5. Ey aşk

1711 Words
Deniz'in anlatımı. Nedir huzur? Sadece 5 kelime mi? Cevap çok basit, tabi ki hayır. Aslında her kelimenin anlamı bu kadar basit değil. Binlerce mana saklıdır her harfte, her kelimede, her satırda. Bazen göremeyiz, anlamak için duymayız. Sağır ve kör kalırız bazen. Bunun için de kendimizi suçlarız hep. Oysa suçlu aramak en büyük suç. Kalbine bakmalıdır insan. İlk duyacağı ses kalbinin sesi olmalı. İşte o zaman duyar huzurun sesini. Sadece 5 harften ibaret olmayan kelimede saklı olan sırlar bir bir gözünün önünde aydınlığa kavuşur. Asıl anlam o zaman ortaya çıkar. Ah insanoğlu, o kadar kör ki, önünde raks eden aydınlığı bile göremez. Kendine o kadar takılıp kalır ki, etrafında olan biten her şeye kör kalır. Kendisi daha değerlidir. Bazen ise tam tersi olur. Kendine o kadar uzak kalır ki, fark etmez kendisindeki değişikliği. Kör ve sağır kalır kendine. Hayatında kendisinden daha değerli bir varlığa sahiptir. Huzuru bulmuştur, ama farkında değildir. Dört bir yanı o olduğu için anlamaz. Onunla tattığı ilklerin bile farkında olmaz. Ta ki, kaybedene kadar. En büyük yıkımla kala kalır denizin tam ortasında. Farkına varır yaşadıklarının. Gözünün önünde canlanır yaşadığı tüm güzel anılar. Farkına varır ne kadar geç kaldığının. Farkıda olmadan bulduğu huzuru kaybeder. Nefes alacak gücü bile bulamaz kendinde. Kaybetmiştir benliğindeki kendini. Şimdi sadece 5 harften ibaret bir kelime olarak hayatında kalmıştır huzur. Çoğu kişi bulamadığını sanır. Oysa aramakla bulunmaz. Bulamazsın ki, varlığının ne olduğunu bilemediğin bir şeyi. O hiç ummadığın bir anda kuşatır dört bir tarafını. Varlığını hissetmek kalır sadece sana. Hissedersen eğer etrafında olup, göremediğin güzelliklerin farkına varırsın ilk önce. Sonra kendini tanırsın. Yüzünde yer edinen tebessümü kıskanırsın zamanla. Sen artık huzurun kollarında aşkı yaşarsın sessiz ve kimsesiz. "Maalesef. Ben en çok kendi canımı yaktım. O, kendisi yanmakla meşgulken benim savrulan küllerimi göremedi. Kendi acısına o kadar dönük ki, bir defa yüzüne bakarsa, dünyaları verdiği birisini göremeyecek kadar kör. Hatta o kadar sağır ki, bu ağacın altında avaz avaz bağırdığım sesimi bile duymadı. Sadece şiiri sevmiş. Ne büyük ironi değil mi? Sen ortaya çığlıklarını dök, o, 'şiir güzel' desin. Ağlanacak halime gülüyorum resmen." Kahkahamı durduramamıştım. Ben onun için gözyaşı dökeyim, o şiir güzel desin. Karşımda benimle gülen adama baktım. Hiç tanımadığım birine gözyaşlarımı anlatıyordum. "Fazla odunmuş desene. Ama belki de senin için en hayırlısı bu küçük hanım. Bardağın dolu tarafından bakmayı denedin mi hiç?" Soru sorar gibi bakmıştım yüzüne. Bardağın dolu tarafından kastı ne tam olarak anlamamıştım. "Tam olarak dolu taraftan kastınız ne?" "Şöyle anlatayım, diyelim ki, aşkına karşılık verdi. Seni senin onu sevdiğin kadar sevdi. Ama bir müddet sonra sana öyle bir darbe vurdu ki, bir daha ayağa kalkacak gücün kalmadı. Kendine bile güvenini kaybettin. Hayatın hiçbir anlamı kalmadı. Tamam belki diyeceksin hayatın benim için şimdi de bir anlamı yok, ama seni ayakta tutan sevdan var. Peki ya o gün seni ayakta tutacak bir gücün olmazsa?" Belki de haklıydı. Kendi sevdama o kadar yoğunlaşmıştım ki, hiç böyle düşünmemiştim. Aslında ben ondan başka hiçbir şeyi düşünmemiştim. "Sen bu dediklerimi iyice bir düşün küçük hanım. Anladığım kadarıyla ondan başka hiçbir şey düşünmemişsin. Hoş ben de düşünmemiştim vakti zamanında. Ama beni ayağa kaldıracak kızım vardı. Ona tutunarak kalktım. Aynı acıları yaşamanı istemem. Bu yüzden söyledim bunları. Ha bana ihtiyacın olursa, ne zaman dertleşmek istersen odam ikinci katta. Yusuf Algan yazılı odanın kapısını tıklatman yeterli. Senin için ayıracak zamanım var." Tebessüm ederek kalktı oturduğu yerden. Öylece izledim gidişini.Ben zaten hep gidişleri izledim. Hiçkimsenin gelişine tanıklık etmedi yüreğim. Hep bir çıkmazlarda savruldu. Bekledim oysa. Gidenlerin geri gelmesini. Ama gelmedi.. 1 hafta sonra. Koca bir hafta geçti geçirdiği kazadan sonra. Onu göremediğim bir hafta. O kadar korkağım ki, paylaşdığı resme bakmaktan öteye gidemedi parmaklarım. Bir 'nasılsın?' yazmaya korkar mı insan? Ben kazanmadığım birisini kaybetmekten korktum oysa. Kazadan iki gün sonra paylaşmıştı. İki kadın ve bir erkekle çekilmiş bir resmini. Onu ilk defa gördüğüm sokaktı. Tanımıştım yanındakı kadını. Onu almaya gelen kadındı. O kadar güzel ki, aşık olmaması bir ihtimal bile değil belki de. Adamsa, bezgin bir ruh haliyle bakmış kameraya. Ya resim çekilmeyi sevmiyor, ya da yorulmuş. Bilemem. Diğer kadınsa, kameraya hiç bakmamış, kucağında tuttuğu yavru köpeğe sanki bir şeyler fısıldıyor. Nereden bile bilirdim ki, bir kaç gün sonra o kadınla tanışacağımı. Bana en büyük desteği vereceğini, mesafelere inat hep yanımda olacağını. İnsan geleceğin ne getireceğini bilemez. "Bak bu olmadı küçük hanım. Bu defa şiirle karşılamadın beni. Hiç sevmedim bu karşılamayı. Ama tamam affediyorum. Bu defa şiir benden olsun." diyerek yanıma oturmuştu. Bir hafta önce tanımışdım Yusuf hocayı. Ertesi gün dersimize girdiği zaman ikimiz de şaşırmıştık. Ama en büyük sürpriz bana olmuştu. Yüzüne bile bakamamıştım. Nasıl bakardım ki, gözyaşlarımı anlattığım hocamın yüzüne. O da anlamıştı. Ders bitince bana uzun bir nutuk çekmiş, rahatlamamı sağlamıştı. "Ey Aşk sen nelere kadirsin... Güldüren de sensin küçük mutluluklarla, Ağlatan da sensin koskoca yangınlarla... Güzel rüyalarda buluşturan da sensin, Uykusuz gecelerde kan kusturan da... Ey Aşk sen nelere kadirsin... An olur göz görmez olur sana düşünce, An gelir bir el uzanmaz yere düşünce... An gelir ruhumu alır sarmalarsın sıcacık bakışlara, An olur gark edersin son bulmaz kara kışlara... Gün gelir bir kıvılcım olur düşersin yüreklere, Gün gelir büyürsün yangın olup talan edersin... Gün gelip yol alır senle yürekler umudun maviliklerinde, Gün gelir alır yutarsın, kaybolur gider sevdalılar karanlığının derinliklerinde... Ey aşk sen nelere kadirsin... Olmazı oldurur, öldü denilen aciz bedenlerimize yeniden can verirsin... Gün gelir yaşamak dediğin zorunlulukta her gün binlerce kez öldürürsün... Senle huzur bulurken ruhlarımız bir bedende... Gün gelir ecel olup, çığlık çığlığa söker alırsın... Ve bilirim zalimsin... Bir an bile gözünü kırpmazsın... Sen en kuytu acıları biriktirirsin koynunda... En dayanılmaz sancılara gebe saatler geçer çemberinden... İlmek ilmek acıyı işlersin gizliden yaşamak sevdalısı gönüllerimize... İnceden inceye dokunur kirli ellerin tertemiz yüreklerimize... Sen; sorgusuz kapılarımızı çalan, Ansızın yüreklerimize düşen adı konulmamış en büyük yalansın Aşk..." Tutamadım o an kendimi bir hıçkırık fiirar etti dudaklarımdan. Kendi bilinmezliğimde savrulurken bir el çekip çıkardı beni. "İstediğin kadar ağla dök içini. Bir işe yaramaz. Öyle illet bir duygudur ki aşk, seni senden alıp sensiz bırakır da, haberin olmaz. Geriye dönüp kendini ararsın ama bulamazsın. Sadece nasıl yok olduğunu görürsün. Aşk kelimesi nereden gelir bilir misin?" Öyle güçsüzdü ki, ruhum konuşacak hali kalmamıştı. Öyle ağır bir şiir beklemiyordum Yusuf hocadan. Aslında ben Yusuf hocayı hiç tanımıyorum. Kendi bencil duygularım izin vermedi gözlerindeki hüznü görmeye. Yüzüne baktığımda benden cevap beklediğini anlayınca hayır anlamında başımı iki yana salladım. "Aşk arapçadan günümüze kadar gelen bir kelimedir. Aşeka isimli bir sarmaşıktan alır anlamını. Ağaç diplerinde biten bir sarmaşıktır aşeka. Ağacı sarıp sarmalar ilk once. 'Yanında ben varım, sen yalnız değilsin' dercesine. Aslında tam aksidir. Zehirlidir aşeka. Ağacın tüm suyunu emerek kurutur. Cansız bırakır. Kuru bir dal kalır koca ağaçtan geriye. Aşıkta öyle değil midir? Ilk günler aşıktan mutlusu yoktur. Bulmuştur maşuğunu. Maşuğun onu sevip sevmemesinin bir önemi yoktur aşık için. Ama zamanla öyle olmuyor. Aşkın narında yanan aşık tükenir zamanla. Geriye ondan kuru bir can kalır. Sorarsan aşığa 'Ben sevdim. Ondan beni sevmesini istemedim ki, sitem edeyim' der. Maşuksa kendi halinde. Aşığın yok oluşunu farketmeden devam eder yoluna. Aşeka gibi." diyerek tamamladı sözlerini. "Peki siz hocam, aşık mısınız, maşuk mu?" Tutamamışdım daha fazla kendimi. "Ben ne aşığım, ne de maşuk. Ben sevdiği kadını kendi elleriyle mezara koyan, geriye yıkık dökük virane kalan bir adamım." "Ben özür dilerim hocam. Bilmiyordum. Başınız sağ olsun." diyerek fısıldamıştım sessizce. Bilsem sormazdım ki. Biliyorum seven unutmaz sevdiğini. Ama yarasını kanatmazdım. "Doğum günüme az kalmıştı. Bana hediye almak için çıkmış dışarı. Hediyeyi almış, karşıdan karşıya geçerken alkollü bir sürücünün kırmızı ışığa rağmen durmaması sonucu kaybettim. Onsuz dört doğum günü geçirdim ben. Hiçbirinin bir anlamı olmadı. Yarım kalan bir ruh nasıl mutlu olur ki. Iki yaşı vardı kızımın. Küçücüktü daha. Annesinin gidişini anlamadı bile. Ama bir daha gelmeyeceğini anlamış gibi günlerce ağladı. Işimi bıraktım kızım için. Onu kimsesiz bırakmamak için. Bir süre sonra evlendirme çabalarına girdiler. Neymiş efendim, kızıma yeteri kadar bakamıyormuşum. Ben kızım için kendimden vazgeçtim bunu göremediler. O kadar üstüme geldiler ki, Deniz ben kızımı alıp şehri terk ettim. Sevdiğim kadını arkamda bırakıp korkakcasına kaçtım. Düşüne biliyor musun ben arkamda karımı bırakıp kaçtım. Sırf o koca çeneleri kapansın, bizi rahat bıraksınlar diye. Ama uzağa gidemedim. Kimse bilmez ama ben çok sık giderim ona. Her defa papatya alırım. Kır papatyasını çok sever. Papatya kokardı hep. Kızım da öyle kokuyor. Tıpa tıp annesi. Yanaklarındaki benleri bile aynı. Zaman çok hain billiyor musun Deniz? Aldığını hiçbir zaman geri vermiyor. Yaşadığın anın kıymetini bil. Zira seni seviyorum demek için geç kalırsın. Belki dersin ama o bunu hiçbir zaman duyamaz. Bu yüzden sana abi tavsiyesi korkma. Korktuğun zaman bu anlattıklarımı aklına getir ve öyle adım at." Sımsıkı sarılmıştım karşımdaki adama. Zira kelimelerin bir önemi kalmamıştı artık. Uzun bir süre ikimiz de konuşmadık. Içimizde biriken tüm anıları, acıları döktük gözyaşlarımızla. Kim ne için ağladı o an bir önemi yoktu da. Karar vermiştim. Eve gittiğim zaman ona sevdiğimi söyleyecektim. Haklıydı. Nereye kadar kaçabilirim ki? Kaçmayacaktım. Iyi gelmişti hocamla konuşmak. Kararımı vermiştim. Yazacaktım ona. Akşam yemek yeyip odama çıktım. Heyecanlıydım. Ona duygularımı anlatacaktım. Ne kaybederdim ki? Kazanmadan kaybedilmiyor. Bunu bildiğim halde kaçamazdım daha fazla. Tam telefonu elime alıp ona yazacaktım ki, bildirim geldi. Instaqramda bir video paylaşmış. Ellerim titreyerek açtım videoyu. Ilk dikkatimi çeken taktığı sarı bere oldu. Yüzündeki gülümseme bende de aynısını yaratdı. Ta ki, şarkıyı duyana kadar. Kaç saat geçti üzerinden? Kaç defa tekrar etti video bilmiyorum. Saymayı bıraktım. Sayamadım ki, bırakayım da. Aşık olduğum adam başkasına aşkını ilan ediyordu. Yine. Ve ben sadece izliyorum. Her zaman yaptığım gibi. Sessiz çığlıklarım gecenin kör karanlığına inat yankılanıyor kulaklarımda. Gözyaşlarıma inat sessizce çıktım odamdan. Zor zapt ediyordum hıçkırıklarımı, kimse duymasın diye. En zoru da bu ya, kendim bile duymak istemedim çığlıklaırmı. Bir korkak gibi yine kaçtım kendimden. Sanki yıldızlar bile anlamış beni. Gökyüzünü bana bırakarak gitmişler. İçim gibi karanlık. İçim gibi bir parçasını kaybetmiş. Eksik, kırık dökük. Belki de paramparça. Ama yalnız değil. Varlığında kaybolmayı isteyen binlerce kırık yüreklere sahip kara kuytularında. Bazen kimsem yok derim ama bana uzatılan eli görünce ne kadar yanlış düşündüğümü anlamam geç olmuyor. Evet yalnız değilim ama yarımım. Kalbim hep onunla ama ruhum nerede bilmiyorum. Ben ruhumu babamın 5 yaşında kollarımdan tutup sarstığı gün bıraktım orada. Kimsesiz. Kendimi bile tanımadan. Bir hapse mahkum ederek. İşlemediğim bir günahın cezasını çekerek bıraktım. Ben ben olmayı bıraktım. Sorgulamayı, karşı çıkmayı bıraktım. Ördüğüm duvarların arkasında döktüğüm gözyaşlarımı bıraktım. Ve sevgili gece ben orada geçmişimi bıraktım. Çocukluğumun üzerine toprak attığım gün, gençliğimi bıraktım. "Biliyorum gece belki de bana acılarında boğulmayı seviyorsun diyeceksin ama ben acılarımla yaşamayı sevmiyorum."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD