Abime verdiğim sözü tutmak için elimden geleni yapacaktım.
Sabahın ilk ışıklarıyla mutfağa inip kahvaltı masası hazırlayarak, ev halkını uyandırdım.
Uğurum olan Kuymağımı yemek üzerine masadaki yerimi aldığımda, karşımda oturan Goncafer ablama elimdeki tahta kaşığı havaya kaldırıp dert yandım.
"Abla bak sana söylüyorum, bunların hepsi başıma dün Kuymak yemeden evden çıktığım için geldi."
Goncafer ablam, başıyla beni tasdiklerken, Kuymak dolu tavayı son kaşığına kadar yiyerek tek kelam etmeden masadan kalktım.
Bugün Bahadır Arslanoğu'nun yanına gidecek bu defa efendi bir kız gibi davranarak, uzlaşmanın yollarını arayacaktım.
Her insanın mutlaka ikna olması için, bir yol vardır değil mi?
Yani hiç olmazsa beylik silahımla gider, bir şekil yapmaya çalışırım.
Öncelik olarak odama çıkıp siyah bir pantolon, bordo rengi siyah beyaz çizgileri olan bir gömlek bordo bir ayakkabı giydim. Saçlarımı ön kısımda örgü yaparak, Babaannemin tabiriyle şirine oldum. Bu örgü modelini ne zaman yapsam, bana böyle derdi.
Ayy tabi ki bu benim beklediğim tepki, Babaannem bizim köyün delisine benzetirdi.
Ben evden çıkarken arkamdan seslenen Babaanneme, itaat dolu kelimeler sıraladım.
Yarın bizim evin temizlik günüydü. Evde üç kız varken elbette temizlikçi tutacak değildik. Biz her daim işlerimizi kendi halleden, mütevazi bir aileydik.
Ben camda silerdim, özel davetlerde en göz alıcı kız olur endamı arzda ederdim. Sosyete mensubu olup, tırnağım kırıldığında ağlamaktansa, Eflatun Yetmez'in torunu olup kendimi savunarak tırnağımın bile kırılmasına müsaade etmemeyi tercih ederim.
Taksiye binerek şirketin adresini verdim, sonucunun ne olacağını bilmediğim bir yola çıkmış olsam da, sabah yediğim Kuymağa dayanarak güzel geçeceğini düşünüyorum.
Ben gayet pozitifim, bunu Bay Kalasoğlu'na yansıtarak uzlaşmayı deneyecektim.
Şirketin önüne geldiğimde ücreti ödeyerek taksiden indiğim esnada, telefonum çalmaya başladı. Ekranda gördüğüm "Zafer abim" yazısıyla açma konusunda kararsız kaldım.
Eğer açmazsam merak içinde kalıp, işine odaklanamazdı biliyorum. Zaten yüksek ihtimalle şu an depresyonlardaydı.
Çağrıyı yanıtlayarak telefonu kulağıma götürdüm.
"Efendim abi"
"Beni dinle, Arzuhal'e ben olanları düzgün bir şekilde anlatacağım. Sen sakın benim için elin adamına minnet edeyim deme, gebertirim seni duydun mu Yeter?"
Abim yine kabarmış olan erkeklik gururuyla hareket ediyor, benim küçük düşme ihtimalime karşı önlem alıyordu. Ama o beni bu kadar düşünürken, ben bu işi tatlıya bağlamadan bırakamazdım.
"Peki Abi, kimseye minnet etmeyeceğim. Delikanlı gibi gidip, benden özür dilemesi gerektiğini söyleyeceğim, sonra eve döneceğim."
Abimin cevabını beklemeden "İyi çalışmalar" dileyerek telefonu kapattım.
Yoksa o konuşma ortalama sekiz saat sürer ve karara varılamadan kapanırdı. Tamam, bende konuşmayı çok severim ama şu an yakalamam gereken bir Bahadır bey var.
Şirketin kapısına geldiğimde gözleri benimle kesişen bir güvenlik görevlisi tanımaya çalışırken, ben hızla ilerleyip içeriye girdim.
Asansörlerin olduğu kısma doğru ilerlerken, kimseye yakalanmama çabalarıyla baştan aşağıya okuyup üfler pozisyondaydım. Babaannemin öğrettiği dualar sayesinde üfürükçü kadınlara dönmüş olabilirim, bu çok normal bir durum.
Ama o dualar olmasa, şu an helak olmuş olabilirdim onu da atlamamak lazım.
Dua mü'minin silahıdır buyurmuş kainatın efendisi.
Yönetici katına geldiğimde soğuk terler sırtımdan aşağıya yuvarlanıyordu. Bir önceki gelişimle bunun arasındaki farka bakacak olursak, bu katta beni tanıyan birilerinin çıkma ihtimali pek yoktu.
Bu sefer odasına dalmak yerine daha kibar bir yöntem bulmalıydım. Ah tabi sekreterine onunla görüşmem gerektiğini, söyleyebilirdim.
Sekreterin olduğu kısma doğru ilerleyip, konuşacağım esnada Bahadır Arslanoğlu'nun kapısı açıldı. Ağır çekimle başımı kaldırdığımda Kalasoğlu gayet sakin bir tavırla talimat verdi.
"Bize iki kahve getir Seval!"
Bu kibarca beni davet ettiği anlamına mı geliyordu şimdi? Odada biriside olabilirdi, peki niye bana bakıyor?
Yüzüme şirin bir tebessüm yerleştirip ona doğru ilerledim.
"Merhaba, Bahadır bey"
Kalasoğlu bana hala ifadesizce bakarken, bir sonraki atağının ne olacağını tahmin edemiyordum. Demek kameralardan geldiğimi görüp haber vermişti çalışanlar, yoksa bu kadar rahat yukarı çıkmamın bir açıklaması olamazdı.
"Tekrar gelecek kadar karardı demek gözün."
Tam karşısına geçip, kabul etmesini umduğum bir tonda sordum.
"Acaba konuşabilir miyiz?"
"Konuşulacak bir şey yok, kovulmadan git!" diyerek odasına girip kapısını kapatacağı esnada minik bedenimi ışık hızıyla odanın içine attım.
Bahadır beyle burun buruna gelmiştim şimdi de, ne yapacaksın Yeter!
Allah seni Kuymaksız bırakmasın emi!
Bir adım geriye atıp, iri gövdesinin gölgesinde kalırken, kaşlarının çatıldığını ve sinirlendiğini fark etmeye başladım.
"Benden dilemen gereken bir özrünüz var Bahadır Bey!"
Benim düne isnaden söylediklerim gayet normalken, oda sabahına vurgu yaparak gömleğinin yakasını çekiştirerek, sargılı kısmı gösteriyordu.
Yok artık! Kahve o kadar sıcak mıydı ya?
Ama ben üzerine suda dökmüştüm, insaflı davrandım yani.
"Henüz yanık yerimin acısı bile geçmemişken, senin gibi küstah birisinden özür dileyecek değilim, şimdi ben çıkarmadan sen çık git. Yoksa kadınsın falan demem, az sonra gelen kahveyi aynı şekilde senin üzerine dökerim."
Benim bir şekilde üste çıkmam lazım, yoksa bu yeşil gözlü Kalasoğlu, beni harbi yakacak!
Omuzlarımı dikleştirip tek kaşımı kemençenin teli gibi havalandırıp, Bahadır Arslanoğlu'nun omuzunu parmağımla dürttüm.
Kemençenin teli nasıl havalanır diye sormayın sakın, bizim evde her şey olur.
"Sen dün benim namusuma dil uzattın terbiyesiz! Birde tutmuş bana hava satıyorsun. Benden özür dilemek için yalnızca üç saniyen var!"
Benden böyle bir şey beklemediği bakışlarından anlaşılıyordu lakin bu tavırları daha önce bir Laz kızının tufanına yakalanmadığını gösteriyordu.
Ellerini cebine koyup bana arkasını dönerek masasının başına geçerek, gerile gerile oturdu koltuğuna. Lan bu herif zevk mi alıyor, birilerinin namusuna laf atınca?
Benim elime erkek eli değse kıyamet kopar bizim evde, Eflatun Neneme malum olur, rüyasına girer anlatırlar ona. Sonra bacaklarımı babam kırar, kemiklerimi Zafer abim toplar, cenaze namazımı Cafer abim kılar. Tabi onun namazı ne kadar kabul olur, abdesti var mıdır falan derken, konumuz Bahadır bey!
"Senin çantandan hamilelik testi düşüyor bekar bir kız olarak, o kısımda sorun olmuyor da, ben seni itham edince mi sorun oluyor?"
Lan resmen iş Şeref meselesine döndü, ben seni şu an odaya giren kahvelerle yakıp, vücudunun her bir yerini yakmaz mıyım dili uzun, aklı kısa herif!
Seval denen Asistanın kahveleri bırakıp çıkarken, hafif çıkık karnı gözüme çarptı. Ardından parmağındaki yüzüğü. Ne kadar yoruluyordur kim bilir diye geçirdim içimden.
Kız odadan çıktıktan sonra, kadınlık iç güdüsü sardı dört bir yanımı. Ablamın hamilelik dönemlerini iyi bildiğim için, Bahadır denen herifin karşısına geçip kollarımı göğsümün altında bağladım.
"Hamile kadını çalıştırmaya utanmıyor musun? Allah bilir sana getirdiği kahvenin kokusu midesini bulandırıyor!"
Şahsen ben çalışanı olsam, -Allah muhafaza- hamileliğe falan gerek yok, Kalasoğlu'nu gördükçe kusarım.
Sanki ona söylemiyormuşum gibi davranıp, kahvesinden bir yudum aldı.
Bir bacağını diğer bacağının üzerine atarak, yayvan bir şekilde gülmeye başladı.
Şeytan diyor git bir kahve daha devir, ama bu defa suratına isabet ettir. Bir daha gülemesin. Bacaklarını düz bir şekilde öne uzatırken konuşmaya başladı. Zaten ikinci kahveyi hangi maksatla kim için istemişti anlayamamıştım.
"Hamile kadının halinden anlamana şaşırmadım."
Bu son sözlerinden sonra bende kayış koptu. Cafer abimin öğrettiği dövüş teknikleri geldi aklıma, sonra hemen geri gitti. Çünkü sinirliyken balık hafızasına dönüyor benimki.
Elindeki kahveyi bırakır bırakmaz hızlıca üzerine atladım. Dizlerimi dizlerinin üzerine bastırıp, ellerimle yakasını tuttum.
Valla pozisyon çok çok yanlış ama Allah affetsin.
"Sen benim namusuma bekçi oluyorsun da, söylesene lan! Sen bakir misin ha? Kadınların namusuna dil uzatmak kolay, nede olsa sizin bakirliğiniz ağza alınmıyor! Benden bu şekilde itham ettiğim tüm kadınlar için çabuk özür dile lan!"
Ben dünyanın düzenine tüküreyim ben be!
Yok öyle dünya, kadın korusun kendini, kadın kapalı kutu olsun, kadın namussuz ithamını yesin. Erkeğe gelince ne geçmişine bakılsın, nede geceleri kimle olduğu önemsensin!
Başlatmayın erkekliğinize, sizden adam falan olmaz! Bizim bir namusumuz var, sizin de bir parça edebiniz olsun.
Bahadır Bey, ellerini belime koyarak bir çırpıda kucağından indirdi beni.
Kaşları daha da derinden çatılmış, gözleri alev fışkıran toplara dönüşmüştü.
İşaret parmağımı gözünün hizasında kaldırarak kaşlarımı çattım.
"İstersen dünyayı ateşe ver gözlerinle, benden özür dilemedikçe kurtulamayacaksın. Kadınlar kutsaldır, unutma senide bir kadın dünyaya getirdi. Ve seni dünyaya getiren kadın aynı ithama maruz kalsaydı---"
Bahadır bey, daha fazla dayanamayarak, kükrer gibi bağırdı lafımı bölerek.
"Yeter! Sus be kadın! Bu ithama maruz kalmak istemiyorsan, yanında taşıdıklarına dikkat et. Ben gördüğümü söylerim!"
Bu adam benden özür dileyecek arkadaş!
Arzuhal Ablayı da abime paşa paşa verecek, ya güzellikle, ya kötülükle.
Yere düşen çantamı alıp Bahadır beyin dibine kadar gidip, gözlerime bakmasını sağladığımda, elimle masanın üzerindeki kahveyi buldum.
"Çantamda istersem hamilelik testi, istersem başka bir şey taşırım. Bu seni asla ilgilendirmez ve namusuma laf atma hakkına sahip etmez. Senin diline dolanmayacak kadar kutsal. Umarım bir ömür o yanık izlerinle dolaşır, her aynaya baktığında edepsizliğinle yüzleşirsin."
Bir adım geri atarak kahveyi yüzüne boca edip, yine topukladım.
Yahu ben bu şirketten bir defa normal çıkamayacak mıyım?
Neyse ki koşu yarışında birinciliklerim var, canım madalyalarım...
Harika ya! Arzuhal abla ve Zafer abim için gidip, bir kürek tezeği boşalttım resmen.
Allah seni alsın Yeter!
Sen bu dünya için fazlasın.