-Yalaz TİMİ-

3523 Words
Hatay, sabah henüz tam aydınlanmamıştı. Dağların gölgeleri karanlıktan yeni sıyrılıyor, toprak ağır ağır güne uyanıyordu. Yüzbaşı Ateş Alper Sipahi, eğitim alanında yürüyordu. Postallarının toprağa her vuruşu, askerlerin omuzlarına bir emir gibi iniyordu. Kamuflaj üniforması sabah serinliğinde bile vücuduna oturmuştu; keskin yüz hatları, öfke değil ama ağırlık taşıyan bir sertlik taşıyordu. Karşısında otuz kişilik yeni tim, nizami bir hat oluşturmaya çalışıyordu. Çoğu daha erdi; sınırın ne demek olduğunu bilmiyorlardı. Henüz karanlıkta silah sesini duymamış, arkadaşını kaybetmemişlerdi. Ateş bunu biliyordu. Ve bu yüzden her hareketiyle onlara savaşın gölgesini hissettirmek zorundaydı. “ÜÇ SANİYEDE YERE!” diye bağırdı birden. Askerler daha ne olduğunu anlamadan bir anda yere kapanırken içlerinden biri refleksi geciktirdi. Ateş yanına gitti, elini adamın omzuna bastırıp sertçe fısıldadı: “Üç saniye ile hayat kurtarılır. Dört saniye ile mezar kazılır. Hangisini seçiyorsun, er?” Genç asker nefes nefese, “Hayat kurtarılır komutanım!” dedi. Ateş başını salladı. “O zaman tekrar!” Eğitim sahasında toz bulutları yükseliyor, askerler ter içinde emirleri yerine getiriyordu. Ateş’in keskin bakışları bir anda sakalı tıraş olmamış bir askere kaydı. “Şşiit! Sarı civciv!” diye haykırdı. Askerlerin hepsi birbirine bakarak kimin kast edildiğini anlamaya çalıştı. Ateş ise çoktan hedefini belirlemişti. Askerin önünde durdu, baştan ayağa süzdü. Ateş’in boyu yüzünden üzerine gölge düşmüştü. Ellerini yere koyan asker sesini titretmeden bağırdı: “Emredersiniz komutanım!” “Kalk.” Oğlan hızla kalktı, üstünü düzeltti ve hazır ola geçti. “Adın ne?” “Aydın Teke, Kütahya! Emret komutanım!” Ateş gözlerini kısarak Aydın’ın yüzünü dikkatle inceledi. “Yeni geldin diye bu ne rahatlık! Niye tıraş olmadın?” “Unuttum komutanım.” Ateş’in sesi göğü yırtarcasına çıktı: “Okul mu lan burası?!” Aydın olduğu yerde titredi. “Komutanım… çarşı izni diye…” “Eee?” Araya başka bir asker girdi: “Komutanım, sevgilisiyle buluşacakmış. Sakalsız buluşmak istememiş.” Ateş kaşlarını hayretle kaldırdı: “Vayy… Demek öyle?” Asker başını eğdi, dudaklarını endişeyle ısırdı. Ateş elini askerin ensesine atıp kendine çekti. Aydın komutanının yüzüne bakmaya cesaret edemiyordu. “Yavuklun sevmiyor mu sakallı halini?” “Sever komutanım… ama sakalımı ayrı sever komutanım.” Ateş’in yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. Diğer askerler bu ifadeden cesaret alıp kendi aralarında kıkırdadılar. “Sen nerede olduğunu unuttun herhalde? Hatuna değil bana güzel gözükeceksin sarı civciv! Komutanın için her sabah süsleneceksin, anlaştık mı?” Aydın askeri bir disiplinle, sesi gür çıkararak bağırdı: “Anlaşıldı komutanım!” “Güzel, şimdi 100 şınav. Al pozisyonu.” Askerin yüzü düşse de ucuz atlattığını biliyordu. Bir adım öne çıktı, yere kapanıp şınava başladı. Tam o sırada bir ses eğitim alanını kapladı: “Ooo Yüzbaşım! Fırça seansın başlamış.” Ateş Alper hemen doğruldu, omuzlarındaki sert duruşuyla asker selamı verdi. Uzun, kaslı gövdesi haki üniformasının içinde adeta bir heykel gibiydi. Geniş omuzları ve dik duruşu, bulunduğu yeri dolduran bir karizmaya sahipti. Üniformanın göğsünü kavrayan kumaş, onun güçlü gövdesinin çizgilerini saklamaya yetmiyordu. “Bir tıraş meselesi komutanım.” dedi, hafif bir tebessümle. Binbaşı Ali Sabah elindeki çayıyla yanına yaklaşırken sordu: “Allah Allah, sebebi neymiş?” Ateş başıyla şınav çeken askeri işaret etti: “Yavuklusu sakalını okşarken seviyor anladığım kadarıyla.” Ali kahkaha attı, yanlarındaki askerler de gülüştü. “Sen sevmezsin, bilmiyor mu?” Ateş’in gözlerinde ince bir parıltı belirdi: “Öğrendi şimdi.” Sonra binbaşı ile kısa bir sohbete daldı. Ardından başını çevirdi, gözlerini şınav çeken askere dikti. “Kaç oldu asker?!” “69, 70, 71, 72—” “Yanlış!” diye gürledi Ateş. Asker kollarının üstünde komutanına baktı, ter alnından süzülüyordu. “Doğru saydım komutanım!” Binbaşı Ali güldü. Çoğu asker Ateş’in ne yapacağını anlamıştı. Ateş yavaş bir adım attı, ağır postallarının sesi eğitim alanında yankılandı. “71’den sonra ne gelir?” “72 komutanım.” dedi asker, sesi kısılmıştı. Ateş’in çatık kaşlarının altından bakan açık kahve gözleri parladı. “Ne gelir?!” Asker gerginlikten kelimeleri yutuyordu. Ter içinde kekeledi: “72 komutanım…” Ateş askerlerin geri kalanına döndü, kalın sesi alanda yankılandı: “71’den sonra ne gelir asker?!” “0 KOMUTANIM!” diye bağırdı herkes. Ateş’in ifadesi ciddi olsa da gözlerindeki keskinlikte aldığı keyif belli oluyordu. “Neymiş asker?” “0 komutanım!” dedi Aydın, bu kez sesini daha yüksek çıkararak. “Tamam. Devam et. Baştan.” Asker tekrar başladı; bu defa kollarında mecal kalmamıştı. Postallarını yere sıkıca bastı, dişlerini sıktı. Binbaşı Ali, Ateş’in geniş omzuna dokundu. “Kolay gelsin Kırıkkale’nin gülü!” dedi gülümseyerek uzaklaşırken. “Sağ olun komutanım!” diye karşılık verdi Ateş, memleketini gururla duyarak. Kendi içinden geçirdi: Bir asker 71 dedi mi sonrası 0’dan başlar. Herkes Aydın’ı izliyordu. Ter damlaları alnından yere düşüyordu. Dişlerinin arasından güçlükle saymaya devam etti: “69, 70…” Sonra başını kaldırıp komutanına baktı. “72!” Ateş’in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Gözlerinde o tanıdık parıltı belirdi. “Aferin zeki çocuk. 100’de bitir.” O sırada Teğmen Burak koşarak yanına geldi. Elinde telsiz vardı, nefesi aceleyle kesik kesikti. “Komutanım, karakol istihbarattan yeni mesaj aldı. Sınırın ötesinde bir grup hareketlilik var. Beş-altı kişinin de, gece sızmaya çalışmış bilgisi var.” "Gece sızdılarsa şimdi mi farkına varılmış?"deid dişlernini arasından. "Komutanım nöbetçi askerlerin gözünden kaçmış olabilir." "İyi bakalım bundan sonra benim gözümden kaçacaklar mı? İsimlerini not et onların." "Emredersini Komutanım!" Ateş bir anda durdu. Az önceki yumuşaklık tamamen kaybolmuş, yüzü karanlık bir ifadeye bürünmüştü. “Yerlerini biliyor muyuz?” “Henüz net değil. İnsansız hava aracı tarama yapıyor. Ama bizim bölgeye çok yakın oldukları tahmin ediliyor.” Ateş’in bakışları sertleşti, çenesini sıktı. Birkaç saniye düşündü, ardından net bir sesle emri verdi: “Hazır timi çağırın. Dış devriyeye çıkıyoruz. Eğitim bitti, herkes tam teçhizat!” Koğuşta panik yoktu ama gerginlik bir anda yükselmişti. Askerler hızla hazırlık yaparken Ateş silahını aldı. Metal gövdeye elini koyduğunda içinden tek bir cümle geçti: Burada hata yapmanın bedeli can olur. O sırada telsizden başka bir anons geldi. Farklı bir frekanstan. “Antakya merkez, Odabaşı Mahallesi 11. Sokak. İki katlı ev yangını. İçeride çocuk olduğu bilgisi alındı.” Ateş, telsizden gelen sesi farkında olmadan dinledi. Yangın kelimesi kulağında yankılandı. İçeride çocuk… Bir anlığına yüzü değişti. Sanki kalbi bir şey hatırlamıştı. Ama hemen kendini toparladı. Teğmen Burak ona baktı. “Komutanım, çıkıyor muyuz?” Ateş, omzundaki tüfeği düzeltti. “Çıkıyoruz. Bu sınır bizim sorumluluğumuzda. Hata yok.” **** Hudut Karakolu’nun ağır demir kapıları, Yüzbaşı Ateş Alper Sipahi’nin timi — Yalaz Timi — içeri girerken gıcırdayarak açıldı. (Yalaz Timi, “Alev, şiddetli ateş” anlamı taşır; korku ve yıkım çağrıştırır.) Karakol, sınır hattına en yakın noktalardan biriydi. Beton duvarların arkasında gözetleme kuleleri göğe uzanıyor, çevredeki sessizlikte yalnızca askerlerin nöbet devriyelerinin adımları duyuluyordu. Ateş araçtan indiğinde, karakol komutanı Astsubay Kıdemli Başçavuş İsmail hızla yanına yaklaştı ve sert bir selam çaktı. “Komutanım, hoş geldiniz.” Ateş selamı aldı, doğrudan konuya girdi: “Rapor ver, durum nedir?” İsmail’in yüzü ciddiydi. “Komutanım, son iki gündür sınır hattında küçük gruplar halinde hareketlilik tespit ediyoruz. Kaçak sızma girişimleri arttı ancak asıl endişemiz, Cilvegözü hattında keşif yapan gruplar. Sanki bir şey hazırlıyorlar. İstihbarat net değil ama…” Ateş gözlerini kısarak yanıt verdi: “Cilvegözü Sınır Kapısı’na gitmemiz gerekiyor. Oradaki güvenliği yerinde görmek istiyorum.” Tam o sırada Teğmen Burak araya girdi: “Komutanım, hazır tim için hazırlık emrini vereyim mi?” Ateş kısa bir baş selamı verdi. “Verin. Yarım saat içinde hareket edeceğiz.” Ateş, arkasındaki tim ekibine baktı. Hepsi emre hazır, disiplinli bir duruş sergiliyordu. Yalaz Tim Ekibi şu şekildeydi: Yüzbaşı Ateş Alper (Tim Komutanı) Timden sorumlu ana komutan. Operasyon planlama, emir-komuta zinciri ve kritik kararların alınmasından sorumlu. Askeri strateji ve keşif deneyimine sahip. Kod adı: “Kurtbaş”. Üsteğmen Baran "Sarsılmaz" Korkut (İkinci Komutan / Yardımcı Komutan) Tim komutanına bağlı olarak operasyonu yönetir, gerektiğinde Ateş Alper’in yerine geçer. Saldırı ve savunma taktiklerinde uzman, yakın muharebe eğitmeni. Teğmen Cem "Sinyal" Ertem (Muhabere ve Elektronik Harp Uzmanı) İletişim, uydu bağlantıları, şifreleme ve düşman sinyallerini bozma konusunda uzman. Dronelar ve elektronik keşif ekipmanlarını yönetir. Asteğmen Oğuz "Körpenç" Demiralp (Keskin Nişancı / Sniper) Uzun menzil operasyonlarının destekçisi. Kamuflaj ve hedef takip yeteneği yüksek, aynı zamanda ileri keşif görevlerini yürütür. Astsubay Çavuş Giray "Ateka" Yılmaz (Patlayıcı/Mühimmat Uzmanı - EOD) Patlayıcı imha, tuzaklı araziler, mayın temizliği ve ağır mühimmat yönetiminde uzman. Uzman Çavuş Kerem "Nabat" Çelik (Sağlıkçı / Medik) Yaralı tahliyesi, ileri seviye sahra cerrahisi ve ilk yardım konusunda eğitimli. Operasyon sırasında timin hayatta kalma oranını artıran en kritik kişi. Uzman Onbaşı Yiğit "Bora" Aksoy (Yakın Muharebe ve Gözcü / Scout) Sessiz ilerleme, keşif ve ilk temas hattındaki çatışmalarda görevli. Düşman bölgesine sızma ve alan temizleme konusunda uzman. Hepsi birbirinden yetenekli askerlerdi. Ateş bu Timi kendisi oluşturmuştu. Hepsi canyoldaşıydı. Üsteğmen Baran Korkut, Teğmen Cem Ertem ile diğerlerinde daha samimiydi. Normalde bir araya gelen ekipte şakalar,espiriler eksik olmazken şuan oldukça ciddiler ve üstlerinden emir beklmeye hazırlar... ---- Hudut Karakolu'nun harita odası, Ateş Alper Sipahi'nin komutlarıyla hareketliydi. Harita masasının üzerinde sınır hattının detaylı krokileri seriliydi. Cilvegözü Sınır Kapısı’na gitmek için plan yapıyorlardı. Ateş, ellerini masanın kenarına koymuş, gözleri bir noktaya odaklanmıştı. Yanında Yakaz ekibi komutanlarının stratejilerini iyice dinledi. Sonrasında ekip önden çıktı. Ateş, tek kalmıştı son kez haritaya bakarak stratejisini değerlendirdi. Her şey tam tıkırdı. Kafasında nir soru işareti yoktu. Ama bir anda… BOOM! Yerin altı şiddetle sarsıldı. Odadaki floresan lambalar birbiri ardına patladı ve karanlık odayı yuttu. Kuzey duvarı büyük bir gürültüyle içeriye çöktü. Masanın üzerindeki haritalar havaya savruldu, dev bir dolap gürültüyle odanın ortasına devrildi. Beton parçaları Yüzbaşı Ateş Alper’in üzerine yığıldı. Göğsüne saplanan ağır beton bloğun altında nefesi kesildi. Ağzından boğuk bir acı nefesi döküldü. “Ahh—!” Bir süre hareket edemedi. Nefesi kısa kısa, hırıltılı geliyordu. Yüzü kan ve tozla kaplanmıştı. Göğsündeki ağırlık o kadar fazlaydı ki kollarını bile kaldırmakta zorlanıyordu. Çatlayan kaburgalarının her nefes alışında ciğerini deliyormuş gibi acı veriyordu. Telsiz, şans eseri masadan düşüp hemen yanına savrulmuştu. Ateş, acıya rağmen parmaklarını beton zemin üzerinde sürükleyerek ona ulaşmaya çalıştı. “Dayan… dayan…” diye inledi kendi kendine, bilincini kaybetmemek için. Dışarıdan askerlerin panik dolu sesleri yankılanıyordu. Baran’ın ona seslendiğini boğuk bir şekilde duydu ama cevap veremedi. Ardından bir patlama daha karakolu sarsınca duvarlardan yeni parçalar koptu, ortalık cehenneme döndü. Ateş dudaklarından kelimeler dökülürken ilk şehadetini getirdi. Aklı ise sesi kesilen Baran’daydı. Eli titreyerek telsize uzandı. Parmakları düğmeye zorla bastı. “Hudut Karakolu saldırı altında… yangın var… yaralılar… itfaiye… acil destek… askerlerim… asker—” Cümlesini tamamlayamadan bilinci bulanıklaştı. Sesi telsiz hattında yankılanarak kesildi. ***** Dakikalar sonra siren sesleri sınır hattını inletti. Birbiri ardına itfaiye araçları ve ambulanslar karakolun ağır kapısından içeri girdi. Önde Alev Gökçe Sönmez’in ekibi vardı. Araçtan indiği anda alevler duvarları yalayıp göğe uzanıyordu. Gözleri keskinleşti. “Ekip! Dinleyin!” diye bağırdı, sesi sirenleri bastırdı. “Muzaffer, Serhat kuzey bloktaki yangına hortum çekin! Yasir, sen benimle güney tarafa geliyorsun! Önce yangını durduruyoruz, sonra enkaz altı tarama! Yaralılar taşınıyor, içeride kalan varsa tek tek çıkaracağız! HERKES MASKE TAKACAK!” “Emredersin şef!” diye cevap verdiler. Alev metal kapıdan içeri koştuğunda içeride hâlâ bağırışlar, kan kokusu... Elindeki balta ile bir kapıyı kırdı, içeriden kapı önünde iki yaralı asker dışarı çıkardı. Arkasından Yasir sedye getirdi. Bir asker ona doğru koştu, nefesi kesik kesik: “Şefim, güney kulede iki yaralı daha var! Alev büyüyor!” Alev hiç duraksamadı. “Serhat! Hortumu buraya yönlendir! Yasir, benimle geliyorsun! Bu kuleyi kaybetmeyeceğiz!” Sıcaklık dayanılmazdı. Alev, miğferinin altından yüzünü siper ederek ilerledi. Alevler göğe yükseliyor, mühimmat deposu tehlikeli bir şekilde kıvılcımlar saçıyordu. Yaralı askerler sedyelerle taşınıyor, komutanlar panikle bağırıyordu. Alev hortumu işaret etti: “Yangın çok genişlemiş! Öncelik yaralılar! Serhat, kuzey duvarını söndürmeyi dene ama çok oyalanma! Yasir, Muzo, benimle geliyorsunuz. İlk olarak enkaz altı taraması yapacağız!” Serhat bağırdı: “Bu yangın kolay kolay sönmez şef!” Alev, maskesinin ardından ona baktı: “Biliyorum. Ama biz ateşi değil insanları kurtarıyoruz. Başlayın!” Yangın, harita odasının bulunduğu binayı tamamen sarmıştı. Sıcaklık dayanılmaz bir hal almış, içerideki oksijen neredeyse tükenmişti. Alev, nefesini maskesinin filtresinden zorla alıyordu. Duman öylesine yoğundu ki görüş mesafesi sıfıra inmişti. Elindeki termal kamerayı hızla taradı, fakat yoğun sıcaklık ve duman cihazın performansını bozuyordu. Ekranda net bir şey seçilemiyordu. O sırada dumanın arasından bir siluet belirdi. Baran! Yerde, bir molozun kenarına yaslanmıştı. “Yasir!” diye bağırdı Alev, sesi kaskının içinde yankılandı. Yasir hemen yanı başına koştu, gözlerini zorlayarak Alev’in baktığı yöne çevirdi. İleride başka itfaiyeciler belirdi; hepsinin yüzlerinde aynı ölümüne ciddiyet vardı. Zamanları yoktu. Alev, dizlerinin üzerine çökerek Baran’ın yanına geldi. Genç askerin yüzü kül ve kan içinde, nefesi ise kesik kesikti. “Beni duyuyor musun?” dedi Alev, sert ama kontrollü bir sesle. Baran dudaklarını zorla kıpırdattı. “E-evet…” “Tamam, şimdi dinle beni. Omurganda ağrı var mı?” “H-hayır…” “Herhangi bir yerinde ağrı?” “Sol kolum…” dedi Baran. Sesi öylesine kısıktı ki Alev neredeyse duyamadı. Bilinci kaybolmak üzereydi. Alev hemen Yasir’e döndü. “Sol koluna dikkat ederek çıkaracağız!” Baran bir anda gözlerini araladı, kelimeleri zorlukla çıkardı. “Ko… komutanım… içeride…” Alev’in gözleri irkildi. “Nerede?!” Baran sol tarafı işaret eder gibi yapıp zorla fısıldadı: “Sol…” Ve bilinci tamamen kapandı. Alev dişlerini sıktı, ayağa kalktı. “Yasir! Onu çıkarın!” Yasir tereddüt etmeden eğildi. Baran iri yapılı bir adamdı; neredeyse 1.90 dan fazlaydı. Fakat Yasir de babayiğit bir adamdı. İki arkadaşıyla birlikte Baran’ı sırtladı. Alev’in sesi kulaklarında çınlıyordu: “Koluna dikkat edin! Onu hızlı çıkarın, vakit yok!” Askeri sırtlarına yüklerken duman daha da yoğunlaştı. Tavanın çatı kirişlerinden biri büyük bir gürültüyle yere düşüp kıvılcımlar saçtı. Alev oradan hızla uzaklaştı, içindeki tek düşünce Baran’ın söylediği sol tarafta bir yerde hâlâ içeride olabilecek kişiyle ilgiliydi. Alev, harita odasına girdiğinde karşılaştığı manzara içini ürpertti. Alevlerin dans ettiği odanın yarısı harabeye dönmüştü. Kuzey duvarının büyük bir kısmı yıkılmış, tavandan sarkan kirişler kıvılcımlar saçarak düşmeye hazırlanıyordu. Yoğun duman, nefes almayı imkansız hale getiriyordu. Gözleri hızla odayı taradı ama kimseyi göremedi. “Gökçe, ÇIK! ÇIKK! Alevler sarıyor, çabuk!” diye bağırdı dışarıdan itfaiye şefinin sesi. Yangın sırasında kimse ona Alev ismiyle hitap etmezdi. Alev bir an tereddüt etti, gözleri son kez odayı taradı. Kimse yoktu. Tam kapıya dönecekken göz ucuna bir şey takıldı. Yanan molozların arasında bir el dışarıya doğru uzanmıştı. Parmaklar yanık içindeydi, kıpırdamıyordu. Alev’in boğazı düğümlendi. “Burada biri var!” diye bağırdı tüm gücüyle. Ama sirenlerin, bağırışların ve arka arkaya patlayan mühimmat seslerinin arasında kimse onu duymadı. Yasir ve Muzo diğer enkazlara odaklanmış, kendi bölgelerinde çalışıyordu. Alev tek başına harekete geçti. Dizlerinin üzerine çökerek molozların arasından süründü, sıcağın tenini kavurduğunu bile hissetmeden o ele ulaştı. Ve onu ilk kez o anda gördü: Yüzbaşı Ateş Alper Sipahi. Beton parçaları göğsünü eziyor, ağır bir dolap sırtına abanmıştı. Başı yana dönmüş, hareketsizdi. Yüzü tamamen gri kül ve kan içinde kalmıştı. Ancak yanıp sönen alevlerin yansımasıyla kirli teninde belli belirsiz bir canlılık seçiliyordu. Alev hemen elini Ateş’in boynuna götürdü. Nefesini kontrol etti. Çok zayıftı… ama yaşıyordu. “Beni duyuyor musun? Ben Gökçe, itfaiyedenim! Yaşıyor musun?!” Alev'in sesi maskesinin ardından çatallı ve acildi. Ateş, gözkapaklarını zorla araladı. Gözlerinde yanıkların ve kanın arasında belli belirsiz bir parıltı vardı. Nefesi hırıltılıydı, göğsü betonun ağırlığı altında zorla inip kalkıyordu. “Bırak… beni git…” Alev bir an afalladı. Hayatı boyunca böyle bir cevap duymamıştı. Ölüme bu kadar yakın bir insan kurtar beni dememişti…Duyuyorum dememişti. Git demişti. Gözleri öfkeyle parladı, sesi daha da sertleşti. “Sen olsan bir sivili bırakıp gider miydin?!” diye sordu, onu mesleğinden vurarak. Ateş’in bakışları Alev’inkine kilitlendi. İlk kez göz göze geldiler. Mavi gözleri karanlığın ve alevlerin arasında parladı. Kısık ama keskin bir sesle, asker refleksiyle emir verdi: “Ben sivil değilim! Git dedim!” Alev’in elleri titriyordu ama öfkesini panikle kamufle etti. “İşime karışma!” dedi dişlerini sıkarak. “Buradan çıkıyoruz! Bu ülkeye şehit haberi vermek istemiyorum!” Alev, Ateş’in üzerindeki dev beton parçalarını tek başına kaldıramayacağını biliyordu. Bağırdı: “Yasir! Muzo! Buraya gelin! Çabuk!” Alev’in sesi alevlerin uğultusunun, sirenlerin ve patlayan mühimmatların arasında yankılandı. İki itfaiyeci koşarak geldi. Serhat, Ateş’in rütbesini görünce gözleri irileşti: “Şefim, bu Yüzbaşı!” “Kim olduğu umurumda değil, kaldıracağız!” diye kükredi Alev. Yangın her saniye daha da büyüyordu. Mühimmat deposunun bulunduğu bölgeye alevler iyice yaklaşmıştı. Karakolun askerleri, patlamayı engellemek için can havliyle o bölgeyi soğutmaya çalışıyordu. Sıcaklık dayanılmaz bir hale gelmiş, odanın içindeki oksijen tükenmeye başlamıştı. Alev dizlerinin üzerinde Ateş’in yanına çöktü, Yasir ve Muzo beton bloklara omuz verdi. Kirişlerden biri uğultuyla çatırdadı. Bir anlık tereddüt herkesin gözlerinden okunuyordu. “Hadi! Bir, iki, üç!” diye bağırdı Alev, sesi komuta eder gibi kararlıydı. Muzo, molozun altına sıkışan betonu kaldırmak için kaldıraç setini hızla yerleştirdi. Metalin sürtünme sesi yangının uğultusuna karıştı. Alev, maskesini çıkardı ve Ateş’in yanına diz çöktü. Kendi nefesini hiçe sayarak maskeyi onun yüzüne dayadı. “Dayan! Bizi bırakma!” Kaldıraç gıcırdadı, beton büyük bir gürültüyle kaldırıldı. Ateş’in göğsü serbest kaldığında ciğerlerinden acı dolu bir hırıltı koptu. Yasir, hemen kollarına sarıldı, tüm gücüyle çekmeye çalıştı. Ama bu kez Ateş’in bacağı devrilen dolabın altında sıkışmıştı. “Bir… iki… üç!” diye bağırdı Alev. Hep birlikte dolabı kaldırdılar, kirişler çatırdayarak hareket etti. Sonunda Ateş’i molozların dışına çekebildiler. “Çok ağır, böyle çıkaramayız!” diye bağırdı Yasir, alnındaki teri silmeye bile fırsatı yoktu. “SEDYE!” diye kükredi Alev. Zamanla yarış vardı. Serhat kaslı koluyla çok geçmeden tek elle sedyeyi getirdi. Soluk soluğa, “İki asker dışarıda Yüzbaşım diye bağırıyordu… Bu mu?” diye sordu. “Evet!” dedi Yasir kısa ve sert bir tonla. “Kim olduğuna bakmadan aç şu sedyeyi!” diye bağırdı Alev. Sedyeyi hızla açtılar. Üçü birden, “Bir… iki… üç!” diyerek Ateş’i kaldırdı. Zorla da olsa sedyeye yatırmayı başardılar. Serhat dişlerinin arasından hırladı: “Yüzbaşı olduğu belli!” Alev gözünü alevlerden ayırmadan bağırdı: “Yangın tüpü nerede?!” “Kapı girişi sol!” diye yanıtladı Serhat. Alev hiç düşünmeden kapıya koştu. Alevler sağından uğultuyla yükseliyordu. Tüpü kaptı, pimin çekip tetik kolunu sıktı; basınçlı köpük yangının önüne püskürdü. Önden Alev gidiyordu, arkasında Yasir,Serhat ve Muzo sedye ile Yüzbaşı’yı taşıyordu. Ateş, gözlerini yarı açık bir şekilde maskenin ardından nefes almaya çalışırken, önündeki itfaiye tulumundaki kadını dumanların arasından zor seçebiliyordu. Gözleri yanmış, bulanık görüyordu ama tek net görebildiği şey alevlerin içinde ilerleyen bu genç kadının sırtıydı… " Tek kahramanlar biz sanıyordum..." dedi iç sesi. “Sıkıştık!” diye bağırdı Alev. Gözleri dehşetle büyümüştü ama bakışları hâlâ sertti. Panik sesine yansımış olsa da kontrolü bırakmamaya çalışıyordu. “Sesimi duyan var mı?!” diye bağırdı, sesi boğucu dumanda yankılandı. “Gökçe! Buradayız, geliyorum, bekle!” Duyduğu ses bu sabah arkasından laf atan Mehmet’ti. Normalde ondan nefret ederdi; adamın keskin dili canını sıkardı. Ama konu meslek aşkı olunca Mehmet onun için tam anlamıyla bir abi gibiydi. “Mehmet abi! Arkamızdan sarıldık, ilerleyemiyorum!” “Geldik!” O gür ses alevlerin çıtırtısını bastırdı ve bir anda hortumun tazyikli sesi duyuldu. Alevlerin uğultusu kırıldı, alevler sönükleşmeye başladı ama yoğun duman hâlâ her yeri kaplamıştı. Alev’in maskesi yoktu. Bir kez daha nefes almak için çırpındı ve öksürdü. Boğazı yandı, gözlerinden yaşlar aktı. O öksürük Ateş’in kulağına çalındı. Maskesini ona vermeyi düşündü ama eli kolu kıpırdamıyordu. Göğsü hâlâ yanıyordu, nefes almak bile işkenceydi. Dumanlar kalınlaştı, göz gözü görmüyordu artık. “Ses ver! Göremiyorum!” diye bağırdı Alev. “Buradayız!” diye karşılık verdi Mehmet, sesi çatallaşmıştı. Ama maskesiz nefes almak iyice zorlaşmıştı. Yarı öksürerek bağırdı: “Net alamıyorum sesi! Bir şey engelliyor!” Yüzbaşı, son gücünü toplayarak maskenin ardından boğuk bir ses çıkardı: “…Kuzeydoğu yönü… kırk beş derece sağa…” Yasir kulağını iyice yaklaştırdı. “Ne dedin komutanım?!” Ateş bir kez daha zorla tekrarladı, sesi artık neredeyse fısıltıydı: “Kuzeydoğu… kırk beş… sağa…” “Kuzeydoğu yönü, kırk beş derece sağa!” diye bağırdı Yasir, komut gibi tekrar ederek. Alev, hemen yön değiştirdi. Yoğun dumanın içinde beyaz sis bulutu önüne sürükleniyordu. Termal görüş sıfıra inmişti ama adımlarını kesmeden ilerledi. Beş metre… altı… Sonra sağında bir açıklık gördü. Orada, bulanık dumanın içinden arkadaşının siluetini zar zor seçebildi. Dişlerini sıktı, vücudu tükenmişti ama önden atıldı. Arkasında Yasir ve Muzo, sedyeyi taşırken nefes nefese bağırıyordu: “Tutun sıkı! Çıkıyoruz!” Ateş sedyeye yatırıldığında bile gözleri Alev’e kilitliydi. Yüzü tamamen kül ve kanla kaplanmıştı, dudakları titriyordu, nefesi kesik kesikti. Ama o açık kahve gözlerinde hâlâ garip bir direnç, sönmeyen bir irade parlıyordu. Alev dışarı çıktığı anda yere çöktü. Ciğerleri dumanla dolmuştu, öksürük krizine tutulmuş gibi ciğerlerini sökercesine öksürdü. Başını kaldıracak hali kalmamıştı, başı dönüyordu. “Gökçe! İyi misin?!” diye bağırdı Mehmet, koşarak yanına geldi. Alev başını iki yana salladı. Hiç gücü kalmamıştı. Mehmet’in kollarına yığılıp derin bir nefes aldı, sonunda kendi de dışarı çıkabildiğine inanamaz gibiydi. Mehmet diz çökmüş, Alev’i kollarında tutuyordu. Tulumunun ön kısmı yanık ve is içindeydi, gözleri kapalıydı ama nefes alıyordu—zor da olsa. “Sağlık ekibi nerede?!” diye bağırdı Mehmet, sesi panikten kısılmıştı. Hemen telsiz sesi yankılandı: “Suat, Alev Gökçe’nin durumu ciddi! Acil müdahale gerekli!” Ambulans sirenlerinin sesi yaklaşırken Ateş Alper Sipahi, sedyeyle araca taşınıyordu. Bilinci yarı açık, başı yana düşmüştü. Gözleri son kez aralandı—ve o an onu gördü. Yüzü is içinde, kolları düşmüş, bilinci gitmiş halde bir adamın kollarındaydı Gökçe. Ama hâlâ… oradaydı. Dışarı çıkmayı başarmıştı. Ateş’in kalbi göğsüne ağır ağır vuruyordu. Boğazı düğümlendi. O an bir asker gibi değil, bir adam gibi baktı o kadına. İçinden tek bir cümle geçti. Gözlerini kaparken dudakları kıpırdadı. “Ölme… Sakın ölme Gökçe kız…” Ve ardından karanlık çöktü. Ama artık bir şey değişmişti. O alevlerin içinden çıkan kadın… Alev Gökçe… Artık onun aklından bir ömür silinmeyecek bir isimdi. Bir kurtarıcıydı. Şimdiye kadar bir çok kişinin kahramanı olan adam..şimdi bir kadın kahramana sahipti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD