Kayıp Parçanın İzi

2839 Words
"İLERİ!" Emrim, çelikten bir kırbaç gibi, çatışmanın kulak tırmalayan gürültüsünü yırttı. O an kıyamet koptu. Kurşunlar ölümcül bir böcek sürüsü misali, bizim tarafımızdan vızıldayarak fırladı. Beton tozu ve keskin barut kokusu anında havayı zehirlemişti. Daha ne olduğunu anlayamayan düşmanlar, birer birer yere yığılıyordu. Avcı Timi uzun yılların, sayısız muharebenin sınavından geçmiş, her dişlisi mükemmel işleyen bir makine gibiydi. Her birimiz, o acımasız uyumla hareket ediyor, birimizin yarattığı her boşluğu, diğeri anında kapatıyordu. Ben, önde, bir savaş baltası gibi yol açıyordum. Elim soğuk metal tetikten bir an olsun ayrılmıyordu. Şarjör değiştirdiğim o bir saniyelik ölüm boşluğunu timim hemen dolduruyordu. Her mermim hedefini düşman daha anlamadan buluyor, önümüzdeki karanlık engelleri birer birer deviriyordu. Saldırımızın hızına ve şiddetine akıl sır erdiremedikleri için, ilk çıkışımızda etraftakileri temizlememiz saniyelerimizi almış, ortalık anında bir cehenneme dönmüştü. "Kaya, Kerem! Kanatlarımız sizde!" diye gürledim. "Anlaşıldı, Komutanım!" diye yanıtladı Kerem, sesi soğuk ve kararlıydı. Kaya ve Kerem, ölümcül çapraz ateşleriyle yanlarımızı temizliyor, Siper Timi'nin geri kalanı ise yaralı Tolga, Melek ve Alparslan'ı korumak için canla başla destek atışı yapıyordu. Uğur'un arkamızdan gelen, kesik ve ölümcül seri ateşleri ise sırtımızı sağlam tutan bir kalkandı. "DEVAM ET! YOLUMUZU AÇIYORUZ!" diye bağırdım, sesimdeki çelik irade, timin her bir ferdine bir güç, bir nefes oluyordu. Hem yolumuzu temizliyor, hem de metre metre ilerliyorduk. Ersin ve Kudret, keskin nişancı tüfeklerinden attıkları isabetli mermilerle dış kapıya doğru ilerleyişimizde önümüzü açıyorlardı. Dar sokaktan çıkıp daha geniş bir yere ulaştığımızda kulakları sağır eden bir RPG ıslığı duydum. İçgüdüsel bir komut daha patladı dudaklarımdan: "SAĞA YAYILIN!" Tim, bir bütün halinde yaralıları da alarak emrettiğim yöne kaydı. Az önce üzerinden geçtiğimiz noktaya çarpan roket, büyük bir gürültü ve toz bulutuyla patladı. Kulaklarımız uğulduyordu. Toz bulutunun içinden sıyrılır sıyrılmaz yeniden toparlandık. "Ersin! RPG'liyi gebertmek için emrimi beklemiyorsun, umarım!" diye bağırdım göz gözü görmez tozun içinden. Kulaklığımda, Ersin'in sakin ve soğuk cevabı çınladı: "Zaten hallettim, Komutanım." Tam o sırada karşı taraftan tozun içinden beliren bir grup düşmanın üzerine beş el silah sesi daha yankılandı. Doğrulup baktığımda grubun yere serildiğini gördüm. Uğur, Kaya ve Kerem çatışmaya devam ederken, göz ucuyla Siper Timi'ne baktım kimin sıktığını anlamak için. Gözüm Alparslan'a kaydı. Tek gözü kapalı, diğeri yarı açık, benim verdiğim silahla beş kişilik grubu tek başına etkisiz hale getirmişti. Yüzünde, acıya ve yorgunluğa meydan okuyan bir ifade vardı. İçimden 'Helal olsun' derken, yeniden önüme döndüm. Kilit düzenimizi bozmadan yaralıları koruyarak ilerlemeye devam ettik. Ve sonra o sesi duydum. Önce uzak bir arı vızıltısı gibi, sonra giderek yaklaşan, giderek büyüyen güçlü bir uğultu. Tepenin ardından, iki adet SİHA, ölüm getiren metal kartallar gibi alçalarak belirdi. "BİRAZ DAHA! SADECE BİRAZ DAHA DAYANIN!" diye haykırdım Siper Timi'ne, sesimde onları ayakta tutacak bir güç arıyordum. Kapıya çok az kalmıştı. Ben, göğsümde çelik yeleğe çarpan iki kurşunun sert darbesini hissetmiştim. Ama kafama isabet etseydi, işim çoktan bitmişti. Son bir hamleyle ağır demir kapının önüne geldik. Kulaklığımdan Ilgaz'ın o her zamanki sakin ama güven veren sesi duyuldu: "Kudret yolu açtı. Çıkış serbest. Gerisi bende aslanlar." "Emredersiniz Komutanım," diye yanıt verdim, tam o sırada sol tarafımızdan bir ateş yağmuru başladı. Önümüz açıktı belki ama sol kanadı tam anlamıyla temizleyememiştik. "Ah!" diye gelen bir iniltiyle kafamı çevirdim. Kerem, sol omzuna isabet eden kurşunla sarsılmış, ama yere düşmemiş, çatışmaya devam ediyordu. "Kerem!" Diye bağırdı Kaya. Kerem'e doğru ateş eden gruba art arda sıktım. Ersin'den de destek atışı gelip iki kişiyi de o halletti ve grup tamamen geberdi. "İyiyim reis sorun yok" dediğinde arkadan Uğur bağırdı. "Ben çok acıktım yav çıkalım şuradan artık." "Komutanım kapıdan çıkıyoruz. Atış serbest" diye bağırdığımda SİHA'nın alçak uçuş vızıltısı yeniden geldi kulağıma. Arkamızdan kalabalık bir grup koşuyordu ama mesafemiz baya vardı. Yetişemezlerdi. "Koşun!" Diye timime bağırdığımda Kaya, düzeni bozup ortaya fırladı ve Siper Timi'nden ağır yaralı Tolga'yı sırtına aldı. Uğur da aynı anda Alparslan Yüzbaşı'ya koştu. Onlara siper olup kampın dışına doğru arayı daha da açmaya çalışırken, arkamızdan ilk büyük patlama sesi geldi. SİHA'lardan biri bombayı bırakmıştı. Ardından gelen şok dalgası ve havaya yükselen ateş hepimizi yere savurdu. Kulaklarım uğulduyor, gözlerim yanıyordu. Hemen toparlanıp bağırdım: "Herkes iyi mi? Rapor verin!" Siper Timi'nden gelen iniltiler, durumlarının iyi olmadığını yeterince anlatıyordu. Zaten feci şekilde hırpalanmışlardı. "İyiyiz komutanım," diye mırıldandılar zorlanarak. Peşimizden koşan gruba baktığımda Ilgaz'ın bombayı tam onların üzerine bıraktığını fark ettim. Toprak bile havalanmıştı. Gözüm Alparslan'a kaydı. Gözleri kapalı, bilinci yerinde değildi. Yüzü kül gibi olmuştu. "Kaya, Yüzbaşı'yı kontrol et!" diye emrettim. Kaya, hemen yanına çöktü. "Nabzı zayıf, Komutanım. Çok kan kaybetmiş olmalı. Kendinden geçmiş. Çabuk helikoptere yetişmeliyiz!" O esnada Uğur, Tolgayı sırtına almıştı. Bir Siper askeri de Tolga'nın yarasına baskı yapmaya devam ediyordu. Melek de başka bir Siper askerinin kollarındaydı. O da baygındı. "Acele ediyoruz o zaman," diyerek yeniden yola koyulduk. Beş yüz metreden fazla ilerledikten sonra, arkamızda bıraktığımız kamptan daha büyük bir patlama sesi geldi. Ilgaz, geride ne varsa havaya uçurmuş olmalıydı. Arkamıza dönüp baktığımda, gökyüzüne yükselen alevleri ve dumanı gördüm. Şükür ki Siper timini sağ salim kurtarabilmiştik. İlk kısmı başarmıştık. Hayattaydık. Allah'ın izniyle de yaralı askerleri hastaneye yetiştirecektik... *** Hastanenin steril, beyaz koridorlarında, üniformamın üzerindeki kurumuş kan ve toprak lekeleriyle dolaşıyordum. Her adımımda, beton tozu ve barut kokusunun yerini alan dezenfektan kokusu burnumu yakıyordu. Alparslan Yüzbaşı ameliyattaydı. Tolga da... Ancak Tolga'nın durumu, bize bildirildiği üzere, kritikti. Komutanımız Ilgaz koridorun diğer ucunda yaralı bir aslan gibi volta atıyordu. Ben ve timim ise ameliyathanenin önünde, bekleme bankına dizilmiş, sessizce sonucu bekliyorduk. Tüm Siper Timi'ndeki askerlere kontrolden geçirilmek için yatış yapılmıştı. Az önce hepsini ziyaret etmiş, yüzlerindeki yorgunluğa rağmen gözlerindeki hayat ışığına şükretmiştik. Durumları en azından şimdilik iyiydi. Albay Onur Sungur, eşi Handan ve kızları Ceylin Sungur da hastaneye telaşla gelmişlerdi. Handan hanım öyle bir ağlama krizine girmişti ki fenalaşıp bayılmıştı. Onu da bir odaya almışlardı. Albay da çökmüş görünüyordu. O dimdik bakan adam gitmiş yerine sanki omuzlarına yılların yorgunluğu çökmüş yaşlı bir adam gelmişti. Komutan olarak değil bir baba olarak ailesinin yanında dimdik durmaya çalışıyordu. Handan hanımın bayılana kadar 'oğlum' diyen feryatları tüm askerleri gözyaşlarına boğmuştu. Ben de dolmuş gözlerimi kaçırmış ve yere sabitlemiştim. Şimdi Sungur ailesi Handan hanımı yatırdıkları odada bekliyorlardı. Siper timini ziyaret etsem de albay ve ailesinin odasına girmeye çekinmiştim. Onların gitmesiyle koridorda çıt çıkmıyordu. Sadece sinirle volta atan Ilgaz'ın botlarının sesi vardı. Helikoptere biner binmez üzerimizdeki paçavraları çıkarıp atmıştık. Şimdi Kaya hemen yanımda otururken, karşımdaki Alparslan yüzbaşının olduğu ameliyathane kapısına bakıyordum. "Yüzbaşı Feza." Ilgaz'ın sesi buz gibi sessizliği anında dağıttı. Kaya'yla aynı anda başımızı çevirip ona baktık. Tam önümüzde dimdik ayakta duruyor, o her zamanki sert bakışlarıyla bana odaklanmıştı. Bakışları kısa bir an benden kayıp Kaya'nın üzerinde gezindi, sonra yeniden bana döndü. "Biraz konuşabilir miyiz?" Ses tonu, beklediğim gibi buyurgan değil, neredeyse... Rica eder gibiydi. "Tabii komutanım," diyerek ayağa kalktım. Ilgaz beni beklemeden, o karakteristik kararlı yürüyüşüyle koridorda ilerlemeye başladı. Peşinden gittim. Timin görüş alanından çıkıp ıssız asansör holüne geldiğimizde durdu. Aniden bedenini bana çevirdi. Gözlerinde daha önce hiç şahit olmadığım bir çatışma vardı. "Sana can borcum var." Tek kaşımı hafifçe kaldırarak gözlerinin içine baktım. "Vatan evladını kurtardığım için bana borçlu değilsiniz komutanım. Orada kim olsa, gözünü kırpmadan canını verene kadar savaşırdı." "Öyle değil," diyerek derin, hırıltılı bir nefes aldı. Yoğun bakım kapısına doğru baktı, sonra yüzü tekrar bana döndü. Yüzündeki ifadeyi tanımlamak zordu; mahcup, içten ve bir o kadar da kendisiyle hesaplaşıyor gibiydi. "Tamamen araştırmadan, tüm askeriyenin önünde sana kelepçe taktım. Seni gözaltına aldım. Sorguda sana defalarca terörist dedim." Her kelimesi, itiraf eder gibi ağır ağır dökülüyordu. "Haklı olduğun ortaya çıktıktan sonra özür dilemem gerekiyordu. Ama ben bunu reddettim. Üstüne düello teklif ettim. Yetmedi, onu da kazandın. Ve ben tüm bunlara rağmen hâlâ özür dilemeyi düşünmedim bile. Sadece... beni hazırlıksız yakaladığın için sana kızdım." Hafif bir duraksama yaptı, sanki söyleyeceklerini tartıyordu. "Alparslan benim her şeyim. Kardeşten de öte. Biz onunla birlikte büyüdük. Doğduğum andan beri tanıyorum onu. Her şeyi birlikte yaptık. Acıları da, sevinçleri de birlikte tattık. Sen onun ve timinin hayatı için tereddüt dahi etmedin. Orada gösterdiğin performans, bir subaydan beklenenin çok daha fazlasıydı, Feza." Gözlerini hafifçe kısarak yeniden duraksadı. Konuşmadım. Sadece, bu yeni Ilgaz'ı dinlemeye devam ettim. "Nasıl bir eğitim aldın bilmiyorum ama," diye ekledi sesi biraz daha yumuşayarak, "ben sana iki kere canımı borçlandım. Beni o gece dağ yolunda da kurtardın. Sen orada olmasaydın, çoktan şehit olmuştum. Yaralı halimle o dağdan çıkmam mümkün değildi." Sonra beklenmedik bir hareket yaptı. Elini kaldırdı. Tüm bedenim içgüdüsel olarak gerildi. Ancak o el havada kalmadı; ağır, anlam yüklü bir hareketle omzuma yerleşti. Dokunuşu sıcaktı. Anında bütün vücuduma bir elektrik akımı gelmiş gibi oldu. Nefes alışverişlerimin hızlandığını hissettim. O ise başını bana doğru eğmiş, hafif kıstığı gözleriyle tam gözbebeklerimin içine bakıyor, kelimelerinin ağırlığını oraya nakletmeye çalışıyordu. "Özür dilerim. Bunu tüm kalbimle söylüyorum. Bir daha sana saygısızlık yapmayacağım, Yüzbaşım. Aramızdaki bu anlamsız atışmayı bitirmek için sulh teklif ediyorum." Birkaç saniye cevap vermedim. Gözlerindeki samimiyeti, gururunu yutmuş halini seyrettim. İkimiz de kıpırdamadık. Sessizlik, aramızda gerilmiş bir ip gibiydi. Derin bir nefes alarak kafamı dikleştirdim. Omzumdaki elin sıcaklığı hâlâ oradaydı. "Özrünüz kabul edilmiştir, Komutanım." Ilgaz'ın gözlerinde bir şeyler, belki bir rahatlama, belki minnet, hızla gelip geçti. Derin bir nefes alırken eğik başını kaldırdı ama elini hâlâ çekmemişti. Timim dışında birinin, hele ki onun dokunuşu ilk kez beni rahatsız etmiyordu. Tam o sırada asansör holünün loş ışığında gözleri hafifçe nemlendi. Gözlerini kırpıştırarak bu anlık zayıflığı gizlemeye çalıştı, ama ben görmüştüm. Yüzündeki o çelik maskenin altında kırılgan bir insan olduğunu gösteren o nadir anlardan biriydi bu. Yüzünü, o her zamanki maskesinin arkasındaki adamı görmeye çalışarak izlemeye devam ettim. Gözlerini benden kaçırıp yeniden bana baktığında, sözlerine devam edeceğini anladım. Dudakları hafifçe titredi, sanki söyleyeceği kelimeler fiziksel bir ağırlığa sahipti. "Söz verdiğim gibi, tüm karargahın önünde de özür..." "Komutanım!" Tanıdığım bir ses onun cümlesini yarıda kesti. İkimiz de aynı anda sesin geldiği yöne, koridora döndük. Kaya ağır adımlarla bize doğru yaklaşıyordu. Bakışları bir bana, bir Ilgaz'a, bir de hâlâ omzumda duran onun eline kaymıştı. Ilgaz, Kaya'yı görür görmez yüzü yeniden sertleştirip elini omzumdan çekti ve yerinde daha da dikleşti. "Üsteğmen?" diye sordu Ilgaz, sesi yeniden o bildik otoriter tona bürünmüştü. "Alparslan Yüzbaşı'nın odasından doktorlar şimdi çıktı. Acilen kan lazımmış." Ilgaz'la bir anlık göz göze geldik ve aynı anda koridorda koşmaya başladık. Ameliyathanenin önüne vardığımızda bir kaosla karşılaştık. Siper Timi'ndeki askerler, taburcu olmamalarına rağmen üzerlerinde hâlâ kurumuş kan lekeleri olan üniformalarıyla ayaklanmışlardı. Bir kısmı Tolga'nın odasının önünde, çoğunluğu ise Alparslan'ın odasının önünde toplanmış, endişeyle içeriyi izliyorlardı. Onları yataklarına geri göndermeyi düşünmedim değil ama komutanları ve arkadaşları yoğun bakımdayken bunun imkansız olduğunu biliyordum. Handan hanım da kendine gelmişti ama hala ağlıyordu. Kızı Ceylin yanında oturup onun koluna girmiş destek olurken, albay Sungur öylece camekandan içeriye bakıyordu. Benim de bakışlarım Alparslan'ın yattığı odanın camına döndü. İçeride bir doktor ordusu vardı ve hızlı hareketlerle ona müdahale ediyorlardı. Bir şeyler oluyordu belli ki ama bu hiç de iyi şeyler değildi. Yüreğim anında sıkıştı. Hemşirenin biri elinde acil durum çantasıyla koridorda koşarak yanımızdan geçti. Hızlı bir şekilde Alparslan'ın odasının kapısını açıp içeri daldı. "Neler oluyor?" diye sorularımıza, bakışlarımıza panikten cevap dahi veremeden kaybolmuştu. Hemen yanımda Kaya varken, Ilgaz öfkeyle yanındaki boş sandalyeye tekme attı. Ellerini saçlarından geçirdi, kıpkırmızı olmuş gözleriyle cama yapışmış, içerideki her hareketi izlerken, bir köşede Handan Hanım'ın yürek burkan hıçkırıkları koridoru dolduruyordu. Sesindeki acı adeta yüreğime bir hançer gibi saplanıyordu. Bakışlarımı istemsizce ona çevirdiğimde anında göz göze geldik. Gözleri korku ve çaresizlikle doluydu. Derin bir nefes alarak, içimdeki o tanıdık rahatsızlığa rağmen kadının yanına doğru yürüdüm. Kızı Ceylin, ben yaklaştıkça annesinin bileğini daha sıkı tutmaya başladı, adeta onu benden koruyormuşçasına. Bunu fark ettiğimde kaşlarım hafifçe çatıldı ama belli etmeden Handan Hanım'a odaklandım. "Alparslan Yüzbaşı dayanacaktır," dedim, sesim mümkün olduğunca sakin ve inandırıcı çıkmaya çalışıyordu. Normalde ailelere teselli vermek en zorlandığım ve sevmediğim işlerden biriydi. Fakat bu kadının evladının hayatı için döktüğü her damla gözyaşı, içimdeki taşlaşmış duvarlara bir çatlak daha indiriyordu. İçimden bir ses onu sakinleştirmek için elini tutmamı söyledi. Uzandım, ama temas etmeden yumruğumu sıkarak geri çektim. Bu kadarını yapamazdım. "Kızım gitti benim," diyerek gözlerini sımsıkı kapattı Handan Hanım. Göz kapakları kapandığı an, gözyaşları sicim gibi yanaklarından aşağı süzüldü. Kafamı çevirip yanındaki Ceylin'e bakmamak için tüm gücümle direndim, çünkü onun bana baktığını biliyordum. "Oğlumu da veremem toprağa!" Öyle bir feryat etti ki, Ceylin anında ona sarılıp annesinin yüzünü omzuna gizledi. "Annem iyi değil, görmüyor musun?" diyen keskin sesle bakışlarımı Ceylin'e çevirdim. Gözlerinde öfke ve korku parlıyordu. "Zaten kötü. Teselli ettiğini mi sanıyorsun? Senin ismin bile annemi etkilerken üstelik!" Gözlerimi kocaman açtım. Ağzıma kadar gelen, onu bu saygısızlığından dolayı azarlayacak sözleri yuttum. Evet, acıları vardı, anlıyordum. Ama bu Ceylin'in bana, canını ortaya koymuş bir askere, bu şekilde konuşmasını haklı çıkarmazdı. Ben yanlış bir şey söylememiştim üstelik. "Ceylin, tamam!" diye uyaran bir sesle kafamı sola çevirdim. Albay Onur, kıpkırmızı olmuş gözleri ve yorgun yüzüyle kızına bakıyordu. "Abinin hayatını kurtaran askere böyle mi teşekkür ediyorsun, kızım sen?" "Baba, ben...!" diye söze girdiğinde, Albay elini sertçe kaldırarak onu susturdu. Bakışlarını hıçkırıkları dinmeyen karısının üzerinde gezdirip bana döndü. Yüzünde derin bir üzüntü ve yorgunluk vardı. "Kusura bakmayın yüzbaşım. Acımızdan ne dediğimizi bilmiyoruz." "Sorun değil, Komutanım," diye resmi bir tonda cevap verdim. Bakışlarımı son kez Ceylin'e çevirdim. Bana, ismim yüzünden hep bir soğukluk ve hatta nefretle bakmıştı. Ama dünyadaki her 'Feza' isimli insandan bu şekilde nefret mi edecekti? Başka bir zaman, başka bir yerde olsa, asla altta kalmaz ve ağzının payını verirdim. Ama Albay'a olan saygım dilimi tutmamı sağladı. Arkamı dönerek yeniden Alparslan'ın odasının önüne, timimin yanına gittim. Kaya'nın bana sessiz, destek dolu bakışlarını gördüm. Az önceki konuşmaları duymuştu. Normalde Kaya, birisinin bana laf söylemesine asla dayanamaz, hemen müdahale ederdi. Ama bu sefer durmuş, bana güvendiğini ve bu durumu kendi yöntemimle çözeceğimi bilerek beklemişti. Bunu düşünmeyi sonraya bırakarak timime döndüm. Burada boşuna kalabalık yapıyorduk. Bence gitme vaktimiz gelmişti. Alparslan ve Tolga'nın durumlarını öğrenirdik nasılsa, bir şey lazım olursa hastaneye her an gelebilirdik. Albay kızı Ceylin'le bir şeyler daha konuştuktan sonra hâlâ volta atan Ilgaz'ın yanına yürümüştü. Elini onun omzuna koyarak durdurdu ve ona sakin olmasını söyledi. Ilgaz ise sinirle yüzünü ovuşturarak "biliyorum amca biliyorum. Sakinim" dedi. Albay bir şeyler daha söyledi ama duyamadım. Ilgaz da cevap olarak "içimizde en dirayetlimiz Alparslan'dır. O iyi olacak!" Dedi. Bakışlarımı onlardan çekip timime döndüm. "Avcılar!" Dediğim an timim ayaklandı. Sesimle Ilgaz bana baktı. Buraya geldiğimizden beri albay ve ben dışında kimseyle konuşmamıştı. Çok berbat bir haldeydi. Aynı şey Kaya'nın başına gelse ben de onun gibi olurdum eminim. "Görev başarıyla tamamlandı. Burada yapacak bir şeyimiz kalmadı. Fazla kalabalık yapmayalım artık." "Emredersiniz!" diyen birkaç ses bir araya geldi. Timimle birlikte Albay'a döndüm, izin istercesine. Albay gözleri hâlâ nemli ama minnettar bir ifadeyle, gitmemiz için başını salladı. Handan hanımın yeniden yükselen hıçkırıkları kulağıma dolarken son kez camekandan Alparslan Yüzbaşı'nın odasına çevirdim bakışlarımı. Monitörlerden gelen hızlı ve kesintisiz 'bip' seslerini neredeyse duyabiliyordum. Koluna serum ve kan bağlanmıştı, serum torbası bitmek üzereydi. Tam o sırada, bir doktorun dışarıya doğru yöneldiğini görünce, hareketlerimi ağırdan aldım. Timim gitmek için çoktan hazırdı, hepsi ayakta beni bekliyordu. Doktor odanın kapısını açıp dışarı çıktığı an, etrafımız anında kalabalıklaştı. Ben tam odanın önündeydim zaten ve etrafım kalabalıklaşmıştı. Herkes, Siper Timi'nden askerler, aile, Ilgaz; doktorun ağzından çıkacak kelimeleri duymak için toplanmıştı. "Verdiğimiz bir ünite kan yeterli gelmedi," dedi doktor, yüzü gergin ve endişeliydi. "Hastanın durumu hâlâ kritik. Acilen B Rh negatif kana ihtiyacımız var. En nadir bulunan kan gruplarından olduğu için hastane stokları yeterli değil." "Ama oğlum iyi değil mi?" Albay'ın sesi titriyordu. Doktor ona döndü, yüz ifadesi acımasızca netti. "Kan bulunamazsa, üzülerek söylüyorum ki hastayı kaybedebiliriz." Koridorda çıt çıkmıyordu. Ilgaz anında telefonuna sarılarak birilerini aramaya başladı. Siper Timi'nden birkaç asker de aynı şeyi yapıyordu. Sanırım kimsenin kan grubu B Rh negatif değildi, çünkü öne atılan olmamıştı. Doktor söylediklerinin ağırlığıyla yanımızdan geçip gitmek üzereydi ki, bakışlarım Kaya ile kesişti. Bana kafasını salladığı an doktora doğru bağırdım. "Benim kan grubum uyuyor. Hemen kan verebilirim!" Bir anda koridorda derin bir rahatlama iç çekişi duyuldu, sanki herkes aynı anda nefes almıştı. Ilgaz, telefonda konuştuğu kişiye bir şeyler daha söyleyerek apar topar kapattı. Doktor adımlarını durdurdu, arkasını dönerek bana baktı ve hemen bir hemşireye talimat verdi. "Allah razı olsun komutanım" diyen sesler Siper timinden askerlerden gelmişti. Handan hanım da aynı anda elime sarıldı. Kızı Ceylin onu tutuyor gibi gözükse de aslında çekiyordu. Kadın bana minnettar bir ifadeyle bakıp teşekkürler ederken ona sıcacık gülümsedim. "Teşekkür etmeyin Handan hanım" dediğimde kadın yeniden ağlama krizine girdi. Albay karısının koluna girip onu oturması için koltuğa yönlendirdi çünkü kadının hali hiç iyi değildi. Gözlerim yeniden dolmuştu ama sebebini bilmiyordum. Kafamı önüme çevirdiğim an Ilgaz'ın içimi delip geçen bakışlarıyla karşılaştım. Bana kafasını salladığı sıra bir hemşirenin bize doğru yöneldiğini gördüm. Kan vermek benim için önemli bir olay değildi. Yeter ki bir askerin hayatı kurtulsun. Hemşire tam yanımda durup "buyurun" dediğinde peşine takılacakken arkamdan Ilgaz ve albayın da geldiğini gördüm. Hafif duraksayarak albaya baktım. "Eşinizin yanında kalın komutanım..." cümlemi bitiremeden albayın yaptığı hareketle gözlerim kocaman açıldı. Adam bana sıkıca sarılmıştı! "Feza Yüzbaşı..." diye mırıldandı albay, sesi titreyerek. "Oğlumun hayatını sana borçluyum. Allah razı olsun evladım!" Bu samimi çıkış ve "evladım" hitabı, zırhımda beklenmedik bir çatlak oluşturdu. Yutkundum. İlk defa ne yapacağımı bilemiyordum. Girdiğim şokla kollarım öylece yanlarımda sarkık kaldı ve cevap dahi veremedim. Kafamı yana çevirdiğimde ise bir çift öfkeli, kıskanç gözle karşılaştım. Ceylin, bana kaşlarını çatmış, iki eli de yumruk olmuş bir şekilde bakıyordu. Bakışları minnet değil, daha derin, daha karmaşık bir öfkeyle yüklüydü. Sanki beni öldürmek istiyor gibi bir nefretti bu... Ama şimdi bununla ilgilenecek zamanım yoktu. Bir an önce Alparslan yüzbaşıya kan vermem lazımdı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD