"Anlaman Lazım" (+18)

3404 Words
Genç kadın çıplak göğüslerini örtmek için kollarını siper etmiş, ıslak, şişmiş gözleriyle adeta yalvarıyordu. Canının acısından ne diyeceğini bilemediğinden sözlere dökemiyor, dudaklarından lütfen dışında başka söz çıkmıyordu ama Meyra, Serkan’a yalvarıyordu. Ozan şeften, diğer fahişelerden ve Serkan Kılıçarslan’ın öfkesinden korkuyordu. Yaşadığı acı ve korkunun, bedenindeki varlığını kontrol edemedi. Meyra canı kesilmiş gibi yere düşecekken Serkan onu tuttu. Meyra bu saatten sonra onu tutacak tek kişinin Serkan olduğunu bilmeden karanlığa teslim oldu. Serkan kollarında tuttuğu kızı yeniden kucağına alıp yatağa yatırdı. Sırtına dokunmak, hissetmiyor olsa da kemerin izlerini daha da acıtmak istemiyordu, mecbur kaldı. Kapı çaldığında Zeynep’in geldiğini düşünüp açtı. Zeynep kızıl saçlarını eliyle savurup gülerek “Patron yine hangi sıyrıklarla beni karşılayacaksın?” derken gözlerini Serkan’ın üzerinde gezdiriyordu. Onun iyi yalnızca kızgın olduğunu gördüğünde gülümsemeyi anında bıraktı “Başın, şeker, tansiyon, neyin var?” diye ikinci kez sordu. Serkan konuşurken detay vermezdi. “Geç içeri.” Zeynep onun sert tavrını görünce dediğini yaparak içeri girdi, sağ tarafa ilerleyince yatağın üzerindeki kızı gördü. “Nesi var?” Serkan gördüklerini yeniden hatırlayıp öfkelense de kendini tutmaya çalışıyordu. “Sırtı,” deyip devamını getiremedi, şerefsiz Kont sırtına kemerle vurdu diyemedi. Dişlerini sıkarak “Sırtında!” dedi sadece. Zeynep yüzüne soğuk bir maske giyindi, tepkilerini işini yaparken daima saklardı, durum ne kadar kötü olursa olsun, kızın yanına gidip baktığında da öfkesini yatıştırıp gizlemeye koyuldu. Başını çevirip “Neyle yapıldı?” diye sordu. Serkan ona yaklaşıp “Kemer.” Dedi nefes alıp “Baygın şu an.” Diyerek ekledi. Zeynep dikkatli davranmaya çalışarak kızın duruşunu düzeltti, tamamen yüz üstü yatmasını sağladı, o zaman kalçasındaki izleri de gördü. Sırtından çok daha şişmişti yumuşak teni. Çantasını karıştıran Zeynep aradığı ağrı kesici kremi bulup nazikçe uygulamaya başladı. Parmaklarını tüy gibi dokunduruyordu. İşi bittiğinde Serkan’a dönüp “İzler için bende krem yok.” Deyince “Ogün’e söyle, alır.” Cevabını aldı. Zeynep ellerini yıkayıp geldi. Serkan’ın bakışları, duygu durumu karışık görünüyordu. “Biraz gelir misin patron?” diye sorduğunda Serkan ona cevap vermedi. Dairenin geniş terasına çıktılar. Zeynep kendine bir sigara yaktı. Kızın eşlikçilerden biri olduğunu düşünüyordu, fahişe bile olsa bir kadına bunun yapılmasına öfkeliydi. “Kim yapmış?” diye sordu. Zeynep buranın revircisiydi, dönen işleri çok iyi bilir ancak bilmemezliği çok iyi oynardı. Serkan elini ensesine koyup başını geriye düşürdü. “Kont.” Zeynep “Siktir!” deyip önüne döndü. Sigarasından yeni bir nefes çekti. Şimdiye kadar bu dairede onlarca kez patronunun yaralarını sarmıştı, ilk kez başkası için geliyordu. Onun için merakla sordu. “Kız kim?” Serkan’ın bakışları geceye dalarken onun bal sarısı gözlerini hayal etti. “Bende bilmiyorum!” “İlk kez dai-“ “Zeynep! Çok konuştun!” Onun ne söyleyeceğini çok iyi bilirken susturdu. Zeynep patronunu sinirlendirmemek için sigarasını bitirip içeri geçti. “Kremi bırakıyorum. Ağrıları geçene kadar kullansın, diğer kremi de bir üç saat sonra falan sürebilir.” Serkan sessizce başıyla onu onaylarken Zeynep’te aynı karşılığı vererek daireden çıktı. ****** Dışarı çıktığında Ogün’e bakmadan telefonuyla uğraşıp “Mesaj attım, patron ilacı almanı istedi.” Dedi. Gidecekken Ogün onu durdurup hevesli görünmemeye çalışarak “Zeynep, beraber gidelim, yine adını bile söyleyemeyeceğim neler yazdın oraya kim bilir.” Dedi huysuzca. Aslında Zeynep’i sevdiğini ve onunla zaman geçirmek istediğini söyleyemedi. “Okumaya çalış, telaffuzunu söyleyeyim.” Ogün telefona bakıp “Contra- contub – contr! Yaa ne zıkkımsa işte! Gelsen nolurdu?” diye beceremeyerek vazgeçti. Zeynep onun sinirli haline ve söyleyemediğine gülerek “Beceremiyorsan ekranı açar gösterirsin.” Diye yanıt verdiğinde Ogün yaramazlık yapıp yakalanmış bir çocuk edasıyla üste çıkmaya çalışarak “Yaa ne olacak gelsen, beraber gidelim işte! Yol arkadaşı olursun diye dedim.” diye ısrar edince Zeynep “Kokoreç alırsın ama.” Diye şart koştu. Ogün sevincini göstermemeye çalışarak “Alırız, alırız.” Dedi. Zeynep önde Ogün arkasında giderken onun bir o yana bir diğer yana salladığı kalçalarına bakıp iç çekerken “Sen gel, gel de ben sana kokoreç alırım.” Dedi. ***** Serkan onun sabaha kadar uyanmayacağını düşünerek yanından kalktı, kendine bir içki alıp yeniden terasa çıktı. Ogün, kumarhaneye girerken Kont’un kendilerini gördüğünü söylediğinde ve onun gitmediğini duyduğunda bunların yaşanacağını tahmin etmişti. Onun ne derece bir pislik olduğunu çok iyi bilirdi. Reis’i Kont’un kapısına göndermiş olsa da içi rahat etmemişti, Kont o kıza zarar verecekti, biliyordu. Elinde içkilerle Meyra’nın yanına gitmeden önce Serkan’a attığı bakış her şeyi açıklamıştı. Serkan kendi evlerinde, Kılıçarslan’ların ininde bu kadarına kalkışacağını düşünmemişti sadece. Reis’in ardından kumarhaneden çıkıp güvenliğin oraya gitti. Görevliler onu görüp ayağa kalkarken birine “Gel benle.” Dedi. Hemen bitişikteki odanın önüne geldi. Cebinden anahtar çıkarıp açtı. 3 monitör olan ayrı bir güvenlik odasıydı, buraya yalnızca kendisi girebilirdi. Ya da diğer Kılıçarslan’lardan biri. Müşterilerin odalarını gösteren kameralar sadece buradan izlenebilirdi. O da böyle önemli olaylarda. Görevliye “Kont’un odasını bağla.” Dedi. Adam masaya geçip ekranı açtı, kulaklıkla receptionu arayıp Kont’un oda numarasını öğrendi ve bağladı. 3 ekranda farklı açılarla odayı görüyor, Kont koltukta oturuyordu. Meyra içeri girdiğinde Serkan gözlerini ayırmadan “Çık dışarı!” dedi. Adam sessizce kalkıp dışarı çıktı. Kadın soyundu, yatağın üzerine oturdu. Serkan’ın içini bir huzursuzluk kapladı. Kont’un onunla olacağını düşünmüyordu, kendinden dünün intikamını almak için bu kızı harcayacaktı, emindi Serkan. Ancak kıza zarar vermeyip onunla birlikte olmasına canı sıkılmıyor da değildi. Sadece seks için bile onu çağırması öfkelenmesine neden olmuştu. Ekranlardan birine her an