Taksiyle giderken yol hiç olmadığı kadar uzun gelmişti bana. Düşünceler beynimi kemirip duruyordu. Nefes almak için pencereyi indirdim. Keskin rüzgar yüzüme çarptığında gözlerimi kapattım. Şimdi o keskin rüzgar düşüncelerim arasına dalarak hepsini kesiyordu. Sonra tekrar birleşiyor etrafımda bir çember oluşturuyordular.
Bir sonraki hamle neydi? Ne yapmamız ya da ne yapmam gerekiyordu? Elimle yüzünü kapattım ve geriye yaslandım. Sadece birine odaklanmam gerekiyordu. Araba durduğunda kafamı yukarı kaldırdım. Gelmiştik..
Parayı ödeyerek kapıyı açtım ve peşimden kapatarak apar topar eve doğru koştum. Kapının önüne geldiğimde ara vermeden zile basmaya devam ettim. Kısa süre sonra kapı açıldığında babam endişeyle bana bakıyordu.
"Durumu nasıl?" diye sordum nefes nefese. "Öfkesi geçti ama hala ağlıyor?"
"Odası hala kitli mi?"
Soru sorarak bir yandan da koridoru geçiyordum. Koridorun sonunda sağa döndüğümde ikizler ve annesi kapının önünde bekliyorlardı. O kadar korkmuş görünüyorlardı ki.
"Siz çocukları buradan götürün" dedim sakin bir edayla. Arkamda babamın olduğunu hissettim.
"Kesin o Sarp-"
"Baba lütfen," diyerek lafını böldüm.
"Zamanı değil"
Duvara yaslanmış Öykü annesi tarafından kaldırıldı ve odaya götürüldüler. Bir elimle yüzümü kapattım ve kapıya vurdum hafifçe.
"Hülya?" ses tonumu kısık tutmaya çalışıyordum. İçeriden iç çekişlerini duya biliyordum. Muhtemelen cevap vermeyecekti. En son geriye baktığımda babam anlayarak o da salona geçti ve yalnız kaldık. Kapıya yaslandığımda sanki arada hiç engel yokmuş gibi hissediyordum. Acısını az çok tahmin ediyordum.
Çünkü hiçbir zaman acılarımız aynı olmamıştı ki. Her birimiz farklı yaralara sahiptik. Ama kabuğunun rengi aynıydı diyebilirdik.
"Şu anda kimseyi dinlemek gelmiyor içinden biliyorum. Hatta birini dinlemek isteğeceğin son şey bile değil"
İç çekişmeleri hala devam ediyordu. Yavaş yavaş yere çöktüğümde duvara yaslanarak oturdum. Saçlarımı geriye ittiğimde gözlerimi kapattım. Hissetmeye değil de kendi içimi toparlamaya çalıştım. Çünkü bunu sadece ben etkileye bilirdim.
"Biliyorum, hiçbir şey yolunda gitmeye biliyor. Hatta daha beteri oluyor. Yolunda gitmeyen şeyler çığırından çıkıyor. Sen de dışarıdan izliyorsun sadece.
Artık o noktaya geliyorsun ki o hataları kabullendiğin için kendine nefret ediyorsun. Onlardan değil de kendinden nefret ediyorsun."
"Sorunun ne bilmiyorum ama-"
"Sorunumun ne olduğunu biliyorsun!"
Bağırışı kapının arkasından yankılandığında gözlerimi kapattım. Cevap verdiği için en azından sevinmiştim.
"Sorunun tam olarak ne olduğunu kendin bile çözemezsin ki?! Cevabı biliyorsundur ama uygulamasını yapamazsın. Berbat bir durumdur."
Kulağımı kapıya yaklaştırdığımda iç çekişlerin durduğunu duydum.
"Ama Hülya böyle yaparak bir çözüme ulaşamayız. Hiçbir şey yapamayız."
Peşinden oluşan sessizlik beni germişti. Kendisine zarar verebilirdi. Ona ulaşamıyordum. "Sarp'ı tanıyordun bir şekilde onu kabul ettiğine göre bunun sebebi olmalı değil mi? Demek ki onu iyileştirme gücüne sahipsin."
Ardından oluşan sessizlikten sonra dudaklarımı kemirmeye başladım. Nereye gidiyorduk bilmiyorum ama icimde tuhaf bir his vardı.
"Bildiğim tek şey var; beni sevmiyor"
Bundan nasıl emin ola bilirdi ki? Sevdiğimizden bile emin olamıyorken bundan da emin olamazdık.
"Ondan hiç hoşlanmıyordum eskiden. Hep bağırıyordum, tersliyordum, sana yaptıkları için nefret ediyordum ondan. Hatta seni bile anlayamıyordum. Onu nasıl atfettiğine anlam veremiyordum..
Sonra bir keresinde bahçede İrem'in oğlunu sevdiğini gördüm. Masum görünmüştü bana.."
Hafiften güldüğünü hissettim. Fakat ağlamaya devam ediyordu.
"Sevdiği birisini anlatıyordu. Başta annesi zannettim ama değilmiş. Sevdiği ilk ve son kadınmış öyle söyledi. Küçücük çocuğa anlatıyordu derdini..."
Tekrardan ağlaması şiddetlendi. Sonra kendisini toparladı.
"Tuhaf ama başkasını sevme şekline aşık oldum galiba. Bu da dünyada en saçma şey biliyorum.. "- kapının kilit sesi duyulduğunda apar topar ayaklandım. Bunu ben de bilmiyordum. Karşımda duran Hülya beni korkutmuştu. Şişkin gözlerinden çaresizlik akıyordu.
"Sadece tek amacı var, ona kavuşmak. Bunun için de her fedakarlığı yapmaya hazır. Yapıyor da.. İşin en kötü yanı ne biliyor musun?"
Yanağını hafif aralık kapıdan uzatarak yasladı. Çok önemli sır verecekmiş gibi öne eğildi. Saf, her zaman gülümseyen Hülya değil de çığlığı bir tabloya hapsolmuş portre gibi bakıyordu. Ürkütücü şekilde.
"Fedakarlığı için üzerinden geçtiği insanlardan birisiyim. Bunun da farkındayım ve izin veriyorum."
Bildiği başka bir şey mi vardı? Neyi kastediyordu? Bir şey söylemek için kapıyı aralamaya çalıştığımda peşinden çarpılan kapıya baktım bir süre. "Yarına toparlanırım merak etmeyin."
Buz gibi soğuk sesi ilk kez beni üşütmüştü. Bu gerçekten o muydu? Arkamı dönerek salona girdiğimde endişeli gözlerle bana bakıyorlardı. Elimden hiçbir şey gelmemişti. Boşuna gelmiş gibi hissediyordum.
"Yarına toparlanır." dedim çaresiz şekilde. Ben de anlamamıştım tam olarak ne olduğunu.
"Sarp abi mi üzdü onu?"
Dedi Masal üzgün ses tonuyla. Artık büyümüş sayılıyorlardı. Artık anlaya biliyorlardı bazı sebepleri. Sadece omuz silktim. Birisine haber vermek istedim ama telefonum ve cüzdanım yanımda değildi.
"Sinan'ı araya bilir misiniz? Beni alsın."
Levent babam kafasıyla onayladı. Cebinden çıkardığı telefonu tuşlarken bakışlarım ani olarak pencereden dışarı odaklandı. Sarp endişeli şekilde dışarıda tur atıyordu. Kimse görmeden apar topar dışarı çıktım. Kapıdan çıktığımda uzaktan beni görmüş olacak ki endişeli şekilde karıştırdığı saçlarını bıraktı.
Artık yorucu bir hal almış topuklu ayakkabılarım canımı sıkıyordu. Gercekten sevdiği birisi mi vardı? Sarp'ın fedakar birisi olduğunu zannetmiyordum. Yaptığı fedakarlık neydi? Bir zamanlar hedefi olduğu ben miydim? Daha sonra pişman olup özür dilediği. Yaptığı inciten bir yaraydı. Tam önüne geldiğimde zorlukla gözlerime baktı.
"Durumu nasıl?"
"Sence?"
Elini yüzünden geçirerek yönünü çevirdi. "Ona ne söyledin?"
Sorumu yanıtsız bıraktı. "Beni tanıyorsun."
Kafamı olumsuz anlamda salladım. "Hayır, tanıyamıyorum. Bana söz veren Sarp yok karşımda. Amacının ne olduğunu bilmiyorum ama Hülya olmadığını artık biliyorum. Bu kadar uzatmanda maksadın ne bir tek sen biliyorsun. Ama merak etme çözmeye çalışmayacağım."
Yüzümü dönüp gitmek isterken son kez çaresiz bakışını yakalamıştım. İstemsizce dönüp kaldığımda saatin akrepleri geriye akmıştı ve beni o güne götürmüştü. Sarp'ın annesiyle görüştüğüm güne.
Fazla hatırlayamasam da bir kaç sene önceydi. Sarp'ın ricasından sonra annesiyle konuşmayı kabul etmiştim sonunda. Ya da Mert etmişti. Hiç olmadığı kadar heyecanlıydı Sarp. Sanki benimle konuştuktan sonra hemen kabul edecekti onun özürünü. Aralarında çok şey geçmişti bildiğim kadarıyla. Sarp'ın gittiği yolu annesi katiyyen kabul etmemişti, işin sonucunda aralarındaki bağı koparmıştı.
Zile bastığımda son kez geriye döndüm. Sarp uzaktan bana bakıyordu. Belli belirsiz gülümserken açılan kapıyla önüme döndüm. Kahve renkli ve kısa saçları olan, uzun boylu bir kadın karşımda duruyordu. Geleceğimden haberi vardı. "Merhaba" dedim gözlerine bakarken.
Sarp'ı andırıyordu tıpkı, gözlerindeki ifadeden çok şey yaşamış olduğu belliydi. "Hoş geldin" diyerek kenara çekildi. Derin bir nefes alarak içeriye girdim. Ayakkabılarımı çıkararak benim için olduğunu tahmin ettiğim terlikleri giydim. Çantamı askıya aştıktan sonra tedirgin adımlarla krem renkli duvarları olan kordiordan geçtik.
Salona girdiğimizde eliyle gri renkli koltukta oturmam için işaret etti. Kendisi önümdeki tekli koltuğa oturduğunda dikkatle beni süzmeye başladı. Koyu kahve renkli gözleri ve belirgin elmacık kemikleri, çok sert hava katıyordu yüz ifadesine.
"Mert'in eşi olmalısın."
Kafamı salladım. "Sizinle ilgili çok bilgim yok Ceyda hanım ama-"
"Kendi oğlunu bir türlü affetmeyen ve böylece sorumluluğumu almadığım için berbat bir anne olduğum bilgisinden mi bahsediyorsun?"
Ani çıkışına karşı dudaklarım hafif aralandı.
"Buraya sizi yargılamak için gelmedim"
"Ya ne için geldin? Onu affetmem için geldiğin ortada. Bu kararlarımı yargılamak demek."
"Bakın ben buraya bunun için gelmedim. Onu affedin ya da etmeyin bu sizin kararımız. Ben buraya onu affeden bir şahıs olarak geldim. Yani bunun mümkün olduğunu göstermek için."
Yüzündeki şaşkınlık garip hissettirmişti. "Sen bu hayata girdiğinde her şey bitmek üzereydi. Hatta daha da kötü oldu.."
"Kocanız ve oğlunuz hapse girdi" diyerek cümlesini tamamladım.
Gözlerini benden çekerek başka yere odakladı.
"Olayların kenarında kalabilirim, bunu sizden istemem de saçmalık olabilir. Sizin anneliginizden şüphe duyduğum da yok"
Kinayeli şekilde güldüğünde ne yapacağımı şaşırmıştım açıkçası.
"Yakın zamanda gerçek ailenin, sahip oldukların olmadığını öğrendin. Belki hissettirmeye bilirsin fakat onlara duyduğun o küçücük nefretten bile haberdarım. Kaybettiğin annen, .."
Yüzümdeki kan yavaş yavaş çekiliyordu sanki. Ellerimin titrediğini hissettim.
"Arkasından çok yas tutmuşsun, biliyorum. Ama tüm bunları öğrendiğinde keşke yapmasaydım dediğini biliyorum kendine. Seni yalanlarla büyüttüğü icin, seni acının ortasında bırakıp gittiği için, sana ufacık bir umut vermediği için bazen nefret ediyorsun değil mi?
Benimkisi de öyle. Kimse ama kimse bana bu umudu vermedi. Yaşadığım bu yerde yalan bile söz konusu olamaz. Keşke ama keşke kendimi kandırmayı başarsaydım diyorum. Gördüğüm onca şeyden sonra kendine nefret ediyorsun zamanla."
Cümlenin sonundaki o nefreti hissetmiştim. Boğazım kurumuştu, bir az da başım dönüyordu galiba. Bir an önce burdan gitmek istiyordum ama anneme ihanet ediyor gibi hissetmiştim.
"Anne değilim, sizi anlayamam ama bir anne olarak beni anlamanızı umuyordum. Evet, annem yalan söyledi bana, öldükten sonra bile haberim olmadı bir süre. Yazdığı son mektup da sonradan elime geçti.
Onu suçluyorsunuz çünkü bana umut vermedi, tutunacak bir sebep bırakmadı. Peki sizin yaptığınız ne şu an? Oğlunuzu belirsizliğin ortasında bırakarak kolaylık olsun diye kenara çekiliyor sunuz?
"Kolaylık olsun diye mi?"
"Evet, kolaylık olsun diye! Sizden nefret etmesini kabulleniyor ama sizi sevmesini hazmedemiyorsunuz."
"Bir canavarın beni sevmesini hazmedemiyorum senden farklı olarak."
Alaycı gülüş belirdi dudağında.
"Sevilmeyi tercih ediyorum, nefret edilmeyi değil. Ne var biliyor musunuz Ceyda hanım? Bir anne bile olmayı becerememişsiniz.
Tek yaptığınız kendinizi insanların gözüne iyi olarak sokmak. 'Bakın ben öyle birisi değilim' der gibi.
Burada oturup sonunuzun gelmesini bekliyorsunuz. Öldüğünüzde bile oğlunuzun duygusuz kalmasını istiyorsunuz.
Annem beni kandıra bilir belki ama bu arkasından yas tutmadığım anlamına gelmiyor. Gerçek kızı olmasam da en azından arkasından yas tutan bir kızı var. Ama siz kendi anlamsız gerçekleriniz yüzünden haklı olarak kendinizi buna değer görmüyorsunuz."
Apar topar ayağa kalktığımda öylece oturuyordu. "Sarp iyileşecek zamanla. Sizle ya da sizsiz. Ama sakın o sahte gerçeklerinizi kaybettiğinizde onu aramayın."
Ondan sonrası biraz hayal gibiydi. Sarp'a ne söylediğimi hatırlamıyordum. Yüzüne bile bakamamıştım. Belki de hayatımın en büyük hayal kırıklığına uğramıştım diyebilirim.
"Biliyor musun Sarp seni hiç bir zaman suçlamadım. Belki de olduğun kişilik yüzündendir dedim. Ama yanlış bir çıkarımdı. Senin böyle olman kimseye acı çektirme hakkını vermiyor."
"Ne yani ondan uzak kalmam gerektiğini mi söylüyorsun?"
"Uzak ya da yakın farketmiyor ki?! Annenpe konuştuğumuz gün vardı ya? - bakışlarını kaçırdı - onu incittiğini görmüştüm her ne kadar uzağında olsan da. Artık onu icitmene izin veremem."
Şimdi yüzünü tamamen arkaya çevirdi. "Sahte kişilik takınmamı istiyorsun."
"Hepimiz takıyoruz o maskeyi."
"İşe yarıyor mu dersin? Şu anki durumumuza göre pek de yaramıyor."
"Öyle" dedim kollarımla kendimi sararken.
"Ya kimseyi incitmek istemiyorsan? Aslında olduğum kişiyi gizliyorsam?"
Dedi bana dönerek. Ne demek istediğini açıkça anlamıştım.
"Etrafına bak. Az mı incitiyorsun? En çok kendin iciniyorsun biliyorum."
"Neyse, boşver."
Kahkaha atmak istemiştim ama zor durdurdum kendimi. "Biliyor musun Mert beni terk ettikten sonra aynı senin gibi yapmıştı, neyse boş vermişti. Sonra olanlar hiç de boşuna gitmemişti hatırlıyor musun?"
"Belki de ben umursamak istemiyorum."
"O kadar mı?"
"O kadar"
Dedi omuz silkerek. Belki de haklıydı. O kadardı işte. "Telefonunu verir misin?"
Bir şey demeden telefonunun kilidini açarak bana uzattı. Rehber kısmına girerek Sinan'ı aradım. Telefonunu kulağıma götürdüm ve bekledim. Bir kaç çalıştan sonra açmıştı.
"Ne işin düştü bilmiyorum ama-"
"Sinan beni almaya gelme. Taksiyle gideceğim eve."
Bir süre hatta sessizlik oluştu. Sesimi tanımaya çalışıyordu. "Problem mi var?"
"Hayır, yok."
Telefonu kapatarak ona geri uzatmadan önce taksi çağırdım. Eve dönerek taksiyle gideceğimi söyledim. Eğer durumu kötüye giderse beni aramalarını söyledim. Taksi parasını bile onlardan almıştım. Cidden hayatımın en berbat günlerinden biriydi. Dışarı çıktığımda Sarp hala bekliyordu.
Taksi geldiğinde sessizce oturup bir an önce eve varmayı diliyordum. Kollarımla kendimi sararak dışarıyı izlemeye başladım. Her şey daha da berbat mı oluyordu ya da her şey daha da boşluğa mı çevriliyor du?
Taksinin parasını ödedikten sonra indim ve kapıyı peşimden kapattım Evden biraz uzakta inmiştim bilerek Yürümek istiyordum sadece. Hava akşama doğru kararıyordu. Hafif esen rüzgar saçlarımı dalgalandırıyor ve kendisine karıştırmak istiyor gibiydi. Yerler hafif islakti bu ds az önce yağmur yağdığı içindi. Sokakta ufak tefek insanlar gözüküyordu.
Topuklu ayakkabılarımı çıkararak elime almıştım. Böyle daha da iyi hissediyordum. Ayağıma bir şey batmasın diye yere dikkatli basıyordum. Yan sokaktan karşıma çıkan bir erkek ve kadın daha yüzlerine bakmaya zamanım kalmadan kendimi duvara sıkıştırılmış halde bulmuştum. Sağ kolunu boğazıma bastırdığı için her an nefesim kesilecek gibi hissediyordum.
Ne olduğunu anlamış değildim henüz. Beni tutan uzun, sağlam yapılı birisiydi. Adamın esmer yüzü vardı ve sağ kaşının üzerinde duran bıçak izi vardı. Giydiği siyah yağmurluğun kapşonunu kafasına geçirmişti.
Siyah saçları hafif alnına dökülmüştü. Onun yanında kendisi gibi uzun boylu bir kadın duruyordu. Kadının siyah saçları ve alnına dökülen kahkülleri vardı. Bağırmak istesem de boğazımdaki kol yüzünden pek de şansım iyi gitmiyordu. Kadın kafasıyla beni işaret ederek anlamadığım bir dilde adama sordu.
"Ето она?" (Bu o mu?)
Kafasıyla beni işaret ederken beklemediği bir şey vardı ortada. Küçümseyici bakışlarını anlamak zor olmamıştı. Beni tutan adam kafasını salladı onaylayarak.
"Вы уверены?" (Emin misin?)
Adam tekrar kafasını salladı onaylayarak. Kafam allak bullak olurken ne söylemem gerektiğini de unutmuştum.
Kendimi ufacık hissettirmeye sebep olan bu adama bakıyordum. Kirli sakallı yüzü ve keskin siyah gözleriyle korkutucu görünüyordu. Kız dikkatle yüzüme bakarken burnumun dibine kadar yaklaştı ve bozuk aksanıyla konuşmaya başladı. Sanki ezberlediği bir cümleni aktarıyordu.
"Küçük sevgiline söyle, bir daha uyarı olmayacak."
Mert'in hiç bilmediğim işlerinden biriydi. Zorlukla yutkundum. Nihayet konuşma cesaretini bulmuştum.
"Kimsiniz?"
Soruma karşılık kalın ama biçimli kaşlarını çattı. Uzun siyah saçları ve alnına dökülen kahkülleri ile güzel, aynı zamanda tehlikeli görünüyordu. Yeşil gözleri, küçük burnu vardı. Anlamayan gözlerle yanındakine baktı.
"Кто ты?"
Ceviriyi duyduktan sonra alaycı gözlerle bana bakmaya başladı. Tekrar bana yaklaştığında ona yer açılmıştı. Tehditkar gözlerini bana dikerken kendinden hayli emin görünüyordu.
"Вы увидите, черный лебедь"
Cümlesini bitirdikten sonra karnımda hissettiğim darbeyle boşluğa yuvarlanıyor gibi hissediyordum. Ardından gelen müthiş ağrı yüzünden iki büklüm halde yerde kıvrıldım. Zamanı kaybetmiştim. Kafamda dönen düşünceler o darbeye çarparak etrafa sepeleniyordular ya da cevabı bularak duraklıyorlardi. Nefes almayı unutmuş gibiydim. Darbe etrafı anlama yetimi kaybetmemi sağlamıştı.
Bir süre sonra ağrı hafif geçtiğinde duvardan destek alarak ayağa kalktım. Kesik nefesler eşliğinde zorlukla eve yürümeye başladım. Kendimi o kadar çaresiz hissediyordum ki. Eve vardığımda kapının önünde tekrar yere yığıldım.
Peşinden kapının sesini duydum. Ardından Özlem ve Damla'nın sesini duyduğumda içimde ağlama isteği baş kaldırmıştı. Kalkmama yardım ederek beni içeri taşıdılar. Koltuğa oturduğumda gözlerim kararıyordu.
Sesler bir birine karışıyordu. Kimin sesi olduğunu çözemiyordum. Özlem bardakta su uzattı. Suyu içtikten sonra zorlukla 'banyo' diye bildim. Ayağa kalktığımda masanın üzerinde duran telefonuma uzandım. Banyoya götürdüklerinde girmelerine izin vermeden kapını peşimden kapattım.
Yere çöktüğümde sırtımı kapıya yasladım. Güçlükle nefes alıyordum. Telefonu açarak çeviri kısmına girdim. Kafamda oluşan o sesler anlamını bilmediğim o cümleye dönüşüyorlardı. Bir taraftan göz yaşlarımı silerken bir taraftan da cümleyi çevirmeye çalıştım. Sözcükleri aklımdan bir türlü çıkaramıyordum.
"Göreceksin, siyah kuğu"
Sonuç.. Hiç şaşırtmamıştı!
Hissettiğim çaresizlik darbeden fazla acıtıyordu. Kapının kolunun çevrildiğini duydum. "Bilmiyoruz ne olduğunu, geldiğinde iyi değildi. Kendisini banyoya kitledi."
Anlaşılan Mert gelmişti. Damla olayı anlatıyordu. Ne diyecektim ki çıkıp? Çok kötü küçük düşürüldüm ama halledeceğim mi?! Hayatımı Mert'in gölgesi olarak mı sürdürecektim? O benim yerime intikam alacaktı gerçi.
"Melek o kapıyı hemen aç"
Sesleri duymamaya çalıştım. Göz yaşlarım akmaya devam ediyordu. Anlatılan hikaye yaşadığım hayata bakmaya zorluyordu fakat hayat hikayeden farklıydı. Beyaz kuğu ölmüştü, siyah kuğu her şeyi devam ettiriyordu. Belki de en büyük hatayı yapıyordum, takındığım sahte kişiliği oynayarak.
Onunla sahtekar gibi yaşıyorduk. Ben her şeyi sildiğine inanıyordum, o da benim inandığımı sanıyordu. Belki de biliyordu.
Sahi kimdim? Her kesin inandığı iyi niyetli, o kızın bakışlarındaki küçük bir karakter mi? Her şeyin üzerinden çizgi çekerek düzeleceğini umuyordum ama aptal bir düşünce olduğunu da biliyordum. Belki de çizgiyi çekmem gereken yer burasıydı. Belki de hayatımı hakkıyla yaşamam gerekiyordu. Belki de kendimi daha da iyi hissettirecek birisi olabilirdim, gerçek kimliğimi bulabilirdim.. Sürekli kafamda yankılanan cümleye dönüşüyordu düşüncelerim..
Siyah bir kuğuya
***