleyküm," diyen Kadir yanımda durmaya devam ederek masadaki erkeklere selam verdi. "Komutanım arz ederim geldik biz," diyerek albaya seslendi. Albay ise çoktan yanıma doğru adımlamaya başlamıştı bile. Gözlerimi Ilgaz'dan çekip tam karşıma gelen albay Onur'a çevirdim.
"Hoş geldin Yüzbaşım. Buyur geç," diyerek eliyle masayı işaret etti. Bu soğukta bunlar mangalı bahçede mi yiyecekti?
"Hoşbuldum, davetiniz için teşekkürler," dedim. Ceylin'in ayağa kalkıp yanımıza geldiğini göz ucuyla fark etmiştim. Tam babasının yanına gelip kolunu albayın beline doladı ve başını göğsüne yasladı. Babasını sanki benden biraz çekmiş gibi hissetmiştim. İkisi de şimdi tam karşımda duruyordu.
"Hoş geldin Yüzbaşı," diyerek kocaman gülümsedi Ceylin. Ama gülümsemesindeki yapmacıklığı anında yakaladım. Kafamı sallayarak karşılık verdim. "Her şey hazır etlerin pişmesini bekliyoruz. Gel birlikte oturalım," diyerek masayı işaret etti. Babasının koluna öpücük kondurup ondan ayrıldı ve bana yolu gösterdi. Peşinden giderken albayın gözlerime kaşları çatık bir şekilde baktığını yakalamıştım.
Masaya geldiğimde Ceylin direkt oturdu. Bizim yaşımızda olan kızın yanına oturmuştu. Onun hemen yanında baş köşede de Ilgaz vardı zaten. Bakışlarımı bu defa Ilgaz'a değdirmeden masadakilere sırayla göz attım.
"Hayırlı akşamlar, müsade var mı?" dediğimde anlaşmış gibi hepsi aynı anda "Ne demek komutanım," "Hoşgeldiniz," "İyi akşamlar" gibi sözler mırıldandılar.
İsminin artık Ali olduğunu öğrendiğim asker yerinden ok gibi fırlayarak "Gelin komutanım böyle oturun," diyerek bana yerini verdi. Ilgaz'ın hemen arkasından geçerek oraya doğru yürüdüm ve teşekkürler diyerek oturdum. Sol iki yanımda birileri daha vardı. Biri Mert'ti. Diğerinin ismini bilmiyordum. Mert'in yanında da Ilgaz kalıyordu. Ceylin karşı çaprazımdayken tam karşımda siyah saçlı genç kız, onun yanında da yaşı büyük olan kadın vardı. Herkes kaçamak bakışlarla bana baksa da kadınlar açık açık bakıyordu. Masada da sessiz ve tutarsız bir sohbet dönüyordu. Sanki ortam sessiz kalmasın diye anlaşmış gibilerdi.
"Yeni mi atandın kızım?" diye sordu yaşı büyük kadın. Gözlerimi kısarak kadına baktım. Bu Handan Hanım değildi. Onun yüzünü resimde görmüştüm.
"Evet," dedim sadece. Ilgaz'ın sigarasını söndürüp yeniden yaktığını duydum ama ona bakmadım.
"Annen baban için de zor olmuş olmalı uzağa göndermek," dedi aynı kadın. Söylediği cümleyle gerilsem de belli etmedim. Yanındaki kıza çok benziyordu. Galiba onun annesiydi.
Cevap vermeden masaya göz attım. Zaten evin kapısı açılıp iki kadın konuşa konuşa ellerinde tabaklarla buraya geliyorlardı o anda. Kadınlardan biri Handan'dı. Handan'ın kafası çevrilip gözleri beni bulduğunda yüzündeki gülümseme solup kaşlarını kısa bir an çattı. Yürümeye devam ederken hâlâ bana bakıyordu. Sonra yüzünü düzeltip gözlerini kısarak bana bakmaya başladı.
"Annem, ver ben hallederim," diyen Ceylin ayağa kalkıp onun elindeki tabaklara uzanırken bile kadın bana bakıyordu. Ben de kadına. Kahverengi gözlerinde tuhaf bir parlama vardı.
"Aaa, siz yeni gelen yüzbaşı olmalısınız hoşgeldiniz." dedikten sonra az önceki ifadesini tamamen toplayarak tebessüm etti. Yanıbaşıma kadar gelirken Ilgaz'ın ayağa kalkıp Handan'la beraber evden çıkan diğer kadını kendi yerine oturttuğunu gördüm. Kadınla yakın mesafeden konuşuyorlardı. Annesi olmalıydı çok benziyorlardı.
"Hoşgeldiniz Handan ben, Onur'un eşiyim," diyen Handan Hanımla ayağa kalktım. Boyu benden biraz daha kısaydı.
"Daha önce tanışmış mıydık?" Diye sorduğunda kaşlarım anında çatıldı. Hatta sol tarafımda kalan albayın bile keskin bakışlarının bize döndüğünü anlamıştım.
Elimi tokalaşmak için ona uzatırken "Daha önce tanışmadık" dedim. "Çok hoş buldum. Feza ben."
Kadının gülen yüzü anında solarken yüzü çarpılmış gibi oldu bir anda. Çenesinin hafifçe titrediğini gördüğümde Ceylin koşar gibi annesinin yanına geldi ve ben daha ne olduğunu anlamadan onun koluna girerek "Gel anne çaya bakalım beraber," dedi. Kadını resmen ben vebalıymışım gibi benden kaçırmıştı. Tam da bu anda oluşan sessizlikle herkes olanları görmüştü. İfademi bozmadan kafamı çevirip sandalyeme geri oturdum. Ben oturduğum an askerler bakmayı bırakıp yalandan sohbet ediyormuş gibi birbirine döndü.
"Yüzbaşım kusura bakma," diyen sesle kafamı kaldırdım. Albay yanıma kadar gelmişti. Elinde maşayla içeri giden Handan Hanımı işaret etti.
"İsminizi duyunca kötü oldu. Sizinle alakalı bir durum değil."
Boğazıma bir yumru oturmuş gibi hissedip defalarca kez yutkundum. Bakışlarımı albaya çevirip kısık sesle "İsmim ile alakası?" diye sordum. İsmim ile alakasını anlamıştım ben aslında. Bu ailenin yıllar önce müracaat ettiği kızlarının ismi "Feza Sungur'du." Ama ben kimsenin yarasına tuz basmak için gelmemiştim buraya.
Albay bakışlarını benden çekip gökyüzüne baktı. Derin bir iç çekip yeniden bana döndüğünde gözlerinin hafifçe dolduğunu gördüm. Öne eğilip sadece benim duyabileceğim bir şekilde fısıldadı.
"Bizim bir kızımız vefat etti. Feza'ydı benim ceylanımın ismi. Eşim isminizi duyunca kötü oldu ondan ama kendini hemen toparlayacaktır. Sizden özür dilerim"
Ne adaletli bir albaydı bu böyle. Yeri geldi mi özür dilemesini ve hatasını kabul etmeyi biliyordu. Astıyım diye kestirip atmıyor, hakkını yedirmiyordu. Onu daha iki gün olmuştu tanıyalı ve şimdiden adil bir komutan olduğunu anlamıştım.
"Asıl siz kusura bakmayın. Keşke gelmeseydim de hatırlatmasaydım," dediğimde elini omzuma koydu. Pat pat vurarak "Duymayayım öyle bir daha. Sizi ben davet ettim. Rahatınıza bakın Yüzbaşım. Handan da gelir şimdi zaten," diyerek yeniden mahçup bir bakış attı.
"Etler yanıyor Onur," diyen adamın sesiyle arkasına bakarak yeniden bana baktı. Hafifçe tebessüm ederek sorun olmadığını belli ettiğimde nefesini dışarıya bırakarak barbekünün başına ilerledi.
Kafamı önüme çevirdiğim an yanıma oturmuş Ilgaz'ı fark ettim. Ben albayla konuşurken yan tarafımda hareketlilik hissetmiştim zaten. Göz göze geldiğimizde ben ona tek kaşımı kaldırarak baksam da o ciddi bir şekilde yüzümü inceliyordu. Kafamı ondan çevirip önüme döndüğümde karşımda oturan anne kız ikilisinin de bana baktığını gördüm. Kız bir bana bir Ilgaz'a bakıyordu.
Resmen kurtlar sofrasındaymışım gibi hissediyordum kendimi. Sırtım dik, omuzlarım gergin, her bir kasım tetikteydi. Birinin tabağına çatal düşse veya aniden ayağa kalksa, refleksle yerimden sıçrayacakmışım gibiydim. Bu rahat ortam bile içgüdülerimi susturamıyordu.
Birkaç dakika içinde Handan Hanım daha iyi bir ifadeyle geri döndü. Yanında Ceylin de vardı ama Ceylin bana, sanki annesinin acısından beni sorumlu tutarcasına, kötü kötü bakışlar atıyordu. Az önceki sohbette isminin Sibel olduğunu öğrendiğim ve sürekli bir bana bir Ilgaz'a bakan kızın yanına oturdu Ceylin. Onur Komutan ve yanındaki adam elinde mangal telleriyle sofraya gelerek "Eveet, etler hazır çocuklar," dedi. Askerler bir anda ayaklanmış ve sanki daha önce defalarca bunu prova etmişler gibi el birliğiyle etleri dağıtmaya başlamışlardı. Albay masanın diğer başına otururken "Afiyet olsun herkese," diyerek sofrayı başlattı.
Askerlerin dağıttığı etler tabağıma ulaşmıştı. İsmini bilmediğim bir asker tabağıma köfteden de eklerken "Afiyet olsun komutanım," dedi. Kafamı minimal bir hareketle sallayarak çatalımı elime aldım. Herkes kendi arasında bir sohbet konusu açmış konuşuyordu. Karşımdaki kadınlar ve Ceylin kendi aralarında konuşurken, Ilgaz'ın yer verdiği kadın yani galiba annesi ve Handan Hanım sohbetteydi. Tek kimseyle konuşmayan ben, Ilgaz ve onun yanında oturan Mert'ti.
"Nasıl, şehre alıştınız mı Yüzbaşım?" Duyduğum buğulu, alaycı sesle, köfteden kestiğim minik parçayı ağzıma attım. Kafamı kaldırmadan, sadece dudaklarımla konuştuğum için sesim daha da keskin çıktı. "Hmm. Gelir gelmez çok sevdim, Binbaşım. Bayağı... eğlenceli tipler varmış burada." Sesimdeki iğneleyici tonu anlamaması imkansızdı.
Ilgaz yanımdan hafifçe hırıltıya benzer bir ses çıkardı. "Öyle mi? Siz daha bir şey görmediniz."
Laf sokardım da dua etsin millet vardı. Askerlerin yanında onu takmadığımı belli etmeyecektim sonuçta. Resmiyetimi ve ciddiyetimi de bozmayacaktım. Ama benimle yalnız kalmasa kendi sağlığı açısından iyi olurdu. Çünkü özür dileyene kadar canına okuyacaktım.
O sırada masanın bir ucunda oturan ve bizi dinleyen Ali dayanamayıp bana seslendi. Zaten geldiğimden beri benimle sohbet etmeye çalışıyordu fark etmiştim.
"Komutanım, siz Avcı Timi'ne yeni mi katıldınız? Yani, timi yeni mi devraldınız?" Soruyu sorar sormaz, yanındaki asker onun dirseğine sertçe dokundu. "Ali!" diye uyardı alçak sesle.
Tüm masa aniden sustu. Herkesin bakışları bana çevrilmişti. Sanki bu sorunun cevabını herkes merak ediyor gibi. Çatalımı usulca tabağıma bıraktım. Başımı yavaşça kaldırıp, önce Ali'ye, sonra sırayla masadaki herkere baktım. Albay yanındaki adamla sohbet etse de ara ara bana bakıyordu. En sonunda yanımdaki Ilgaz'a döndüm. Kahverengi kıstığı gözleri adeta üzerime kilitlenmişti, merak ve şüpheyle doluydu.
Yüzümde en ufak bir ifade olmadan, net ve soğuk bir tonda cevap verdim. "Yeni katılmadım, Başçavuş. Avcı Timi'ni ben kurdum."
Ortamda çıt çıkmıyordu. Bir pinin düşüşünü duyabilirdiniz. Ali'nin çenesi neredeyse göğsüne değmişti. Mert ve onların hep yanındaki asker donakalmışlardı. Kadir'in kaşığı tabağına hafifçe 'ding' diye çarptı. Kadınlar ise anlamamazca bakıyorlardı.
Ama en çarpıcı tepki yanımdaki adamdan geldi.
Gözleri şok ve inanmazlıkla iyice açıldı, sonra hemen daraldı, üzerimi yeniden ve bu sefer çok daha farklı bir şekilde; derin bir ilgi, yoğun bir merak ve keskin bir rekabetle süzmeye başladı.
Demek kendi aralarında konuşmuşlardı. Büyük ihtimalle yaşımı bahane edip küçümsemişlerdi. "Torpilli," diye düşündüklerine bile bahse girerdim. Zaten herkes ilk seferde aynı önyargıyla yaklaşırdı bana.
Ama benim hikâyemi kim biliyordu ki? On beş yaşında yetimhaneden alınan, kendi iradesi dışında seçilmiş bir kız çocuğuydum. Çoğu akranım annesine haber vermeden sokağa çıkamazken, ben çoktan kan ter içinde, hayatta kalmayı öğreten sınavlardan geçmeye başlamıştım. Uykuya aç bırakıldığım geceler, günlerce süren yürüyüşler, açlık… Sırtıma bağlanan kum torbasıyla dağda taşta yürümek, buz gibi suda sabaha kadar beklemek, nefesimi kesene kadar dayak yemek…
Silah tutmayı daha çocukken öğrendim. Önce namluya bakmaktan korkardım, sonra o demir soğukluğu avuçlarımın bir parçası oldu. Savunmayı, saldırıyı, her ihtimali ezberlettiler bana. Gözümü kırpmadan karar vermeyi, korkuyu susturmayı… Arkadaşının sırtını kollamazsan, onun cesedine bakmak zorunda kalacağını…
Bu apoletin her dikişi, benim sabrımla, kanımla, yaralarımla dikildi.
Ailem, sofra başında beni bekleyen sıcak bir yuvam hiç olmadı. Çoğu çocuk annesinin dizinin dibinde büyürken, ben karanlık koğuşlarda, demir disiplinin soğuk duvarları arasında büyüdüm. İnsan sevgisinin yerini talim alanı doldurdu, ninnilerin yerini komut sesleri aldı.
Kaya olmasaydı insani hiçbir yönüm kalmazdı benim. O yüzden yalnızlık, bana yabancı değildi. Hep yanımdaydı. Birileri ailelerinin yanına dönerken ben yatağıma döndüm; sessizliğe, boşluğa döndüm. Şu oturduğum aile sofrası gibi sofralarda ise hiçbir zaman gerçek bir yer bulamadım.