yumruk atabilirdi. Kont onun saçlarını okşayıp kulağına fısıldarken bunu görmek istemedi. Gözlerini kapattı, dayanamayıp açtığında ise onun kemerini çıkarıp sırtına art arda vurduğunu gördü. Kız acıyla yatağa büküşüp kalmıştı, işte o an her şeyin koptuğu andı. Hışımla odadan çıkıp asansöre binmişti. Meyra’nın bayılmadan önceki hali aklına geldi, acılı yüzünde bir de korku geziyordu ve neden kendisinin yüzünden olduğunu söylüyordu ki? Dün Kont’un yanından onu çıkarmış olmasaydı, bugün bunların hiçbiri yaşanmayacaktı. Düşününce Serkan bu kızın Kont’la olma fikrine katlanamamış, müsaade etmemiş ve etmeyecekti de. Meyra bundan sonra kimseyle olamazdı. ******* Gözlerimi tuvalet ihtiyacıyla güç bela açmaya çalıştım. Her yeri siyah odanın duvar köşelerinden tavana, yatağın yuvarlak başlığından mor led ışıklar yanıyor, odanın her yerini değil yatağın olduğu kısmı aydınlatıyordu. Altıma kaçıracağımı düşündüğümde incelemeyi bırakıp bir an önce kalktım, üzerimde hiçbir şey yoktu. Çarşaf fazlasıyla büyüktü, kimsenin olmadığını düşünerek banyoya ilerledim. Oturduğumda kalçalarımda hissettiğim acıyla neler olduğunu hatırladım, işkenceye uğramıştım ve o anlar, sırtıma, kalçama isabet eden her darbede acıyla nefesim kesiliyor, Kont’un bana işkence ederek öldüreceğini düşünüyordum. İhtiyacımı giderdikten sonra ellerimi yıkarken aynadaki halime baktım. Makyajım biraz akmıştı. Yan dönüp aynada sırtımı görmeye çalıştığımda uzun kırmızı çizgiler vardı. Gözlerim dolmaya başlamıştı, ne hale gelmiştim, dokunmaya çalıştım ama ulaşamadım. Zorlayarak parmaklarımı değdirip hafifçe bastırdığımda şiddetli bir acı sırtımda belirdi. Yüzümü buruştururken o herifin gırtlağına çökeceğime dair kendime sözler verdim. Aynı anda iç sesim devreye girdi. Tabi onun bunun elinde ölmeden intikam almayı becerebilirsen. Güçsüz olmak zoruma gidiyordu, ben bilenmiş, kana yemin etmiş biri olarak dün odada yaşadıklarım bana aslında bir hiç olduğumu hatırlatıyordu. Arkamda duracak, yanımda olacak kimsem yoktu, beni arayıp soracak, merak edecek. Baran Kılıçarslan son kalanı da canımdan almıştı. Gitmesine hiç hazır değildim, babam gibi olmamıştı ama ona veda bile edemeden bir hiç uğruna öldüğünü öğrenmek bu yola attığım ilk adımdı. İntikamını alıncaya kadar ruhu benimle olacaktı. Canım yanıyor, kalbim kanıyordu. Gözlerimi kapattığımda Kont’un o sesi “Kalk orospu!” ve sırtıma her vurduğunda acıyla karışık o kemerin sesi kulaklarımda yankılanıyordu. Tüm bunlara değerdi. Gözlerimden akan yaşlara engel olmadım, ağladım! Beni güçlü yapması için, tüm zayıflığımı, acımı burada bırakmak için ağladım. Ben Meyra, güçlü bir kadındım, zayıflıklarımı zırh gibi kullanacak, herkese günü geldiğinde bedelini ödetecektim! Yaşlarımı silip yüzümü yıkadım, başımı kaldırdığımda aynada arkamda Serkan’ı görünce korkuyla içimi çekip elimi göğsüme koydum. Gözlerimi kapattım, onun kara bakışlarını unutup Serkan olduğunu hatırlamaya çalıştım. “Benim, sakin ol!” Teskin etme çabasına içimden gülmek geldi. Casinoya geldiğimden beri daha iyi anladığım bir şey varsa o da Serkan’ın ölümcül bakışları ve herkesin ondan aynı şekilde korkmasıydı. Gözlerimi açtığımda hala yüzüme bakıyordu, ne diyeceğimi bilemedim. “İçeri gel!” dedi emrederek. Banyodan çıktı. Elbette ki gidecektim gitmesine ama üzerimde bir şey yokken bu şekilde gitmek tuhaf hissettirdi. Adam göreceğini görmüştü, yine bu histen kurtulamıyordum. İçimdeki ses yine devreye girip “Sanki adamların çağırınca odasına gittiği fahişe değilsin!” dese de gerçekte öyle değildim. Bu insanlar beni öyle bilse de salına salına içeri giremezdim. Üzerime bir havlu aldım. Havlunun yumuşak dokusu bile sırtıma değdikçe acıtıyor sanki yakıyordu. Önümü sıkı tutarak bolluğu arkaya vermeye çalıştım. İçeri girdiğimde Serkan’ı yatağın karşısındaki dikdörtgen pufta otururken gördüm. Işıkları açmamıştı, oda yalnızca mor ledlerin yaydığı ölçüde aydınlıktı. Nasıl gideceğimi düşünürken birde ona söyleyeceğim yalanlar olduğunu hatırladım. Bu adam gözlerimden ruhumu okur, çekip alırdı, onu Meyra Bolat olduğuma ikna etmeliydim. Yanına geldiğimde bana bakmadan “Otur!” dedi. Söylediğini yapıp karşısındaki yatağa oturdum ama popomdaki yaralar öyle ağrı yaptı ki, neredeyse yeniden ağlayacaktım. Bağırmamak için dudaklarımı birbirine bastırıyor bazen ısırıyordum. Öfkeli bir nefes almıştı, hissediyordum. Bana kızarak “Otur dediysem lafın gelişi, uzan. Yüz üstü!” diye terslendi. Hiç kolay bir adam değildi, beni gerçekten korkutuyordu, dediği gibi uzandım. Öyle bana bakmak için mi uzanmamı istemişti? Ne olacaktı şimdi? Hiçbir şey bilmiyordum. Üzerimdeki havluyu yavaşça çekiştirip aldı. Ardından elini tenimde hissettim, bir an irkilsem de çok belli etmediğimi düşünürken Serkan “Ağrıların için.” Dedi. Sert olan biri için bu denli hafif dokunuşlar beklemiyordum, ağır ağır kremi sürüyordu. Göğüslerim üstüne yatmaktan ağrımaya başlayıp göğsüm daralınca yanlarda duran kollarımı başımın altına aldım. Serkan huzursuzca “Burada sana masaj hizmeti vermiyorum!” dedi. Sanırım oradan bakınca rahat görünüyordum. Tamam rahattım, dokunuşları çok rahatlatıcıydı ancak masaj yapmıyordu. “Sırtımda bir dolu yara var. Siz masaj yapmıyorsunuz!” dedim kısık bir sesle. “Ne yapıyorum?” diye sorunca “Krem sürüyorsunuz, dediniz ya.” Diye cevap verdim. Birden eli sırtımdan yok oldu. Konuşmamam mı gerekiyordu? Ne olduğuna bakmak istiyordum, cesaret edemiyordum. Emin’in karşısında tereddütsüz kelimeleri sarf ederken bu adam, sesimi içime kaçırmama neden oluyordu. Belimin iki yanında duran dantel parçaları kavrayıp külotumu aşağı indirdiğinde yanaklarımı ateş bastı. N’apıyordu böyle? Kalçamdaki izlere de sırtıma yaptığı gibi krem sürmeye başladı ama ben çok başka şeyler hissediyordum. Öyle şeylerdi ki vücudum sanki titriyordu. Tüm bedenimi bu yumuşak dokunuşlarla talan edebilirdi. Saatlerce sesimi çıkarmadan buna maruz kalabilirdim. Aklımın içindeki aynı ses bana tokat atarcasına uyardı. “Bi de ıslan istersen! O senin düşmanın salak!” “Şey,” dedim sesimin düzgün çıkmasını umarak, sonuçta ellerimle kalçalarımı tutabiliyordum “Bende sürebilirdim, keşke uğraş-“ lafı ağzıma tıktı. “İsteseydim başkası da sürebilirdi!” Doğruydu, isteseydi burada değil, başka odada kalabilirdim. Onun istediği doğrultuda gerçekleşecekti her şey, uymak zorunda olan bendim. Ellerini çektiğinde neredeyse buna isyan edecektim. “Uyu.” Deyince “Ben,” dedim kızmamasını dileyerek “Teşekkür ederim.” Diye ekledim. Herhangi bir yanıt alamadım, zaten rica ederim, ne demek gibi sözler beklemem saçmalık olurdu. Büyük camlardan dışarısı çok çokta renkli görünmüyordu. Burada, Kıbrıs’ta çokta yüksek binalar yoktu. Zaten otelde çok katlı değildi, yatay olarak alabildiğine uzundu. Hava aydınlanmaya yüz tutmuş gökyüzünü lacivertten siyaha açan ince beyaz bi ışık çizgisi belirmişti. Kaybolmaya başlayan yıldızları seyrederken “Sana uyu demiştim!” dedi. Bakışlarımı yana çevirdiğimde onun ayakta bana baktığını gördüm. Elleri cebinde öylece dikiliyordu. Bir şey söylemeden gözlerimi kapattım ama uykum gelmiyordu. Onun gitmiş olduğunu düşünerek açtığımda bu kez tam karşımdaydı. “Uykum yok!” dedim onun bir şey demesini beklemeden. “Aç mısın?” Midemi yokladım, çok aç değildim ama bir şeyler yiyebilirdim. Akşam midemde ne varsa çıkarmıştım. “Biraz.” Konuşmadan odanın karanlık kısmına doğru ilerledi. Bir süre sonra geldiğinde gün aydınlanmak üzereydi, gözlerime kızıl bir ışık vuruyordu. Elinde tuttuğu tişörtü pufun üzerine bıraktı. “Giyin!” dedi. Yataktan kalkarken arkasını dönmüş elindeki kumandayla dairenin diğer kısmının perdelerini açıyordu. Siyah oldukça bol tişört sırtımı rahatsız etmiyordu. “Gel!” deyip ilerlerken onun peşinden gittim. Mor vitray camın ayırdığı kısım mutfaktı. Masanın üzerinde kahvaltılık tarzı yiyecekler vardı. Oturamayacağım için ekmeğin üzerine yiyeceklerden koyup ayakta yemeğe başladım. Serkan ise karşı dolaba dayanmış büyük bir kupada bir şeyler içiyordu. Biraz yedikten sonra “Bana kim olduğunu anlat!” dedi. Ekmeği ısıracakken ona baktım. Masadaki tabağa bırakıp “Meyra Bolat.” Dedim Emin’le planladığımız gibi. “Ayrıntı istiyorum!” Kara gözlerini üzerimden ayırmadan bakarken gözlerimi ondan çekmedim. Bu yalan söylemediğimin kanıtı olmalıydı. “Yalnızım, ailem yok. Okumadım, yarım bırakmak zorunda kaldım. Ne iş yaptığımı zaten biliyorsunuz!” Bakışlarını kısıp “Ondan emin değilim!” dedi. Ekmeği alıp ısırdım, rahat görünmem gerekiyordu. Lokmamı bitirince “Size yalan söylememin bana zararı olur.” Diyerek onu ikna etmeye çalıştım. Başını diğer tarafa eğdi, beni inceliyordu, sanki gözlerinde x ray cihazı vardı ve beni tarıyordu. Ancak hiç gerek yoktu, tişört olmasa çıplaktım. Vücuduma bakarak kaç kişiyle yatıp yatmadığımı anlayamazdı değil mi? Yani bunun imkanının olmadığını varsayıyordum. “Nasıl başladın?” Ekmeğime reçel alırken bir an boşluğuma geldi. “Neye?” “Fahişeliğe!” “Sosyal medya da obje olarak. Fiziksel eylemim yoktu ilk başlarda.” “Meyra!” dedi sanki açığımı bulmuş gibi. “Bu lafları konuşmak için ne kadar kitap okudun?” Ben cevap vereceğimde sırtını dolaptan ayırdı. Gözlerini benden çekmeden kupayı tezgaha koyup bana adım attı. Tam karşıma burnumun dibine geldiğinde “Bir daha sorduğumda, her ne olursa, sakın bana yalan söyleme!” dedi. Kokusu, aurası beni kendine çekmiş, kara gözlerine hipnoz olmuş gibi bakarken aralı olan dudaklarımın arasına ekmeği sıkıştırdı. Ağır adımlarla çıkıp gitti. Ben ağzımdaki ekmeği düşmesin diye elimle iterken onun reçelli olduğunu fark ettim. Ekmek elimden ne ara gitmişti? ******** Tak tak tak. Kapıyı bininci kez yumrukluyordum. “Açın artık çok sıkıldım!” Serkan’ın gidişinin üzerinden koca bir hafta geçmişti, bir haftadır bu dairenin içinden dışarı çıkmamış, çok sıkılmıştım. Kapının önünde Ogün bekliyor, hiçbir şekilde dışarı çıkamıyordum. İzin vermiyordu ama ne istersem buraya getiriyorlar, sırtımdaki yaralar için krem sürmeye Zeynep geliyordu. Bir kez kahve içmek için kalmasını istediğimde “Patron istemez!” yanıtını aldım. Sıkıntıdan ölecektim. Zaten Ogün hangi istekle gidersem gideyim “Abinin isteği bu! Abi içeride kalmanı istiyor! Abi kızar! Abi çıkmanı istemiyor! Abi gelince derse ki çıksın, çıkarırım!” gibi kelimeler söyleyip duruyordu. Ve yine “Boşuna çalıp durma, nasıl ki sen içerde bekliyorsan abiyi bende dışarı da bekliyorum! Abi ne derse o!” dedi. Dişlerimi sıkıp “Hay abini …” desem de devamını getiremedim! Adamın inine gireceğim derken burada mahsur kalmıştım, adam da yoktu. “Ha şöyle sessiz ol, birazdan akşam yemeği gelecek.” Salona geri döndüm. Tek iletişim kaynağım televizyondu, can sıkıntısıyla onu açtım. Kapı çaldığında yemeğin geldiğini anladım. Aslında mutfaktaki yemek asansörüyle geliyordu ama onunla bir kez buradan kaçmayı denediğim için asansörü iptal etmişlerdi. Servisçiler gelip yemeği mutfağa götürürken gözlerimi televizyondan ayırmadım. “Yemeğiniz hazır!” Çok önemsemeden “Tamam.” Dedim yemek yiyecek durumda değildim, kızgındım. “Mutfağa geç kadın!” Emin’in sesini duyduğumda yavaşça arkama döndüm. Üzerinde servisçilerin giydiği kıyafetlerden vardı. Kafasında bir peruk ve gözlerinde yeşil lens. Hayretle ayağa kalkarken hızlı olmam için bana işaret verdi. Dediği gibi mutfağa geçtiğimizde kapıyı kapattı. Bana gülüyordu. “Bu kadarını beklemiyordum!” dedi ağzı kulaklarında. “Sen kadın, nasıl bir iş başardın?” Neyi kast ettiğini anlamayarak “Ne söylüyorsun?” diye sordum. “Sen tut, Kont ve Kılıçarslan’ları birbirine düşür ve adamın odasına yerleş! Bravo!” deyip sessiz bir alkış tuttu. “Sende buradasın, o kadar zor değilmiş!” dedim. Bana yaklaşıp “Ben gizlice girdim, saklanarak, sense apaçık buradasın! Çünkü buraya konuldun! Ne cevherler varmış sende, görememişim!” dedi. Masadaki meyvelerden birini alıp ısırdı. “Eee var mı bir şeyler!” “Henüz hiçbir şey öğrenemedim!” “Olsun! Öğrenemedin ama çok şey yaptın. Âlem bir haftadır karışık dengeler değişiyor, hele birde Kont bana geçerse o zaman her şey daha kolay olacak!” Meyvesinin yarısını yiyip kalanı lavabonun içine attı. Bana biraz daha yaklaşıp daha agresif bir tavırla “Hangi tarafta olduğunu unutma kadın! Günü geldiğinde Serkan’ın işini sen bitireceksin! Sakın ha elini titretecek, gözlerinin içine bakamayacak hale gelme! O zaman ikinizi birden ben gömerim!” dedi. Söylediğine imkan vermeyerek biraz hırçınca “Sana söyledim! Onlar benim düşmanım!” dedim. “Öyle de kalmaya devam et! Düşmanlık biterse pişman olursun!” deyip gitti. Anlaşılan Emin’in içeride sağlam adamları vardı. Yoksa böyle rahat olamazdı. İşlerin karışması işime gelirdi. İntikam günü yaklaşır, bıçak Serkan Kılıçarslan’ın boynuna çekilirdi. Çok güzel koksa da yemek canım istemiyordu. Ancak iyi bir fikrim vardı. *** Serkan Kılıçarslan gibi iş adamı görünümlü mafyalar için fantezi dünyasının sınırı olamazdı. Bu da onlardan biriydi ve keyfini sürmek bu kez bana kalmıştı. Terasın l kısmında kapalı küçük sayılmayacak bir havuz ve onun ilerisinde de jakuzi. Şarabı almış ılık suyun bedenime masaj yaparcasına hareketine kendimi bırakmış, inanılmaz derece de gevşemiştim. Köpük eklememiştim ama suyun tazyikle dönmesinden doğası gereği köpük olmuştu. Berraktan çok bulanık duruyordu. Mavi ışıklandırması oldukça rahatlatıcı hissettiriyordu. Bedenimin hiç bu kadar şımartılmamış olduğunu hissediyordum. “Keyfin yerindeymiş!” Duyduğum sesle gözlerimi açtığımda Serkan yine simsiyah başımda dikiliyordu. Saldığım bedenimi oturarak dikleştirdim. “Ben anlamadım!” dedim gerçekten neyi kast ettiğini bilmeyerek. Dizlerini kırıp eğildi, “Sürekli gitmek istediğini, canının sıkıldığını söylüyormuşsun!” dedi. Anlamak ister gibi uzun uzun bakıyordu yüzüme. “Evet, bir haftadır buradayım, dışarı çıkmıyorum, ne için burada olduğumu da bilmiyorum!” Başını bir kez yukarıdan aşağı salladı. “Ben istediğim için buradasın! Ben isteyene kadarda burada kalacaksın!” Sözlerinin keskinliği ve kara bakışları, dilimi yutmama yetip artmıştı ama benimle ne yapacaktı? Kenardaki havluya uzanıp çıkmak için hareketlendiğimde “Çıkmıyorsun!” dedi. “Neden?” diye sordum sanki vereceği cevabı bilmiyormuşum gibi. “Çünkü Serkan öyle istiyordu! O ne isterse olurdu!” Bunun cevabını içimden kendi kendime verirken Serkan ayağa kalktı, siyah tişörtünü ensesinden çekiştirerek çıkardı. Sıra pantolonuna geldiğinde başımı yana çevirdim bakışlarımı ondan kaçırdım. Sanırım yanıma gelerek sorumun cevabını vermeye hazırlanıyordu. Suyun içine girdiğinde bacaklarımız birbirine değdi. Temastan çokta kaçabileceğim büyüklükte bir yer değildi. Bana bakışlarını çekmeden kolunu yana uzatıp düğmeye bastı ve suyun dönmesi son, buldu, ses kesildi. Mavi ışıklar yüzüne vuruyor, kara gözlerinde birer boncuk gibi parlıyordu. Birbirimize bakarken kolumu tutup kendine çekti suyun içinde kolaylıkla beni döndürüp sırtıma baktı. Elini ağır ağır iyileşmeye yüz tutmuş yaralarda gezdirdi ve belimden tutup kendine yasladı. Suyun sıcaklığının içinde onun sıcaklığı, teni beni ayrı yakıyordu. Göğsüm heyecanla inip kalkarken başımı omuza yasladı. Vücudum komple ona değiyordu. Gözlerimi açmaya korkuyordum, hissettiğim heyecan beni öldürecekti. Hiçbir şey yapmadan öylece duruyordu. Sonra ellerini göğsümde hissettim. Kavramadan, sıkmadan sadece üzerinde gezdirerek göbeğimin üzerine gelerek okşuyordu. Göbeğimden yeniden göğüslerime bir yol oluşturup aynı hızda ve yakınlıkta baskı uygulamadan gezdiriyordu. Göğüs uçlarım çoktan uyarılmıştı. Kadınlığımda hissettiğim dalgalanma yeniden ve yeniden hareket ettiği her seferde tüm bedenimi uyarıyordu. Onunda uyarıldığını kalçamda hissediyordum. Kulağıma fısıldayarak “Anlaman lazım!” dedi. Bu kez ‘neyi’ diye sormaya mecalim yoktu. Ancak sesiyle dudaklarım aralanmış kesik bir nefes vermiştim. Onun elleri altında eriyip yiten bir şeye dönüşmek üzereydim. Üstelik bana hiç dokunmadan bu ses tonuyla bile bunu başarması mümkündü. Düşmanımın koynuna girmem mi demiştim? Halt yemiştim! Sözümün eri olmamak aklımın ucunda bile değildi. Sert bedenine yaslı vücudum pamuk şekere dönmüştü. Ve o harika sesiyle kulağıma yeniden fısıldayıp beni sarhoş ederek hoş tutuyordu. Sertçe “Seni istiyorum!” dedi. Kulağımda bıraktığı arzulu tınısı kadınlığımı şelale gibi ıslatmıştı, suyun içinde bile o kayganlığı hissediyordum. Şu an bu kelime beni orgazma en yaklaştıran şeydi. Tıpkı sesindeki gibi arzusunu gözlerinde görmek istedim. Gözlerimi araladım ve o kara bakışlar dudaklarımı ısırmama neden oldu. Şuan bana ne yapsa razıydım. Gözlerini, gözlerimden çekmiyordu, cevap beklediğinden emin değildim ama bakışlarımın ona ne cevap verdiğini adım gibi biliyordum. Belimdeki eli beni daha sıkı tutarken diğer eli bacaklarımın arasına, kadınlığıma gitti. Önce aşağı yukarı oynadı, yine gözlerimi kapatmış ona teslim olmuştum. Parmaklarından biri kadınlığımın girişini buldu. Dudaklarımın arasından bir inleme çıktı. Baş parmağımı klitorisime koyup varlığını hissettiren yumuşaklıkta okşuyordu. O bana dokunurken kalçalarımı hareket ettirmeme sebep olacak zevk bedenime akıyordu. İçimde, kadınlığımın girişinde tuttuğu parmağını daire çizer gibi ilerletmeden oynatıyordu, ben inlemekten başka bir şey yapmıyordum. Baş parmağı hızlandı o hızlandıkça nefes alış verişimde sızlandı. Dudaklarımı beni öpmesi için aralıyordum ama çok yakınımda olmasına rağmen buna yanaşmıyordu. Ağzımdan kaçan inlemelerle onun sertliğini daha da büyük hissederken girişte tuttuğu parmağı yeterli gelmiyordu. Yanıyordum, o içime girsin ve beni parçalasın diye tutuşuyordum adeta. Okşadığı tomurcuk çiçek açmak üzere iyice sertleşince hareketini sızlandırdı. “Meyra!” dedi sanki benden önce dayanamayacak boşalacakmış gibi arzulu bir sesle. Gözlerimi açtığımda beni dağıtacak o son hamleyi yaptı ve dudaklarımdan nefes nefese onun adı çıktı. “Serkan!” Tüm bedenim titreyerek ona akarken gözlerini gözlerimden çekmiyordu. Ben aldığım zevkle gözlerimi kapatacağımda “Aç!” diye emretti. Parmağı okşayışını yavaşça sürdürüyordu. Art arda gelen devinimler sonrası bedenim tüy gibi yumuşamıştı. Rüzgar esse uçacakmış gibi hissediyordum. Aynısı Serkan için geçerli değildi. Hala sem sert duruyordu. Elimi onun erkekliğine götürüp aynı beni rahatlattığı gibi onu rahatlatmayı amaçlarken buna engel oldu. Beni kendinden biraz uzaklaştırıp yüzüme baktı. “Anlaman lazım!” dedi. Yine aynı sözü duymayı beklerken “Senin de beni istemen lazım!” dedi. Afallamış halde yüzüne bakarken hızla jakuziden çıkıp odaya döndü.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD