Ateş Alper Sipahi...
İki aylık tedavinin ardından nihayet evine, asıl yuvasına dönmüştü. 120. Mekanize Piyade Tugay Komutanlığı – Antakya Kışlası.
Üç hafta boyunca GATA’da (Gülhane Askeri Tıp Akademisi) ölümle burun buruna kalmış, ağır iç kanamaları güçlükle atlatmıştı.
Ardından Hatay’a sevk edilmiş, burada tedavisi devam etmişti. Bir hafta önce taburcu olmasına rağmen Hatay’daki evinde bir türlü huzur bulamamıştı. Ne temiz çarşaflar, ne büyük bahçesi, ne de düzenli evi… Hiçbiri içindeki boşluğu doldurmamıştı.
Onun huzuru buradaydı. Kışla, disiplin, askerlerin adımları, silah sesleri… Bunlar olmadan nefes alamaz gibiydi.
Koşu sahasında yeşil üniformalarıyla askerler antrenman yapıyordu. Haziran güneşi yakıyor, toz bulutu havada asılı kalıyordu. Ateş, sert çizgilerini koruyan ama gözlerinde belli belirsiz bir özlemle sahayı izledi. Dimdik yürüyordu; geniş omuzları, uzun boyu ve yanık teniyle askerler arasında adeta bir sancağı andırıyordu.
Üniforması omuzlarına ve kaslı vücuduna mükemmel oturmuştu. Keskin çenesinde sakal izi vardı, bakışları hâlâ yakıcıydı; asker, emir vermese bile onun gölgesinde toparlanırdı.
Askerleri koşturan Teğmen Cem Ertem, onu gördüğünde yüzünde içten bir tebessüm belirdi. Önce gizlice göz kırptı; çünkü Ateş’le yakın arkadaş olmalarına rağmen, astlarının yanında mesafeyi korurlardı. Cem, 1.96 boyunda, geniş göğüslü ve güçlü fiziğiyle dikkat çeken bir subaydı.
Güneşte parlayan buğday teni, düzgün çizgileri ve hafif gülümsemesiyle bile karizması hissediliyordu.
Cem sert bir komutla koşuyu durdurdu. Askerler bir anda hazır ola geçti. Cem, yüzünde gururla Ateş’e selam verdi. Diğer askerler de onu görünce aynı şekilde selam durdu.
Ateş’in tok sesi, kışlanın taş duvarlarına çarparak yankılandı:
“Günaydın ASKER!”
“Sağ ol!” diye hep bir ağızdan bağırdı askerler.
“Rahat!” dediğinde tüm askerler aynı anda rahata geçti.
Cem, bakışlarını sertleştirip devam etti:
“Koşuya devam! Szileri camdan izliyor olacağım!”
Ateş, araya girerek otoriter ama samimi bir tonla ekledi:
“Ben de izliyor olacağım!”
“Emredersiniz KOMUTANIM!” diye haykırdı askerler, sesleri meydanı çınlattı.
Askerler tekrar koşuya başladığında Cem ve Ateş kışlanın idari binasına yöneldi. İçeri adım attıkları anda kışlanın kendine has karışık kokusu—silah yağı, deterjan, çamaşır suyu ve toz—Ateş’in burnuna geldi. Bu koku bile ona yaşam enerjisi veriyordu.
Ateş, ofisine girdiğinde bir an durdu, derin bir nefes aldı.
“Buraya Cihan girmiş… Çamaşır suyu ve deterjan karışımını ta buradan anlıyorum.”
Cem kahkaha attı. Geniş gövdesiyle ona yaklaşıp sıkıca sarıldı:
“Hoş geldin kardeşim!”
Ateş gülümsedi, alaycı bir tonda yanıt verdi:
“Hoş buldum çiçeğim!”
“Vallahi gece üçte yarın geleceğim diye aradığında hemen Cihan’a haber verdim. O kadar sevindi ki tek laf etmeden temizledi her yeri. Odan da dâhil… Çarşaflar, perdeler değişti. Askerlere duvarları sildirdim, pencereler de dâhil baştan aşağı elden geçti.”
Ateş odanın mis gibi kokusunu içine çekti.
“Eyvallah kardeşim, mis gibi olmuş.”
“Ne demek komutanım!” dedi Cem, yüzünde gururlu bir tebessümle.
Ateş gülümsedi, büyük masanın başına geçti. Sandalyeye oturdu, sırtını yasladı. Otoritesi bile oturuşuna sinmişti.
“Bizimkiler nerede?”
Cem ciddi bir ifadeyle yanıtladı:
“Keşifteydiler. Beş gündür Cilvegözü sınır hattından başladılar. Sen GATA’ya sevk edildiğinde Oğuz ve Baran yaralı hâlde operasyona çıktılar. Allah’a şükür bir şey olmadı.”
