Bakmak

1695 Words
Mert'in anlatımı. Tüm karanlığa inat bir aydınlık, tüm aydınlığa inat bir karanlık. Hangisi daha ağır basıyor? Hangisi daha çok can yakıyor? Bir insan aydınlık isterken bile bile karanlığa yürür mü? Attığı her adımın uçuruma götüreceğini bildiği halde gözü kapalı yürür mü? Bilinmezliğe doğru atılan tek bir adım yakar mı insanın canını? Kendi yokluğu ile kavrulurken varlığını hissettiği birisi tüm hayatı olur mu? Onun için atar mı tüm adımlarını? Peki ya onu bulursa? Sever mi onu? Yoksa tüm hayatını yerle bir mi eder? Vazgeçer mi insan kendinden? Tüm benliğini hiçe sayarak sevdiğinden? Tüm hayallerini, umutlarını bir hiç için geride bırakır mı? Geldiği yolu yeniden geri yürür mü? En önemlisi yok olur mu benliğinde? Peki ya umut? Tüm karanlığa rağmen güneş gibi doğar mı? Kaybolduğun boşlukta elinden tutar mı? Yanında ben varım diyerek haykırır mı sessizliğe? Seninle birlikte yok olmayı düşler mi? 'Doğar' diye fısıldadı içimdeki ses. Ve biliyorum doğacak. Ben sessizce bekliyorum umudun gelmesini. Belki de geldi ama ben göremiyorum. Ya da göremeyecek kadar körüm. Kendime o kadar kapandım ki, etrafımı göremeyecek kadar körüm. Hatta kendimi bile. Evet bu daha doğru bir tabir oldu. Tam iki yıl bir kadının acı çektiğini göremediysem, "Ben gerçekten körüm." "Hayırdır görme yetini mi kaybettin?" Hı? Ben sesli mi söyledim? Kendime gelip benden cevap bekleyen Şefika'ya baktım. "Gözlerim değil ama kalbim kaybetmiş. Ve ben bunu çok geç anladım." Anladım der gibi başını sallayarak konuştu. "Yara derin ha. Anlatmak ister misin?" Sanırım anlatmaya ihtiyacım var. Yoksa bu bilinmezlikle daha çok kendimi kaybedeceğim. "Bir kaç gün önce kitaplarımı koyduğumu dolapta bir mektup buldum. Cümleler o kadar ağırdı ki, ayakta duracak gücü bulamadım. Düşünsene birisi seni seviyor. Gözlerinin içine bakıyor, bir defa ona bak diye. Ama sen o kadar körsün ki, bu bakışların farkında bile değilsin. Onu her gün idam sehpasına bir adım daha yaklaştırdığının farkında bile değilsin. Seni severken bir şey beklememiş. Senin mutluluğun ile mutlu olmuş. Her yere düştüğünü hissettiğin an görünmez elini uzatmış, ama sen yine bunu görememişsin. Senin için kendini paramparça etmiş, sesini çıkarmadan, bir of bile demeden yeniden kalkman için elinden geleni yapmış. Bir köşede sessizce senin onu görmeni beklemiş. Her başka tarafa baktığın zaman ölümü dilemiş ama yine de sessiz kalarak beklemiş. Güneşin doğuşunu bekler gibi onu sevmeni beklemiş. Benim yüzümden şiire başlamış. Canının yanacağını bile bile başlamış hem de. Bildiğim tek şey bu şiirlerin hiçbiri umudu aşılamıyor. Her satırında gözyaşı döküyor. Ama yine şikayet etmiyor. Ve en acısı da bana teşekkür ediyor. Onu idama sürükleyen adama." diyerek bitirdim cümlemi. Gözünden akan bir damlayı silerek başladı konuşmaya. "Kadınlar susarak sever Mert. Acı çekerek, her aldığı nefeste kalbine batan hançerle sever. Hele bu karşılıksızsa daha fazla canı yanar. Ortalıkta bir ceset gibi dolaşır ama karşısındaki insana bunu belli etmez. Neden biliyor musun?" benden bir cevap bekleyerek baktı yüzüme. 'Hayır' dercesine başımı salladığımda devam etti. "Çünkü tüm umutlarını kaybetmiştir. Onu sevmeyen bir adama asla sevgisini bildirmez. Çiğinlerine kendi sevdalarını yük olarak bindirmez. Ta ki, ciğerlerine çektiği son nefese kadar. Bir kadın onu sevmeyen adama sevdasını söylüyorsa, yaşama tutunduğu son anlarıdır. Aldığı son nefesi sevdiği adamla paylaşır. Bu kadar da cömerttir seven kadın . Iyi düşün Mert. Seni hiçe sayan kadın mı, yoksa son nefesini verecek kadar seni seven kadın mı? Ha ben körüm onu göremiyorum diyorsan, kendi bencil duygularını kenara bırakarak bakmayı dene. Ne zaman ben demekten vazgeçersen, o zaman görürsün o kadını. Ha baktın yardıma ihtiyacın var biz burdayız." diyerek ayrıldı yanımdan. Gecenin kör karanlığında kalmıştım. Onu nasıl bulacağımı bilmiyorum ama dikkatli bakacağımı biliyorum. Kim onu bu kadar seven bir kadına rastlar ki? Belki de dünyanın en şanslı adamı benim. Bilemem. Ne kadar o koltukta kendi düşüncelerimde boğuldum bilmiyorum. Sabah telefonumun alarmıyla kalkmıştım. Balkonda uyuya kalmışım. Eda'yı bir ay şirket başka araçla götürecekti. Kazadan dolayı kolumu hala kullanamıyordum. En güzel yanı, ilk defa bir ailem olduğunu hissettim. 11 yıl sonra hiç tanımadığım insanlar amcamların yapmadığını yaparak bana destek oldu. Bana sıcak aile sevgisini yaşattı. Onlara ne kadar teşekkür etsem az. Hazırlanıp kaldığım odadan çıkınca kahvaltıyla karşılaşmıştım. Şefika yine kahvaltıyı hazırlamıştı. Ve itiraf etmeliyim ki, güzel yemek yapıyor. Bize Azerbaycan'a özgü yemeklerde yapıyor. Eda ise – kendisiyle aynı yaşta olsam bile ismiyle hitap etmeyi doğru bulmamıştım. Belki de abla hasretim izin vermemişti, abla dediğim zaman 'Ben yaşlı mıyım' diyerek izin vermemişti– sabah kahvaltı yapmasa da, bir şeyler atıştırarak çıkıyordu. Buraya ilk geldiğim günlerde Şefika sabah kahvaltı yapardı, ama şimdi onu üzen ne bilmiyorum, sormaya da korkuyorum aslında, kahvaltı masasına oturduğu gibi kalkıyor. Bir kaç yudum çay bile zorla içiyor. Sanki bir el boğazına yapışmış gibi. Sessizce kalktım önünden. Fark etmedi bile. Telefonumu ve kitaplarıımı alarak çıktım evden. Dün bir söz vermiştim kendime, görmeyi deneyeceğim diye. Üniversiteye doğru attığım her adımda canım yanıyordu. Gözyaşlarının çığlığı canımı yakıyordu. Kampüse vardığım zaman arka bahçeye geçerek ağacımın altında oturdum. Bir süre sonra "Geçmiş olsun" sesi yankılandı kulağımda. "Teşekkür ederim." Aynı sınıftan Deniz'di. Şimdiye kadar tek kelime etmişliğimiz yoktu. Sessiz ve sakin birisiydi. Alya dışında kimseyle ne samimi olduğunu, ne de kavga ettiğini gördüm. "Günaydın Hüzün. Şimdi gidiyorum ama geleceğim yanına. Azıcık konuşmaya ihtiyacım var." diyerek ayrıldı yanımdan. Benim Hayat ismini verdiğim ağaca o, Hüzün diyordu. Arkasından şaşkın gözlerle izledim gidişini. Hocadan bir kaç saniye önce girdim sınıfa. Adil hoca bu konuda çok hassastı. Ama bana en büyük sürpriz Adil hocanın yerine başka birisinin sınıfa girmesiydi. Tam Cenk'e kim diye soracakken, Eflin'in sesini duydum arkadan "Deniz'in sevgili hocası gelmiş. Hiç utanmıyor da, hocasıyla arka bahçelerde sarmaş dolaş oturuyor. Kızda utanma da yok. Bir de sınıfın rahibesi olacak hıh." Bir kadının bir kadına söylediği bu çirkin laflar benim canımı yakmıştı. Arkaya dönüp: "Sakın bir daha bir başkasına iftira atma. Böyle cümleler kullanma. Diyelim sevgilisi sana ne bundan? Şimdi de kafayı hocaya mı taktın? O yüzden mi bu lafların?" Cevap vereckken hocanın sesi yankılanmıştı, "Arkadaşlar kendi aramızda konuşmayalım. Biliyorsunuz Adil hocanızın rahatsızlığı nedeniyle dersinize ben devam ediyorum. Sınav sonuçlarınızı okudum. Adil beyden iki kişi 100 almış. Birisi 100 almasa haksızlık olurmuş. Tüm sorulara çok detaylı cevaplar vermiş. Diğerine beklemiyordum. Adil bey'in son soruya şiirle yanıt veren birisine yukşek puan vermesi garibime gitti. Lafı fazla uzatmayacağım. Mert Kara kim?" Ben 100 mü almıştım? Hem de Adil hocadan? "Benim hocam." diyerek ayağa kalkmıştım. "Tebrikler tüm soruya çok dolgun cevap vermişsin. " diyerek tebrik etmişti. "Deniz Arslan tebrikler. Bana şiirle de bir kadının acısını ifade etmeyi öğrettiğin için teşekkür ederim. Ve Adil bey projeni kabul etmiş," "Teşekkür ederim hocam." diyerek tebessüm etmişti. "Arkadaşlar Cuma gününe kadar her biriniz bir şiir seçecek ve seçtiğiniz şiirle ülkemizde yaşanan toplumsal olaylardan birine dikkat çekeceksiniz. Yeteneği olan kendisi de yazabilir. " "Hocam şarkı da olur mu?" "Sesine güveniyorsan olur Esma." "Hayır hocam, öyle demek istemedim. Şiirlere şarkıyla eşlik edebilir miyim?" "O size kalmış. Isterseniz evet. Ha bu arada Deniz sen başka şiir seçecek misin? Yoksa proje şiirinle mı devam edeceksin?" "Bilmiyorum hocam. Her an başka şiir de söyleyebilirim." diyerek sessizce söylemişti. Iki yılda asla yüksek sesle konuştuğunu duymamıştım. Sanki çekindiği bir şey varmış gibi. Ilk defa yüksek sesle çalıştığım kafede konuşurken görmüştüm. Beni görmemişti ama ben onu ve yanındakı Meyra'yı görmüştüm. Aynı mahallede oturuyorduk Meyra'yla. Hiçbir yakınlığı olmadığı halde, sık sık ziyaret eder ve yardımda bulunur. Ilk defa o gün hayran olmuştum. Naifliğine, merhametine, sevgisine. Öğle arasında bir kahve alıp arka bahçeye geçtim. Verdiği sözü tutarak, oturuyordu. Rahatsız etmemek için geçen gün oturduğum banka oturup bekledim. Biraz sessiz konuştuktan sonra yine şiir okumaya başladı. Sesini yükselttiğinin farkında bile değildi. O kadar kendini adamıştı ki, şiire dünya yansa umrunda olmazdı. "'Ağlamak için gözden уaş mı akmalı? Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı? Sevmek için güzele mi bakmalı? Çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı? Hasret; özlenenԁen uzak mı kalmaktır? Özlenen уakınԁayken hicran duyulamaz mı? Hırsızlık; para, mal mı çalmaktır? Saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı? Solması için gülü dalından mı koparmalı? Pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı? Öldürmek için silah, hançer mı olmalı? Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?' Dudaklar gülerken kalbi ağlar insanın. Yanı başında. Küçük bir adım atsan dokunacaksın belki de. Ya da ellerin senden izin almadan sarılacaktır boynuna. Yüzündeki tek bir gülüşü, seni hayata bağlayan mucize. Bazen öyle bir bakar ki, tamam dersin, bu defa farketti dersin. Ama sonra en büyük yıkımı yaşarsın. Aldığın her nefes canına batar. Tam düştüm dersin. Bir daha kalkacak güçüm yok dersin. Ama öyle bir güler ki, gözleri, yeniden dünyaya geldin sanırsın. Tüm acıların silinmiş gibi. Tüm eksik yanların tamamlanmış gibi. Açılan tüm yaralara merhem olmuş gibi. Ama işte sadece gibi. Şair haklı değil mi? Hırsızlık para çalmakla olmuyor. En büyük hırsızlık bir insanın kalbini çalmaktır. Umutlarını, hayallerini, geleceğini çalmaktır. Bunu öyle bir ustalıkla yaparlar ki, haberleri bile olmaz. Bir insanı adım adım ölüme sürüklerler ama hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam ederler. Bir insanı öldürmek için kurşuna gerek yok Hüzün. İki dudaktan çıkan tek bir söz bile insanı yaşarken öldürür. Senden geriye yürüyen bir ceset kalır da, kimse göremez. Ya da görmek işlerine gelmediği için bakmazlar. 'Anlat, kendini bu kadar yıpratma' derler. Tutunacak küçük bir dal aradığın için anlatırsın. Kendine bile itiraf edemediğin şeyleri anlatırsın. Karşılığı ne olur biliyor musun? Koca bir 'Hiç.' 'Aman boşver' derler. Yahu boşvere bilseydim zaten kendimi yıpratmazdım ki. Ne diye anlamış gibi bakıp umut oluyorsunuz? Buralardan kaçıp gidesim geliyor. Ruhum sığmıyor buraya artık. Kendi yokluğumda boğuluyorum. Sığınacak bir dal aramıyorum artık. Beni rahat bıraksınlar o yeter bana. Beni anlamış gibi davranmasınlar yeter bana." "Oldu görürsem söylerim." "Hocam bir defa da sessiz gelmeseniz ne olur? Her defa beni korkutmak hoşunuza gidiyor değil mi?" "Hım bir düşüneyim. Evet hoşuma gidiyor. Ama seni korkutmak değil, kabuğundan bir adım dışarı çıkman. Hadi kalk gidiyoruz. Asya seni bekliyor. Masal sözün varmış. 'Deniz abla gelmezse sende gelme' dedi küçük hanım. Kızımla arama girmene izin veremem düş önüme." "Aa kim? Ben? Aranıza girmek? Cık tanımıyorum." diyerek kahkaha atmıştı. Konu çocuklar olduğu zaman tüm acısını ikinci plana atarak onlarla çocuk oluyor. Ah be küçük kız kim mahv etti çocukluğunu? Kim yaktı canını bu kadar? Daha büyümeden öldürdüler seni değil mi? Acına kefen yerine sarındın. O kadar büyük ki, ördüğün kalkan seni göremiyorlar. Ya da görmelerini istemiyorsun. Kendini gösterme olur mu? Çocukluğunu öldürdüler gençliğini öldürmelerine izin verme. ------- Geldik bir bölümün sonuna. Nasıl buldunuz? Bizim Mert yine kör. Biliyorum bana çok güzel sözler söylüyor olabilirsiniz 😂 Bizimkisi biraz daha kör olacak ki, sevdanın kıymetini bilsin. Bölümle ilgili düşüncelerinizi çok merak ediyorum. Yanlışlarım varsa affola 🙃
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD