Kışlaya gelen ekipten Astsubay Çavuş Giray içtima yapıyordu.
Yüzbaşı Ateş Alper ile göz göze gelince herkes yine selam durdu. Ateş, eliyle içeriyi işaret ederek “bekliyoruz” anlamında bir hareket yaptı. Giray itaatkâr bir şekilde başıyla onayladı.
Ateş ve ekibi içeri girdiler. Önce herkes kamuflajlarını değiştirip Hatay’ın yakıcı sıcağında daha ince tişörtler giydi. Ardından arka kapıdan bahçeye çıktılar. Hava çoktan kararmıştı; kurbağaların ve cırcır böceklerinin sesi gecenin sessizliğini dolduruyordu.
Herkes ortadaki büyük masanın etrafına toplanıp oturdu. Ateş Alper’in kamp sandalyesi başköşeye çekilmişti. Çevredeki loş ışıklar yüzlerine gölgeler düşürüyordu. Tam bu sırada Cihan, elinde tepsiyle yanlarına geldi ve hepsine çay ikram etti.
“Vallahi yeriniz nasıl belliymiş Yüzbaşım! Sesinizi özledik,” dedi Cihan samimi bir şekilde.
Ateş hafif bir tebessümle başını salladı. “Eyvallah Cihan, sağ ol.”
“Afiyet olsun komutanım… Sizlere de komutanlarım,” dedi Cihan ve gitti.
Ateş çay bardağını iki eliyle kavradı, derin bir nefes aldı. Camın sıcaklığı avuçlarını ısıtırken zihni bir anda dağıldı. Gözünün önünde Alev’in sarı saçları ve keskin bakışlı yüzü canlandı.
“Yine daldı bizimki!”
Ateş irkilip dikkatini topladı, Giray’a baktı.
“Ne dedin?”
“Diyorum ki, keşke kendimize de tatlı alsaydık. Çayın yanına iyi giderdi,” dedi Giray gülerek.
“Yeter, çok yemeyin,” dedi Ateş kısa ve net bir tonla, lafı uzatmadan.
“Sendeki bu haller nedir Yüzbaşım?” diye atıldı Cem, bakışlarında alaycı bir parıltı vardı. Sebebini az çok tahmin ediyordu.
“Ne varmış halimde?”
“Şu şef… o değil mi? Aklındaki yani?”
Ateş Alper inkar etmedi. Sadece sustu.
“Anlat hadi… âşık mı oldun?”
“Yok lan, ne aşkı… Sadece, ne bileyim…” dedi Ateş, dudakları birbirine bastırılmış halde. Son iki kelimeyi dalgın bir şekilde söyledi: “Aklımda… rüyamda…”
Ekip arkadaşları kısık kısık güldü.
“Yani,” diye devam etti Ateş, alnının ortasında derinleşen çizgiler dikkat çekiyordu, “o korkusuz, cesur halleri etkilemiş olabilir… bilmiyorum. Neyse… boş verin bunları.” Sesini sertleştirdi. “Askerler koğuşa gitti mi, Çavuş?”
“Gitti, Komutanım,” dedi Giray.
İşte o an Ateş’in yüzünde aniden bir kıvılcım belirdi. Baran bu bakışı iyi tanıyordu; diğerleri de hemen irkilip toparlandı.
“Hadi öyleyse mesaimiz başlasın,” dedi Ateş ve sandalyesinden kalktı.
“Çayları içseydik bari!” diye homurdandı Oğuz.
“Yeterince içtik, hadi bakalım!” dedi Ateş, otoriter sesi bahçede yankılandı. En önden yürümeye başladı. Diğerleri üstüne başına çeki düzen verip komutanlarını takip etti.
Koğuşların ışıkları çoktan sönmüş, uzun koridoru yalnızca loş acil çıkış lambaları aydınlatıyordu. Saat gece yarısını geçmişti. Yalaz Tim sessiz adımlarla ilerliyordu. Çıt çıkmıyordu içeriden; ranzaların arasından derin nefes alışları, kimi zaman hafifçe dönen askerlerin çıkardığı gıcırdılar duyuluyordu.
Uzun koridorda ardı ardına sıralanmış koğuş kapılarının önünde durdular. Ateş Alper, bir an sessizce arkadaşlarının yüzlerine baktı. Baran, Cem, Oğuz, Giray, Kerem ve Yiğit... Hepsi birer gölge gibi sırtlarını kapılara vermiş, göz göze gelmişlerdi. Dudak kenarlarında beliren o tanıdık sinsi gülümsemeyle birbirlerine işaret verdiler.
Ateş, iri ve sert bakışlarını kapının koluna indirdi, ardından parmaklarıyla havada üçe kadar saydı. 1... 2... 3.
O anda hepsi aynı anda kapıları hızla açtı.
Ateş Alper kapıyı açar açmaz, karanlık koğuşun içini cep telefonlarının ekran ışıkları aydınlattı. Ranzalarda oturan birkaç asker panikle telefonu yastığın altına sokmaya çalışıyor, kimisi battaniyenin altına girip gizlemeye uğraşıyordu. Bir tanesi, telaşla doğrulurken ranzadan aşağı yuvarlandı. O an içeride derin bir kaos oluşmuştu.
Ateş, hiçbir şey söylemeden kapıyı arkasından kapattı ve kararlı adımlarla içeri girdi. Kalın parmağıyla ışık düğmesine bastı. Tavan lambasının beyaz ışığı odayı sertçe aydınlattı.
Gözleriyle tek tek askerleri süzdü. Gülümsemesi sertti, alaycıydı ama aynı zamanda ürkütücüydü.
“Benim civcivlerim uyumamış mı hâlâ?”
Sesindeki alaylı tını bütün koğuşu dondurdu. Askerler bir an ne yapacaklarını bilemeden bakıştılar, ardından refleksle ayağa kalkıp hazır ola geçtiler. Odaya derin bir sessizlik çökmüştü.
Ateş yavaş adımlarla aralarında dolaşmaya başladı. Adımlarının ritmi bile askerlerin kalp atışlarıyla yarışıyordu. Elleri arkada birleşmişti, omuzları dikti. Kahverengi gözleriyle her birinin üstünü baştan aşağı süzüyordu.
Tam o sırada kapı çalındı. Ateş, kaşlarını çatıp başını çevirdi. Kapıyı açan astsubaylardan biri içeri girdi; elinde kalın bir defter ve plastik bir poşet vardı.
“Komutanım, tutanak ve teslim poşeti hazır.”
Ateş kısa bir baş hareketiyle onayladı. Ardından askerlerin arasından birine yöneldi. Genç erin gözlerinde korku vardı. Ateş eğilip cebini yokladı ve bir sertlik hissetti.
“Bakalım bu neymiş?”
Asker gözlerini yere dikti. Ateş derin bir nefes aldı, yüzünde sert ama alaycı bir ifade belirdi.
" Çavuş... şu telefonu çıkar bakayım.”
Astsubay yüzünü buruşturdu.
“Komutanım… ya götünden çıkarsa?”
Ateş’in dudak kenarları hafifçe kıvrıldı, sesi daha da kararlıydı.
“Çıkarsa çıksın. Yapmadığın bir şey mi? Hadi, bekliyoruz.”
"Komutanım..ama sonra üç gün sol elimle bir şey tutamıyorum tiksiniyorum."
Ateş eğlenir gibi baktı, "Eee, zamanında iyi kontrol edilseymiş o zaman?."
Astsubay mecburen eğildi, er ise neredeyse gözleri yaşaracak gibi kıpkırmızı olmuştu. Birkaç saniyelik uğraşın ardından telefon cebin en diplerinden çıkarıldı. Ateş, telefonu alıp poşete attı.
Askerler tek kelime edemiyordu. Ateş, ranzaların altına, yastıkların arasına, çorap kutularına kadar her yeri aradı. Her bulduğu telefonda aynı sert ama mizahi tonda uyarılar geldi:
“Ekmeğin arasına telefon mu konur lan! Nimet bu!?” diye kükredi. Ardından başka erin yüzüne bağırarak, “Bari videoyu kapatsaydın gerizekalı!”
"Ne izlemiş komutanım?!" diye sordu astsubay gülerek.
"Ne olacak porno!"dedi Ateş ve yüzün ekşiterek askerin ensesine bir tane şaplak attı. Ardındna telefonu poşete attı.
“Senin gizleme yeteneğin düşman bölgesine sızmaya çalışsan üç dakikada yakalanmana yeter.”
Astsubaylar, buldukları her telefonu deftere işliyor, poşetlere dolduruyordu.
Ateş sonunda askerlerin karşısında durdu. Omuzları dik, bakışları sertti.
“Şimdi...” dedi yavaşça, “herkes. sadece. tişört ve baksırla. dışarı çıkıyor.”
Bir uğultu yükseldi. Askerler önce birbirlerine baktılar. Ne yapacaklarını kestiremiyorlardı. Ateş’in gözleri tek tek hepsine kilitlendi.
“Beni yanlış duyan oldu mu?”
“Emredersiniz komutanım!” diye hep bir ağızdan bağırdılar.
Ateş tek kelime etmeden kapıyı açtı ve çıktı. Koridorda Baran, Cem, Oğuz ve diğerleri kendi koğuşlarından aynı şekilde çıkan askerleri topluyordu. Herkesin ellerinde poşetler, defterler vardı; yakalanan telefonlar ve tutanaklar artmıştı.
Birazdan bütün askerler, tişört ve baksırlarıyla kışlanın avlusunda sıralandı. Hava serindi, herkesin yüzünde aynı mahcup ifade vardı.
Ateş Alper ve Yalaz Tim, avlunun girişinde dikilmiş, dimdik duruyorlardı. Ateş’in bakışları ağır ama öğretici bir ton taşıyordu.
“Demek uyumuyordunuz…” dedi ağır ağır.
“Ben size şimdi nasıl uyuyacağınızı öğreteceğim.”
Ekipteki herkes gülmemek için dudaklarını sıkarken askerlerin yüzünde ölümüne bir ciddiyet vardı. Ateş’in karizmatik duruşu ve sert otoritesi, kimsenin aklından kolay kolay çıkmayacaktı.
-----
Avluda toplanan 76 asker, sıranın başında dimdik bekliyordu. Nefesler hafif titrek, bakışlar endişeliydi. Yalaz Tim’in komutanları karşılarında tek sıra hâlinde duruyordu. Ateş Alper, omuzları dimdik, kolları arkada birleşmiş, bacaklarını yana açmış, sert bakışlarını askerlerin üzerinden tek tek gezdiriyordu.
O an, Üsteğmen Baran “Sarsılmaz” Korkut, elinde büyükçe bir poşetle öne çıktı. Gözlerinde belli belirsiz bir eğlence ışığı vardı. Poşetin içinden renk renk ojeler görünüyordu. Yanında duran Teğmen Cem ile Asteğmen,Oğuz kıkırdamamak için dudaklarını sıkıyor, Ateş ise sadece belli belirsiz bir sırıtışla izliyordu.
Baran ilk askerin önünde durdu. Gencin gözlerine bakıp, başını hafif yana eğdi.
“Sana sarı çok yakışır,” dedi cilveli, alaycı bir tonda. Sarı ojeyi uzattı.
Asker boğazını temizleyip utangaç bir şekilde aldı. Baran ikinci erin yanına geçti.
“Senin bakışların kırmızıyla güzel gider.”
Asker kırmızı ojeyi çaresiz bir şekilde kavradı. Cem, arkadan kendini tutamayıp güldü. Ateş, sadece bir kaşını kaldırıp ona baktığında Cem anında toparlandı.
Baran üçüncü askerin önünde durdu.
“Sen hangi rengi istersin bakalım?”
Asker başını kaldırmadan, “Siyah komutanım,” dedi kısa ve net.
“Siyah ha… sana yakışır,bu arada bu simli en pahalısıydı.” diye mırıldanarak siyah ojeyi eline tutuşturdu.
Dördüncü askerin yanına geldi.
“Sen? Hangi renk?”
“Mavi varsa komutanım…” dedi, sesi iyice alçalmıştı.
Baran poşetin içine baktı.
“Açık mavi var. Olur mu?”
“Olur komutanım,” dedi asker çaresizce.
Bu sahne böyle tek tek devam etti. Baran, 76 askerin hepsine farklı renk ojeler dağıtırken Cem, Oğuz ve Giray kendi aralarında hafif kahkahalar atıyor, Kerem ve Yiğit alenen gülmemek için birbirlerine dirsek atıyordu. Ateş Alper ise başını hiç eğmeden, sadece dudaklarının kenarındaki belli belirsiz sırıtışla hepsini izliyordu.
Baran, poşet boşalmış hâlde Ateş’in yanına geldiğinde Ateş hiç hareket etmeden askerleri süzdü. Ardından gür sesiyle bağırdı:
“Şimdi… başlangıç noktasını görüyorsunuz. İleride de bitiş çizgisi var. Hepiniz oraya kadar koşacaksınız. Ama bu sıradan bir koşu değil. Hızınız az olmayacak! Zaten bitiş çizgisine 2.dakikadan daha az sürede ulaşamayan varsa, baştan başlıyoruz.”
Askerlerin bakışları hafifçe kaygılanmıştı. Ateş sesi daha da sertleşti:
“Asıl göreviniz şu! Herkes ojeyi eline sürecek! Solak olanlar sağ ellerine, salak olanlar sol ellerine sürecek!”
Bir uğultu yükseldi.
“Komutanım, ben hayatım boyunca hiç oje sürmedim ki…”
“Kes!” diye bağırdı Ateş, avluda yankılandı. Askerler bir anda sustu.
“Dediğim gibi, en ufak bir taşma, en ufak bir boşluk olursa en başa döneceksiniz! Ojelerimizi güzelce süreceksiniz. Üç saniyede bitireceğim diye uğraşmayın. Ayrıca…” diye durdu, bakışlarını askerlerin üzerinde gezdirdi, “…ojelerimiz çok fazla. Bugün Gratis’e uğradık, hasılat iyi.”
Yalaz Tim arkada kıkırdadı. Ateş’in sesi tekrar keskinleşti:
“Aklınızdan ‘Ben bu ojeyi bol bol süreyim, biter, sonra bir şey olmaz’ gibi bir fikir geçiren olursa… gerekirse size iki gün o ojeyi sürdürürüm! Anlaşıldı mı?!”
“Anlaşıldı komutanım!” diye hep bir ağızdan bağırdılar.
Ateş sustu. Ellerini arkadan çözüp tekrar birleştirdi. Sert bakışları askerlerin üzerinde ağır ağır gezindi. Gözlerinin içinde ince bir eğlence vardı ama yüzünde tek bir tebessüm bile yoktu.
Baran, Cem, Oğuz, Giray, Kerem ve Yiğit ise arkada kollarını göğüslerinde kavuşturmuş, manzarayı izliyordu. Hava kararmış, projektörler avluyu aydınlatıyordu.
Ateş Alper, kısa bir sessizliğin ardından bağırdı:
— “Ojeleri sürmeye başlayın!”
Askerlerin yüzlerinde aynı anda endişe ve şaşkınlık belirdi. Ellerindeki ojeleri hırsla açmaya çalışıyor, bazıları tırnak fırçası gibi eline batırıyor, bazıları da korkudan elleri titrediği için fırçayı şişeye düşürüyordu. Bir uğultu yükseldi.
“Komutanım, ben bunu nasıl süreceğim?!”
“Ben hayatımda oje tutmadım!”
Ateş’in bakışları bir anda dondu. Kaşları çatıldı.
“Sessizlik!” diye kükredi. Ses avluda yankılandı.
Askerler ürkek bir şekilde ojeyi sürmeye koyuldular. İlk cesaretli asker, rengini tam hatırlamadığı bir ojeyi aceleyle sürüp Ateş Alper’in önüne geldi. Elini uzatıp,
“Komutanım, sürdüm!” dedi.
Ateş, yüzünü beğenmemişçesine buruşturdu. Elini askerinkine yaklaştırıp başını iki yana salladı.
“Bak burası taşmış. Yanından taşmış! Asker, bunu görmüyor musun?!”
“Emredersiniz komutanım!”
Asker koşa koşa Baran’ın elindeki asetonu aldı. Titreyen elleriyle ojeyi sildi, sonra tekrar sürmeye çalıştı.
Bir diğeri, simli bir ojeyi sürüp Ateş’in karşısına dikildi. Elini açıp gösterdi:
“Komutanım bitti!”
Ateş’in kaşları yukarı kalktı. Sesi buz gibi çıktı:
“Buna mı bitti diyorsun LAN? Yanlara sürmemişsin, boşluk var! Olmamış, beğenmedim. Baştan!”
“Emredersiniz komutanım!” diye bağırdı asker ve apar topar asetona koştu.Tırnakalrını sildikten sonra tekrar başlangıç çizgisine geçti ve başladı sürmeye.
Bu manzara sıradaki askerlerin moralini iyice bozmuştu. Hepsi sessizce kendi tırnaklarına bakıyor, fırçayı titreyen ellerle sürmeye çalışıyordu. Bazıları o kadar abarttı ki, parmaklarını neredeyse ojeye boğdu.
Kerem, arkada Yiğit’e eğilip fısıldadı:
“Bunlar daha sabaha kadar buradalar…”
Yiğit gülmemek için dudaklarını ısırdı. Cem ve Oğuz ise kıkırdamayı bırakmamıştı.
Bir asker, mavi ojeli elleriyle Ateş’in önüne geldi. Ateş elini aldı, başparmağı gösterdi.
“Bu nedir? Boşluk var! Bok gibi sürmüşsün ASKER! Böyle mi çıkacaksın koşuya?”
“Komutanım ben…”
“Kes! Aseton!”
Asker geri çekilip asetona koştu. Arkadan bir diğeri geldi, mor ojeli parmaklarını gururla gösterdi.
“Komutanım süper oldu!”
Ateş sertçe baktı, elini kavrayıp yakına çekti.
“Asker, benimle dalga mı geçiyorsun lan sen..? Bu ne biçim süsleme? Her taraf taşmış! Baştan sür!”
Avluda mırıldanmalar başlamıştı. Askerler, komutanlarının gözünden kaçacak tek bir boşluğun olmadığını anlamıştı. Ateş, bir askerin eline bakarken yüzünü askerinkine iyice yaklaştırdı:
“Bu, disiplin meselesi! Eğer bir elini düzgün boyayamıyorsan, silahını nasıl düzgün tutacaksın?!”
Asker boğazı düğümlenmiş şekilde, “Haklısınız komutanım!” dedi ve tekrar asetona yöneldi.
Bu ritüel uzun süre devam etti. Ojeyi düzgün süren birkaç şanslı asker dışında neredeyse herkes iki-üç kez asetona gidip geldi.
"Komutanım ojem bitti!" diye geldi bir asker yanına. Terden her yeri parlıyordu.
"Tabi esmer civcivim hemen!..Teğmen Cem'cim!" dedi ve Cem'e baktı. Cem gülerek yedeklerden iki tane uzattı. Biri fuşya biri gri.
"Hangisi olsun komutanım?"
"Fuşya yakışır fuşya olsun."dedi Ateş çok ciddi bir şekilde.
Asker ojeyi alırken telefonunu yakalattığına hatta buraya gizlice soktuğuna lanet etti.
Yarım saat geçmişti....
Bir asker dayanamadı:
“Komutanım, bu ojeyi sürmek bizim için çok zor…”
Ateş, tek kaşını kaldırarak sessizce ona yaklaştı. Sert sesi neredeyse fısıltıya dönmüştü, ama bütün avlu duydu:
“Hayatta zor olan şeyler vardır, asker. Onlara rağmen başarılı olmayı öğreneceksin. Porno izleyene kadar oje nasıl sürülür diye baksaydınız o zaman LAN!! Şimdi sus ve sür!”
“Emredersiniz komutanım!”
Tam o sırada bir asker, emin adımlarla Ateş’in karşısına dikildi. Gözlerinde hafif bir gurur, ama sesinde titrek bir heyecan vardı.
“Komutanım… sürdüm.”
Ateş, kaşlarını hafifçe kaldırdı ve askerin elini tuttu. Tırnakları kusursuzdu. Ne taşma vardı, ne de boşluk… Fırça darbeleri öyle düzgün atılmıştı ki Ateş başını kaldırıp askerin yüzüne baktı. Ardından askerin elini kaldırıp diğerlerine gösterdi.
“Bakın! Böyle olacak!”
Arkadaki askerlerden bir uğultu yükseldi.
“Vay be…”
“Helal olsun…”
“Adam işi biliyor!”
Ateş, elini hâlâ havada tutarken dudak kenarına ince bir tebessüm yerleşti.
“Belli ki bu arkadaşın çok manitası olmuş!” dedi, sesi alaycıydı ama tonunda belli belirsiz bir eğlence vardı.
Askerlerin tamamı kahkaha patlattı. Çoğu gülerken önlerine bakmaya çalışıyor, bazıları ise ellerini saklıyordu. Ateş elini indirdi, askerin omzuna hafifçe vurdu.
“Tamam, geç sen. Olmuş bu.”
Askerin yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi.
“Valla komutanım… yani biliyoruz bu işi!” dedi ve sırasını devredip dinlenme yerine geçti.
Bir sonraki asker hızlı adımlarla Ateş’in karşısına geldi. Elini uzattı. O da kusursuz sürmüştü. Ateş, gözlerini kısmış şekilde elini inceledi.
“Hadi bakalım… senin kaç manitan oldu?”
Asker bir an ne diyeceğini bilemedi, sonra gülerek yanıtladı:
“Manitam olmadı komutanım… ama üç tane kız kardeşim var. Onlarla büyüyünce az çok biliyor insan!”
Arkadan kıkırdamalar, uğultulu kahkahalar yükseldi. Cem, Baran ve Oğuz bile bu açıklamaya güldü. Ateş elini sertçe askerin ensesine indirdi, ama vurması sevgiden çok şaka gibiydi.
“Geçtin, geç!”
“Emredersiniz komutanım!” diye bağırdı asker, yüzünde hafif bir tebessümle dinlenme yerine geçti.
Kusursuz süren bu iki askerin ardından, diğerleri daha da fazla paniklemeye başladı. Kendi ojelerine bakıp fısıldaşıyorlardı:
“Benimki de böyle olacak mı acaba?”
“Taşırdım kesin, yandım ben…”
Ateş kollarını arkada kavuşturmuş, sıra sıra her askerin önünde duruyor, tek tek ellerini kontrol ediyordu. Her kusuru net bir şekilde buluyor, sesini yükseltiyordu:
“Bu parmak boş! Baştan!”
“Aseton al, temizle ve düzgün sür!”
“Serçe parmağının sol ucu bak boş, sürmemişsin, böyle mi çıkacaksın koşuya? Baştan!”
Her kusur bulduğunda askerler büyük bir aceleyle Baran’ın yanındaki asetona koşuyor, yeniden sürüyorlardı.
2 SAAT GEÇTİ VE SADECE SÜREBİLEN 46 ASKER VARDI. BİTMİŞLERDİ TÜKENMİŞLERDİ.
Ama aralarında kusursuz süren iki asker, kenarda rahatlamış bir şekilde birbirlerine bakıyordu. Birisi gülümsedi,
“Bize dokunmaz artık…” dedi fısıltıyla.
Ateş bir anda başını çevirdi, keskin bakışlarını onlara dikti.
“Orada ne fısıldaşıyorsunuz lan?! Yoksa tekrar mı sürmek istiyorsunuz?!”
“Emredersiniz komutanım! Hayır komutanım!” diye bağırdılar aynı anda. Ardından doğrulup sessizce beklediler.
Bir süre sonra bütün askerler ojelerini sürmeyi başardı. Bazılarının elleri titriyor, bazılarının yüzü kıpkırmızı oluyordu. Ateş son kez kalabalığa baktı.
“Şimdi sağ taraftaki parke taşlarını bu elleriniz ile arka tarafa taşıyacaksınız. 5 gruba ayrılın." derken o tarafı gösterdi. 5 ayrı parke taşı yığını vardı. Kışlanın arka bahçesine döşenecekti.
" Bu renkli tırnaklarınızla, o parke taşlarını arkaya taşıyıp bir güzel dizeceksiniz. 2 saat içinde bitsin lakin!… O tırnaklardan biri bozulmuş olsun birinin üstünde çizik olsun işte o zaman baştan! Anlaşıldı mı?!”
“Anlaşıldı komutanım!” diye bağırdı 76 asker tek ağızdan.
“Hadi bakalım… başla!”
Askerler koşuya başladığında, ojeleri parlayan ellerini ileri geri sallıyor, iyice kurutuyorlardı. Sonra hızlıca 5'erli gruba ayrıldılar. Ve başaldılar taşımaya. Her grubun başına bir tane komutan geçti. Dönüşte tırnaklarını kontrol ediyor, çizilen kavlayan tırnak varsa askere tekrar sürdürüyordu.
Yalaz Tim gülmemek için kendini zor tutuyordu.Sandalyelerine oturmuş ellerinde kahve,çay,kola...Keyifle manzarayı izliyorlardı.
"Çok zalimsin Yüzbaşım!"
"Dayak atmıyorum ona dua etsinler. Hiç değilse yaşıyorlar."dedi ifadesizce. Gerçekten de öyleydi. Ateş Alper bir çok komutana nazaran askeri eğitirken ciddi şekilde tokati, yumruk, tekme atmazdı. Onun adam etme yöntemi tam olarak böyleydi.
"Keşke dayak atsan. 3 saatir buradayız. Harbi komutanım biz niye hala buradayız?"
Ateş gülümsedi ve Baran'a baktı, "Bu manzaraya her zaman denk gelmeyiz. Bırak keyfini çıkaralım.Oğuz, Kerem bize birer çay daha getirin hadi. Yanınada kraker tarzı şeyler midem kazındı."dedi, tekrar önnüe dönüp izledi.
Ateş Alper'in kendine hass cezaları vardı. İzlemeyi ve izletmeyi de çok severdi....