“Baran’ın yanığı geçti mi biraz?”
“Geçti. Sol ensesinde iz kaldı, geçmeyecekmiş ama çok belli değil.”
Ateş başını salladı.
“İyi… Peki siz niye gelmediniz lan benim eve ziyarete? GATA’da yanımdan ayrılmadınız, burada görünmediniz!”
Cem kahkaha attı, şaka olsun diye havaya öpücük gönderdi. Ateş, kaşlarını hafifçe kaldırıp sert ama belli belirsiz keyifli bakışlarıyla onu süzdü.
“Gelsek sen bizimle geleceksin, biliyoruz. Dinlenmen lazımdı,” dedi Cem.
Ateş ses etmedi. Masasının üzerindeki dosyalara parmak ucuyla dokunarak birkaç sayfa çevirdi, göz gezdirdi. Ardından başını kaldırdı.
“Şu itfaiye şefi…” dedi sessizce, gözleri Cem’e kaydı.
Cem imalı bir bakışla kaşlarını kaldırdı.
“Her gün soruyorsun ha,” dedi hafif bir gülümsemeyle.
“Bakma lan öyle. Can borcumuz var, ondan,” diye çıkıştı Ateş.
“Niye öyle diyorsun kardeşim, görevi değil mi?” dedi Cem, onu ölçercesine. “Her hayatını kurtardığın seni sorsa ne yapardın, bunalmış olmaz mıydın?”
“Cem!” dedi Ateş, uyarı tonunda, kaşları çatıldı.
“Tamam tamam…” diye gevşedi Cem. “O saldırıdan sonra iki gün hastanede yattı. Ondan sonra bir şey olmadı, merak etme.”
Ateş gözlerini kaçırarak iç çekti.
“Teşekkür etmeye gitmemiz gerek,” dedi.
Cem alt dudağını ıslattıktan sonra hafifçe sırıttı.
“Merak etme, gideriz. İşten güçten fırsat bulamadık, seni bekledik.”
“Baran’gil ne zaman geliyor?” diye sordu Ateş.
“Akşama doğru gelirler.”
“İyi, gelsinler gideriz. Eee… anlat, buralar nasıldı ben yokken?” diyerek konuyu değiştirdi Ateş.
Cem derin bir nefes aldı, oturduğu yerden biraz doğruldu. “Sen yokken çok boştu buralar kardeşim,” dedi samimiyetle. İki dost, özlemlerini belli etmemeye çalışarak sohbet etmeye devam ettiler.
Cem, kışlanın garajından çıkan askeri aracı sürdü. Yanında Ateş, arka koltukta Oğuz ve Baran sessizce oturuyordu.
Cem yan gözle Ateş'i süzdü. Dimdik duruyordu; geniş omuzları ve güçlü kolları hâlâ tüm heybetini koruyordu. Ama yüzündeki o sert ifade, içinde kopan fırtınayı saklamak için adeta bir perdeydi.
“Çok mu belli oluyor?” diye mırıldandı Ateş, Cem'in ona baktığını farkediyordu.
Cem anlamamış gibi başını çevirdi. “Ne belli oluyor?”
“Merak ettiğim…” dedi Ateş, sesi kısık bir emir tonuyla.
Cem gülümsedi. “Kardeşim, biz seni kaç senedir tanıyoruz. İtfaiye şefi deyince sesinin tınısı değişiyor. Belli etmeye çalışma.”
Oğuz öksürdü, gülmemek için kendini zor tutarak. Baran eliyle ensesini ovuşturdu. “Komutanım, teşekkür etmek için gidiyoruz sadece. Fazla takılmayın,” dedi.
Ateş kaşlarını çatıp dikiz aynasından onlara sert bir bakış attı. “Konu bu değil. Canımızı kurtaran birine teşekkür etmek görevdir,” dedi ve sessizlik yeniden hâkim oldu.Ama arkadaşları 'tabi tabi öyledir' diye içinden konuştu.
Hatay İtfaiyesi Şube Müdürlüğü’nün önüne geldiklerinde öğleden sonrasıydı. Güneş turuncu ışıklarını şehre yayarken Ateş motoru kapattı. Araçtan indiğinde kapının önünde çalışan personel bir an durdu. Yüzbaşı Ateş Alper Sipahi’nin bakışlarındaki keskinlik ve Cem’in 1.96’lık karizmatik duruşu insanlara doğal bir saygı hissi veriyordu. Oğuz ve Baran da tam teçhizatlı asker gibi dik duruyorlardı.
Cem kapıdan içeri girip bir görevliye yaklaştı. “İtfaiye Şefi Gökçe Alev’le görüşecektik,” dedi.
Görevli gözleri açılarak başıyla onayladı. “Şefimiz araç bakım alanındalar, sizi götüreyim.”
Ateş, itfaiye hangarının kapısında Alev’i gördüğünde bir an için duraksadı. Yangında yüzünü net görememişti; maskeler, duman ve karanlık araya girmişti. Şimdi karşısında, sarı saçlarını arkadan toplamış, beyaz teni kirden arınmış hâliyle çok daha farklı görünüyordu. Tahminimden çok daha… güzelmiş, diye düşündü ama yüzüne belli etmedi.
Alev, onları görünce tulumunun kolundaki yağı sildi, başını hafifçe eğdi.
“İyi olmanıza sevindim, Yüzbaşım, Hoşgeldiniz” dedi sade ama samimi bir sesle.
Ateş yalnızca başını salladı. “Teşekkür ederim,sizinde iyi olmanıza sevindim şefim.” demekle yetindi. Daha önce kimseye can borcu için teşekkür etmemişti. Tek borcu TİM ekibineydi ama onların arasında lafı olmazdı.
Yanındaki Baran hemen elindeki büyük baklava paketlerini uzattı.
“Burada çalışan tüm arkadaşlara teşekkür etmek için… Kabul edin lütfen,” dedi.
Alev ellerini kaldırıp durdurmak ister gibi yaptı.
“Gerek yoktu,” dedi çekincesiz bir şekilde.
Oğuz araya girdi, gülümseyerek:
“Ağzınız tatlansın. Şekeriniz düşmüştür belki bu yoğunlukta,” dedi.
Tam o sırada Alev’in yanında beliren Yasir poşetleri aldı.
“Buyurun, hep beraber yiyelim. Çay da var hazırda,” dedi.
Bir anlık sessizlik oldu. Tim ekibi hep birden Ateş’e baktı; karar ondan çıkacaktı. Yüzbaşı dik duruşunu bozmadan gözlerini kısa bir an Alev’e kaydırdı, sonra yavaşça başını salladı.
“Peki, o halde,” dedi tok bir sesle.
Yasir hemen önden geçti, “Buyurun, bu taraftan,” diye ekledi. Tüm ekip onu takip ederken, Ateş’in gözleri bir an daha Alev’in yüzünde kaldı. İçinde beliren o farklı hisse anlam veremese de bir şekilde bu kadının görüntüsü zihnine kazınmıştı. Hiç değilse hergün rüyasına giren kadını miğferli olarak görmeyebilirdi.
İtfaiye hangarının arkasındaki küçük çay ocağına geçtiler. Uzun metal masanın etrafında herkes yavaşça yerini aldı. Yasir büyük bir tepsiyle içeri girdi; bardakların kenarından buhar yükseliyordu.
“Çaylar taze, yanına da baklavamız var,” dedi gülümseyerek ve tabakları masaya bırakmaya başladı.
Muzo, Baran’ın getirdiği baklava kutusunu açıp dilimleri tabaklara paylaştırdı.
“Vallahi bu kadar tatlıyı görmeyeli aylar oldu. Rejimdeydim biliyorsunuz, kas yapıma ters ama komutanlarımız buraya kadar gelmiş, yememek olmaz. Ağzımız tatlansın bari,” diye espri yaptı Cem.
Serhat gülerek, “Yalan söylüyor komutanım bu arada,” dedi Cem’e bakarak. Ateş’e bakmaya nedense çekiniyorlardı. Belki rütbesinden, belki de bakışlarının ve duruşunun yarattığı ağırlıktandı bu.
“Ne yalanı lan!” dedi Muzo hemen.
“Dün gece künefe gömdük ya oğlum!” dedi Serhat gülerek.
“Onda peynir vardı,” diye sırıtınca Muzo, masadaki herkes gülüştü.
Oğuz tebessüm etti, “Bunda da antepfıstığı var, bir şey olmaz o zaman,” dedi.
“Aynen öyle komutanım,” diye ekledi Muzo.
Masada sıcak bir sohbet başlamıştı. Cem, Yasir’e operasyonlarda kullanılan yangın söndürme tekniklerini soruyor, Baran ile Muzo ise kimin daha zor şartlarda çalıştığını tartışıyordu.
Alev masanın ucunda oturmuş, elindeki çayı karıştırıyordu. Çevresindeki gürültüye alışkındı ama bu kez kendini biraz daha geride tutmuştu. Ateş ise karşısında oturuyordu. Omuzları dik, hâlâ askerî disiplinin bir yansıması gibi oturuyordu. Sert hatlı yüzü ve keskin kahverengi gözleri, arada bir masanın kalabalığına, sonra farkında olmadan Alev’in yüzüne kayıyordu.
Alev, bakışları üzerinde hissedince başını kaldırdı. Göz göze geldiler. Ateş, hiçbir şey belli etmeyen nötr bir ifadeyle başını hafifçe eğdi.
“Çayınız soğuyor,” dedi kısa bir cümleyle.
Alev dudaklarının kenarını kıpırdattı, belli belirsiz bir tebessüm etti. “Afiyet olsun,” dedi sessizce.
Masadaki diğerleri hâlâ konuşmaya devam ederken Ateş, bardaktaki çayın kırmızı buharını izliyor, gözleri zaman zaman farkında olmadan Alev’e dönüyordu. Onu bu kadar güçlü, net tavırlı görmeyi beklemiyordu. İş dışında da belli ki otoriter bir duruşu vardı. Belki de ilgisini çeken şey buydu.
Tatlılar yendi, çaylar içildi. Ekip ayağa kalkarak tekrar teşekkürlerini sundu.
Alev ve Yasir, onları kapıya kadar eşlik etti.
Cem, Oğuz’a kaş-göz yaptı, Oğuz da hemen anladı.
“Ya Yasir, gel bak sana aracın içini göstereyim, merak ediyordun ya,” diyerek omzuna kolunu attı ve Yasir’i Alev’in yanından uzaklaştırdı. Diğerleri de aracın etrafında toplanınca birkaç metre ötede Alev ve Ateş yalnız kaldılar.
Sessizlik ağırdı. Yanında iki metreye yakın boyuyla duran adamın gölgesi atmosferi farklı kılıyordu. Alev bu sessizliği bozdu:
“Çabuk toparlanmışsınız Yüzbaşım.”
Ateş sakin bir ses tonuyla karşılık verdi. “Ciddi bir şeyim yoktu.”
“İyi olmanız güzel. Bırakıp gitmememe değmiş o zaman.”
Alev sözlerini söylerken göz göze gelmişlerdi. Güneşten sol gözünü kısmak zorunda kalınca Ateş, biraz yana kaydı ve cüssesiyle kadının gözlerine gölge düşürdü. Alev 1.75 boyunda olmasına rağmen aralarındaki boy farkı belirgindi.
“Size bir şey olmadıysa değmiş demektir,” dedi Ateş, sabit bir ifadeyle.
Alev duyduklarına bir an afalladı. Sert çehreli adamın yüzündeki mimiklerden pek bir şey anlayamıyordu. Ne diyeceğini bilemedi.
“Kimseye bir şey olmadı, şükür,” diyerek önüne döndü.
“Şükür,” diye karşılık veren Ateş, kadının yüzünün yandan görünüşünü izledi bir an.
Sonra toparlandı ve elini uzattı. “Tekrar teşekkür ederim. Bir sıkıntıya düşerseniz çekinmeden arayın. Numaramız Yasir’de var.”
Alev dudaklarını birbirine bastırarak elini sıktı. “İhtiyacımız olmaz inşallah,” dediğinde yüzündeki hafif tebessüme Ateş de aynı şekilde karşılık verdi.
“Bilemeyiz.”
“Olsun mu yani?” dedi Alev, tek kaşını kaldırarak. O esnada farkında olmadıkları bir şey vardı: Hâlâ selamlaştıkları ellerini birbirlerinden çekmemişlerdi.
“Kötü bir şey olmasın,” dedi Ateş alçak bir sesle.
“İyisi de bu meslekleri yaptığımız sürece bizi bulmaz, Yüzbaşım,” diye karşılık verdi Alev.
“Haklısınız, Şefim. Hoşça kalın,” dedi Ateş ve ellerini çekerek uzaklaştı.
Ateş aracına ilerlerken Alev de onu arkasından izledi. Yasir yanına geldiğinde hâlâ bakışları giden aracı takip ediyordu. İkisi de kısa bir el sallamayla uğurladılar timi.
“Vallahi ne mütevazı adamlarmış,” dedi Yasir hayranlıkla. “Hiç büyüklenmediler. Ama şu Yüzbaşı… ürküttü şefim!”
“Normaldi,” dedi Alev omuz silkerek.
Yasir gözlerini kıstı. “Size normaldi sadece. Bize öyle bir sert baktı ki…”
Alev yüzünü ekşitti. “Ne saçmalıyorsun?”
“Yok yani… kadınsınız ya, ondandır diye söyledim. Şefim, yanlış anlaşılmasın,” dedi Yasir, sesini alçaltarak.
Alev göz devirdi sadece ve hızlı adımlarla hangara doğru yürümeye başladı.