Çelik Fırtına

2681 Words
Köyün girişine yaklaştığımızda İlgaz kulaklıktan seslendi. "İçeride hareketlilik var. Size doğru üç kişi geliyor." "Anlaşıldı" diyerek istifimi bozmadan yürümeye başladım. Kerem ve Kaya en önde gidiyordu. Ben ve Uğur arkadaydık. İçeri girdiğimiz an ikiye bölünüp dağılacaktık. Kırmızı tuğlalı eve iki farklı yerden girmeye çalışacaktık. Hırbo denilen adamı da yakalamak istiyordum gelmişken. Ilgaz'la uğraşmaya devam edecekti bu pislik belli ki. "Durun!" Diye bağıran adamla aynı anda durduk. Adam Türkçe konuşmuyordu. "Nerede kaldınız? Sizin geri kalanınız nerede?" "Hemen peşimidelerdi. Bize önden gitmemizi söylediler. Biraz işleri varmış" diye onların dilinde cevap veren Kerem'di. Adam şüpheli gözlerle bize baktı. Bakışları bende durunca kafamı öne eğdim kadın olduğumu seçmemesi için. Timim de her an kimliğimiz ortaya çıkacak diye tetikte bekliyordu. Birkaç saniye daha bize bakan adam sinsice sırıtınca bakışlarımı ona çevirdim. "Eğlenceyi kaçırdılar o zaman" dediğinde kaşlarım istemsizce çatıldı. Ne eğlencesinden bahsediyordu? Benimkiler de yanlış bir şey söylememek için ağzını açmıyorlardı. Adam omzunun üzerinden arkasını kontrol edip devam etti sözlerine. "Hırbo'nun getirdiği karılar dans ediyorlar. Liderler işlerini bitirince sıra bize de gelecek" diyerek pantolonunun önünü tuttuğunda dişlerimi deli gibi sıktım. Yanımda Uğur'un da kaskatı kesildiğini hissettim. "İyi biz kaçırmadık partiyi desene" diyen Kaya'nın sesiyle pislik büyük bir kahkaha attı. Eliyle içeriyi işaret ederek, "de haydi geçin" dedi Türkçe. Kaya ve Kerem yürümeye başlarken kafamı öne eğerek biz de ilerledik. Uğur'un cüssesini kamuflaj yapmıştım kendime. Biz içeri girerken pislikler bize bir bakış bile atmamıştı. İçeri girdiğimiz an demir kapı arkamızdan kapanırken kafamı kaldırmadan sadece gözlerimi yukarıya kaldırdım. Keskin nişancılar gözükmese de silahlarınının sarkan namluları belli oluyordu. "İçerideyiz, Komutanım," diye fısıldadım kulaklığa, sesim bir rüzgar fısıltısı kadar hafifti. "Anlaşıldı." "Komutanım. Önünüzdeki binadan sola dönün. 50 metre ileride, sağdaki arabanın yanından geçin. Orada iki nöbetçi var." "Tamamdır. Gözünü dört aç Ersin" diye cevap verdim. Tarif ettiği gibi ilerlemeye devam ettik. Arabanın yanında dikilen iki kişi bize bakmadığında önlerinden geçip gittik. Uzaklaştığımızda Kaya'yla göz göze geldik. Ersin konuşmaya devam etti. "Kırmızı tuğlalı ev birazdan solunuzda kalacak komutanım." Derin bir nefes alırken benimkilerle hafif bir baş hareketiyle anlaştık. Kaya ve Uğur sağa, ben ve Kerem sola ayrıldık aynı anda. Evin etrafı kalabalıktı ama ikili gruplar halinde daha az dikkat çekiyorduk. Kalabalığın içinde onlardan biriymişiz gibi kaybolduk. Köyün dar sokakları pislik kaynıyordu. Evin etrafı merkezi bir konum gibiydi. Sarhoş kahkahalar, yabancı dilde küfürler ve ara sıra duyulan sohbet sesleri... Nefes alışımı yavaşlattım, adımlarımı doğal ama tetikte attım. Kırmızı tuğlalı evin tam önüne geldiğimizde Kaya ve Uğur zaten karşı kaldırımdaydı. Ön kapıdaki iki nöbetçi, silahları omuzlarında sessiz görünüyorlardı. "İçeri girince Hırbo denilen it sizde Kaya. Gebertin gitsin" diye mırıldandım. Eve girmeden önünde diğerleri gibi dikiliyorduk. "Kimseyi gebertmiyorsunuz yüzbaşı!" Diye araya giren sert ses Ilgaz'ındı. "Sadece askerlere odaklanın. Sizden sonra kampı patlatacağım zaten." "Anlaşıldı" diyerek etrafı izlemeye devam ettim. "Askerleri aldıktan sonra nasıl çıkacağız?" Soru Kerem'den gelmişti. "Asker sayısı kadar pislik gebertmek lazım" diye fısıldadım elimle burnumu kaşıyormuş gibi yaparak. Yanımızdan geçip giden iki pislikten yasaklı madde kokusu alınca gözlerimi kısıp sustum. Adam uzaklaşınca devam ettim. "Yaralı olabilirler. Çatışmaya girip riske atmaya gerek yok. Geldiğimiz gibi çıkacağız. Dikkatli olun." "Anlaşıldı komutanım" dediklerinde Kaya ve Kerem'in hareketlendiğini gördüm. İçeri girerken sıkıntı çıkacak mı diye Uğur'la çaktırmadan onlara bakıyorduk. Kapının önündeki adamlar bizimkileri durdurdu. Kaya kafası güzel numarası yapıp gevşek gevşek kahkaha atınca bazen nasıl bu kadar iyi rol yapabildiğini düşündüm. "Eğlence varmış" dediğinde adam onun hırkasındaki rozete baktı. Teröristlerden kıyafetleri alırken de fark etmiştik. Üzerlerinde rütbe işareti gibi rozetler iğnelemişlerdi. Adam "buyrun efendim" dediğinde Kaya ve Kerem içeriye girip gözden kayboldular. Ben liderin hırkasını almıştım üzerime. "Sanki her şey çok kolay gibi" diye mırıldanan Uğur'a çevirdim bakışlarımı. "Bir bokluk çıkmasın da." "Giriş çıkışları iyi koruyorlar" diye fısıldadım. Bir grup eve doğru yöneldiğinde onlardan önce öne atıldım. Uğur da beni takip ederken cümlemi bitirdim. "Dışarıdan bekliyorlar tehditi. O yüzden iç kısmı salmışlar." "Şerefsizler," diyen Uğur hemen yanımda yürürken gruptan önce evin kapısına ulaştık. Nöbetçi benden önce rozetime bakmıştı. Hiçbir şey söylemeden anında kafalarını eğerek yol açtılar. Ben önde, Uğur ardımda eve girdiğimiz an burnuma çok yoğun bir şekilde pislik ve yasaklı madde kokusu doldu. Üst kattan da müzik sesi ve kahkahalar geliyordu. Gerçekten de bir parti vardı. Ev bir köy evine göre oldukça büyüktü. Villa tarzı bir yapıydı. "Alt kattayız komutanım. Buradaki nöbetçileri hallettik" diyen Kaya'nın sesiyle adımlarımızı hızlandırdık. Alt kata inen merdivenlere yöneldiğimizde tahta gıcırtıları eşliğinde adımlar attık. "Uğur sen burada bekle" dedim. Uğur anında durup bekleme moduna geçti. Ben ise merdivenleri inerek karanlığa adım attım. Aşağıya indikçe burnuma kan kokusu da doluyordu. Sonunda loş bir koridora çıktığımda iki tane demir kapı olduğunu gördüm. Bir tane kapıda elektronik kilit vardı ve Kerem kilidi açmaya çalışıyordu. Kaya ise elindeki silahla başında bekliyordu. Beni gördüğü an Kaya konuşmaya başladı. "Kokuyu alıyor musun?" "Ceset kokusu değil" diyerek kendimi rahatlatmaya çalıştım. Kerem kilitle birkaç saniye daha uğraştıktan sonra kapı tık diye açıldı ve aynı anda içeriden yoğun bir küfür ve bağırış sesleri doldu kulaklarımıza. Rahatlayan bir nefes verdim. Askerler sağdı ama böyle bağırmaya devam ederlerse herkesi buraya toplayacaklardı. Kerem kapıda dururken Kaya ve ben içeriye girdik. Karanlık hücre gibi yerde tek bir gaz lambası vardı. 5 tane askeri sayınca derin bir nefes daha aldım ama bir kişi eksikti. Siper timi 6 kişiydi. Bizi görür görmez küfürleri ve bağırışları daha da arttı. Bağlandıkları zincirleri deli gibi çekiştirmeye başladılar. Zincirlenmiş, dövülmüş, insanlıktan çıkarılmışlardı. "Sessiz olun!" Diye bağırdım ama umurlarında bile olmadı. Küfürler ve çığlıklar daha da şiddetlendi. Öyle büyük küfürler ediyorlardı ki bana, başka zaman olsa yüzüm kızarabilirdi. Bakışlarımı görebildiğim kadarıyla askerlerin yüzlerinde gezdirdim. Hepsi tanınmayacak haldeydi. Kan revan içindeydiler. Bir asker yerde hareketsiz yatarken biri de omzunu tutarak inliyordu. Kafası öne düşmüştü. Onları tanımasam da bu halde bir askeri bile görmek içimi parçalıyordu. "Özel Kuvvetler'den Avcı Timi. Yüzbaşı Feza Duman ben. Sizi kurtarmak için buradayız." Sessizlik anında çöktü. Sonra, bir askerin sinirli hıçkırıkları yırtıp attı o sessizliği. Bir Türk askeri ağlamazdı. Bu asker sinirden ağlıyordu belli ki. Buradaki manzara, insanın onurunu yerle bir edecek cinstendi. "Başçavuş Melek'i aldılar komutanım" dediğinde neden ağladığını anladım. Duyduğum bu sözle damarlarımda buz gibi bir öfke aktı benim de anında. Melek... Timin tek kadın üyesi... Onu almışlardı. Dışarıdaki pislikler de eğlence var demişlerdi. Yumruklarımı deli gibi sıktım. "Allah tam zamanında gönderdi sizi," diye ekledi başka bir asker, sesi titreyerek. "Alparslan Komutanım ve Tolga ağır yaralı. Bizi bırakın, Melek'e gidin." Başka biri devam etti. "Melek'i vermemek için direndik. Alparslan komutanım da o zaman yaralandı. Beş kişi saldırdılar ona... Sonra koluna sıkıp bıraktılar." "Nereye götürdüklerini söylediler mi?" Diyen Kaya baygın yatan askere yönelmişti. Tolga o olmalıydı. Durumunu anında kontrole başlarken kulaklıktan "Kerem içeriye gel" dedim ve diğer yaralıya çevirdim bakışlarımı. Omzuna baktığımda yüzbaşı rütbesini görüp onun Alparslan komutan olduğunu anladım. Adımlarımı hızla ona doğru attım. Tam önünde durup çömeldiğimde Kerem de içeriye girmiş, zincirleri çözmeye başlamıştı. Kaya yaralı askerle ilgileniyordu çünkü. Alparslan'ın omzundaki elinin üzerine elimi koyduğum an elektrik çarpmış gibi irkildim. Alparslan da aynı anda hareket edip kafasını kaldırmıştı. Çok kan kaybettiği belliydi ama direniyordu. Üniformasının kolu kanla kaplıydı. Baygın gözleri kıpkırmızı gözüküyordu loş ışıkta. Kanlı canlı karşımda görünce -bu berbat halde bile- bana benziyordu bu adam. Belki de o yüzden Albay ve Handan hanım bana sürekli sizi birine benzetiyorum diyip duruyorlardı. Kendi kızları vefat ettiği için umutlanmamak adına oğluma benziyorsun diye dile getiremiyorlardı belki de. O an gözlerinin parlaklığındaki öfkeyi fark ettim.İçimde tarifsiz bir şey kıpırdandı. "Çek elini lan!" diye gürledi, tüm gücüyle zincirlerini çekiştirerek. "Melek nerede, amınıza koyduğumun piçleri! Hepinizi tek tek geberteceğim!" "Yavaş ol, yaralısın" dedim, sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak. "Melek'i alacağız, merak etme." Göz göze geldik. O an sanki zaman dondu. Bakakaldı bana. "Yüzbaşı Feza Duman. Avcı Timi" diyerek yeniden küfür etmesin diye kendimi tanıttım. Öyle rahatlayan bir iç çekti ki yine de kaygısının sessiz yankısının tadını alabilmiştim. Derin ve hırıltılı bir şekilde sesini sakinleştirmeye çalışarak konuştu. "Bırakın beni, ona gidin! Niyetleri kötüydü. Çok geç olabilir. Eğer ona bir şey yaparlarsa kendimi asla affetmem!" kelimeleri, her bir harfinden belli belirsiz bir çığlık gibiydi. Öyle kötü bir haldeydi ki umurunda bile değildi yaraları. Zincirlerini çözerken Kaya'nın sesi yükseldi. Kulaklığından Ilgaz'a rapor veriyordu. "Acil hastaneye gitmesi lazım teğmenin!" Tolga'dan bahsediyordu. Alparslan'ın ellerini ve ayaklarını çözüp kolundaki yarasına göz attım ama içimdeki öfke kontrolden çıkmıştı. Melek denilen askerin başına gelebilecekleri düşünmek, beni deliye döndürüyordu. Cebimden çıkardığım bir bez parçasını Alparslan'ın koluna sıkıca sararken "kimseyi geride bırakmayacağız" diye mırıldandım Alparslan'a. "Başçavuşu ben alırım!" diye atıldı Kerem, ayağa fırlayarak. Tüm askerleri çözmüştü. Onlar da Kaya'nın yanına gidip arkadaşlarının durumuna bakıyorlardı. Biri, ben ve Alparslan'ın yanına gelmişti sadece. "Hayır!" diye kesip attım Kerem'in sorusunu. "Ben ve Kaya askerleri dışarıya çıkartırken sen yolumuzu açacaksın." Sonra kulaklığa döndüm. "Uğur! Başçavuş Melek'i bulup kurtaracaksın. Hemen!" "Emredersiniz komutanım" diyen Uğur'la Alparslan'a döndüm. Elimi sağlam koluna koyup yerden kalkmasında yardımcı oldum. Alparslan ayağa kalktığı an "herkes iyi mi?" diye sordu askerlerine. "İyiyiz komutanım" sesleriyle bakışları Kaya ve Tolga'ya döndü. Kaya yarasına tampon yapmaya çalışıyordu ve bu şartlar altında çok zor olmalı ki yüzü kireç gibiydi. "Aslanım dayan" diye Tolga'ya mırıldanıp topallayan bir adım attı Alparslan. Ama Tolga kendinde değildi. Elimdeki keleşi tutarak Alparslan'a destek olmaya devam ettim. Kıyafet alıp giydirecek zaman yoktu. Askerin durumu çok kötüydü. Alparslan da her an bayılabilirdi ve Melek denilen başçavuş da yoktu. Oyalanacak vakit yoktu. Çatışmaya girmek pahasına bile olsa burada oyalanamazdık. Zaten terörist kıyafetleri bulup giydirsek bile yaralılarla dikkat çekerdik. "Sizler silah kullanacak durumda mısınız? Diye sordum diğer üç askere. Bakışları bana dönerek "evet komutanım" dediler. "Bir an önce buradan çıkıyoruz" dedim Alparslan hariç hepsi silahlanırken. "Kaya, teğmeni sırtla. Tek görevin onu korumak anlaşıldı mı? Kerem, önden çıkıp yolu aç!" Emredersiniz sesleriyle Kerem fırlayarak dışarıya çıktı. Derin bir nefes alıp yürümeye başladığımda Kaya Tolga'yı sırtına aldı. Diğer askerler hücreden çıkarken yürüyüşlerinin aksak olduğunu fark ettim. Çok fena dayak yemişlerdi. Kaya'nın çıkmasını bekledikten sonra en sona Alparslan ve ben kaldık. Omzuna iyice abanıp tüm ağırlığını üzerime aldım ve cebimden kendi şahsi beylik tabancamı çıkartıp eline uzattım. Alparslan bir bana bir silahıma bakarak eline aldığında bana minnettar bir bakış attı. Kapıya doğru ilerlerken, merdivenlerden Kerem'in susturuculu silahının sesleri gelmeye başladı. Demek aşağıya kontrole gelenler vardı. Dört leş merdivenlerden pata küte düştüğünde askerler ellerindeki silahları anında aldılar. Ne kadar mühimmat o kadar iyiydi. Tam önümüzde, Kaya'nın ağır adımları ve yaralı askerin belli belirsiz solukları vardı. Her adım, bir öncekinden daha ağır gibiydi. Alparslan'ın ağırlığı neredeyse tümüyle üzerimdeydi, her inleyişi içimi acıtıyordu. "Beni... bırak yüzbaşı," diye zorlukla konuştu Alparslan yüzündeki acıya meydan okuyan bir ifadeyle. "Kendime... bakarım. Diğerlerine odaklan. Melek'i almaya giden askere yardım et. Tek başına alamaz." "Alır merak etme" dediğimde sesimdeki eminlik yüzünden bakışlarını bana çevirdi. Merdivenleri tırmanmaya başlamıştık. Birkaç zorlu adım daha attık. Nefes alışverişi biraz düzene girince, sesi, yorgunluğun ötesinde derin bir merakla doldu. "Sen... kimsin Feza?" diye fısıldadı. "Bu 'Avcı Timi'... Daha önce hiç duymamıştım. Belli ki farklısınız. Kim için çalışıyorsunuz?" "Doğrudan albay Onur Sungur tarafından görevlendirildik" dediğimde gözlerindeki özlemi fark ettim. "Sizin karargahınıza yeni atanan timiz." Adımlarımı ona senkronize etmeye çalıştım. Kerem merdivenleri bitirip üst kata çıkmıştı. Koridoru temizleyip kapının önündekileri bir şekilde içeri çekmemiz lazımdı. Kimse görmeden de cesetlerini merdivenlerden aşağıya atmalıydık. Göz ucuyla Alparslan'a baktığımda yüzündeki şaşkınlık ve hayranlık ifadesini gördüm. "Şu yeni gelecek hayalet timi siz misiniz? Namınız sizden önce ulaştı yüzbaşım. Ekibinizin çok iyi olduğunu duymuştum." "Sizin gibi kartalları yeniden göğe çıkarmak için özel yetiştirildik" dedim. O esnada merdivenleri bitirip üst katın koridoruna çıktık. Yerde yedi tane ceset vardı. Üst kattan hâlâ müzik sesi gelse de kahkahaların hepsi kesilmişti ki kulaklığımdan Uğur'un sesini duydum. "Başçavuşu buldum. Güvende. Burası temiz. Aşağıya geliyoruz." "Hızlı ol" dediğimde Ilgaz'ın sesi karıştı araya. "Tebrik ederim Uğur teğmen. Bu kadar hızlı bulacağını beklemiyordum." "Feza komutanım sağ olsun" diye Uğur'dan cevap geldiğinde sesimi çıkarmadan kenara çekildim Alparslan'ı da kendimle çekerek. Kaya da yanıma gelerek sırtındaki askeri duvara dayadı. Kerem dışarıdaki şerefsizleri içeriye çekecekti ve bizi görmemeleri lazımdı silahlarını ateşlememeleri için. Alparslan'ın timinden üç asker de onunlaydı. Dış kapıyı açtığı an nöbetçiler arkasını dönüp eve doğru baktılar ama yüzlerine askerler tarafından yedikleri dipçiklerin ardından Kerem susturucusuyla hızla iki el ateş etti. İki adamı da tam yüzünden vurmuştu. Askerler hızlıca ikisini de içeriye çekip kapıyı kapatıp sürüklediler. Alparslan durduğu yerde sendeleyince ağırlığımı iyice ona yaslayarak dik durmasını sağladım. "Ilgaz nerede? Tatil mi yapıyor yoksa?" Diye gülerek mırıldandığında bakışlarımı Alparslan yüzbaşıya çevirdim. Uğur da gelsin çıkıyorduk. O anda kulaklığımdan alışık olmadığım bir ses geldi. Önce hafif bir kıkırdama, ardından Ilgaz'ın, içten ve rahat gülüş sesi... Bu sesi daha önce hiç duymamıştım. Donakaldım. Ilgaz Komutan'ın böyle içten gülebildiğini bilmiyordum. Şok içinde, sesimde hafif bir şaşkınlıkla cevap verdim. "Buradan çıkınca kendisine bu espiriyi yaparsınız Alparslan yüzbaşı." Alparslan bana döndü. Bakışları gözlerimde gezindi, her detayı inceliyordu sanki. Gözlerinde derin, tarifsiz bir tanıdıklık vardı "Feza..." diye mırıldandı, ismimi ağzında yuvarlayarak. Sonra iç çekti, "İsmin çok güzelmiş. Gözlerin de öyle." İçime bir buz parçası saplanmış gibi oldu. Nefesim kesildi ve anında kaskatı kesildim. O bakışı, o sözleri... Kalbimde bir şeyleri yerinden oynatmıştı. Ama bu Ilgaz'a hissettiğim gibi değildi. Çok daha farklı bir his beni sarmıştı. Tam cevap verecektim ki, kulaklığımda Ilgaz'ın sesi patladı, önceki gülüşten eser yoktu, buz gibi ve sertti: "FEZA! Sohbeti kes hemen. Operasyon hâlâ devam ediyor. İLERLE!" Ses tonundaki aciliyet ve uyarıyı anında aldım. Yüzümü derhal bir nötr maske gibi kapattım. "Anlaşıldı, Komutanım," diye cevap verdim kulaklığa. Sonra Alparslan'a döndüm. "Konuşmayı kesmemizi ve ilerlememizi söylüyor Ilgaz komutan. Önceliğimiz güvenli bölge." Sözlerimle Alparslan gözlerime bakmaya devam ederek kaşlarını kaldırıp indirdi. Ancak merdivenlerde ayak sesleri duyunca yönümü direkt oraya çevirdim. Silahımı anında kaldırdım. Kerem de leşlerin üzerlerini temizleyip toplayabildiği tüm mühimmatı dağıtmaya başlamıştı. Bugün en çok çalışan Kerem ve Uğur olmuştu. Kaya ve Kerem de silahını merdivenlerdeki ayak sesine doğrulttuğunda gördüğüm tanıdık postallarla rahat bir nefes verdim. Kucağında bir kadın askeri taşıyan Uğur'dan başkası değildi gelen. "Durumu ne?" Diye seslendi anında askerler. Hepsi korkuyla Uğur'a bakıyordu. Uğur ise bana. "Sıkıntılı bir durum olduğunu düşünmüyorum komutanım" dedi. "Yani korktuğumuz gibi bir şey yok. Fena dayak yemiş sadece. Kaburgasında kırık olduğunu tahmin ediyorum, direnmiş olmalı. Ama Kaya reis daha iyi bilir tabi." Öyle derin bir nefes aldım ki, ciğerlerime resmen ilk kez hava girmiş gibi sevindim. Kıza kötü bir şey yapsalardı asla kendime gelemezdim. Ama çıkışımız çok sıkıntılı olacaktı. Üç tane yaralımız vardı. "Hırbo'yu gördün mü?" Diye sordum Uğur'a hızla. Askerler kendi aralarında homurdanıp sessiz küfürler ettiler. "Bilmiyorum ama temizlediklerimin hepsi emir alan cinstendi. Gerçi ben bu evde kim var kim yok geberttim. Şu an bina temiz" dediğinde kulaklıktan bir cızırtı sesi geldi ama Ilgaz konuşmaktan vazgeçmiş gibi ses kesildi. "Helal komutanım" dedi askerlerden biri Uğur'a. Ben de o konuşan askere el işareti yaparak yanıma çağırdım. Alparslan'ın kolundan çıkıp askerin girmesini sağladım. Sonra bir diğerine dönüp "başçavuş Melek'i taşıyabilir misin?" Diye sordum. Uğur bana lazımdı çıkarken. Asker "ölsem bile taşırım" dediğinde Uğur Melek'i onun kucağına verdi. Bakışlarımı Kaya'ya çevirdiğimde hayır dercesine kafasını salladı. "Askerlerin durumu iyi değil. Tolga çok ağır hiçbiri taşıyamaz. Ben bu ağırlıkla da çatışmaya girerim biliyorsun." Biliyordum ama kafamı olumsuz anlamında salladım. Timim eksiksiz bir şekilde bana lazımdı çıkarken. Dışarısı çok kalabalıktı ve askerleri gördükleri an hepsi saldıracaktı. "Daha iyi durumda olanınız Tolga'yı alın" dediğimde biri topallayarak Kaya'ya yöneldi. "Dayanın aslanlar..." dedim Siper timine moral vermek için. "...buradan çıkana kadar dayanın. Helikopter çok yakında." Kaya, Tolga'nın bilinçsiz bedenini dikkatle, neredeyse hürmetle yaralı askere teslim etti. Artık boşta olan Kaya'ya döndüm. Gözlerimiz buluştu. O an hiçbir şeye gerek kalmadı. On yıllardır birlikte savaştığımız gibi bir uyumla anlaştık. Yüzümü tekrar dış kapıya çevirdim. O kapının ardında ne olduğunu biliyordum. Derin, son derece sakin bir nefes aldım. Ciğerlerime çektiğim hava, her savaşımızın ilk nefesi gibiydi. Elimdeki teröristlere ait olan keleşin soğuk metal kabzasını avuçlarımda hissettim. Namluyu öne doğru uzattım. "Top düzeni ile çıkıyoruz," diye bağırdım, sesim çelikten bir çan gibi çınlayarak dar koridorda yankılandı. "Siper timi ortamızda kalacak. Hedef canlı çıkmak. Anlaşıldı mı?" "EMREDERSİNİZ!" diye gürledi timim. Alparslan baygın gözlerle yanındaki askere yaslanmış beni izliyordu. Bir saniyeden kısa sürede ölümcül bir geometri oluşturduk. Ben en önde, ilk darbeyi yiyecek uç. Kaya ve Kerem, hemen iki çapraz arkamda, omuz omuza gibi ama ayrı. Beni, Siper'i ve birbirlerini koruyacak şekilde konumlandı. Ortada Siper timi. En arkada, Uğur, benim hizamda, sırtımızı kollayan son savunma hattı. Ölüm makinasının dişlileri yerine oturmuştu. İçimden besmele çektim. Kalbimin her atışı, zafer ya da şehitlik için çalıyordu. Kapının soğuk metal kolunu avucumda hissettim. Silahımın namlusu, açılacak aralıktan fırlayacak ölümün habercisi gibi ileri uzanmıştı. "Buradan kimseye zarar gelmeden çıkıyoruz Avcı'lar!" diye haykırdım. "Şahin'ler hazır olun siz de!" Ve kapıyı açtım... "İLERİ!" diye gürledim. Cehennem koptu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD