Kulağımdaki kulaklık en son dayanamayıp kendisini yere fırlattığında benim de kaderimin onunla aynısı olacağını biliyordum. Bilmem kaçıncı tur koşuyordum artık başımın dönmesi bile farklı bir boyut almıştı. En son olanlardan sonra bir daha düşündüm. Galiba Damla haklıydı. Aşırı derecede kilo almıştım, saçlarım uzayıp bakımsız durumdaydılar.
Kendime aynada yeteri kadar bakmıyordum. Hayır, Damla'nın planı kesinlikle intikam ya da her hangi çocukça bir plan değildi. Kendime güvenimi geri getirmek istiyordu. İlk önce kendimi sevmekle başlamalıydım.
Artık ciğerlerim isyan ettiğinde kendimi yere attım. Çimlerin üzerinde kurumuş sonbahar yapraklarıyla birlikte yatıyordum. O sırada kızlara bir şey anlatan Damla kafasını bana çevirdi ve gözlerini devirdi. İkizler bana güldüklerinde Özlem bakışlarını kaçırdı gülmemek için.
"Tam da camış gibi yatıyorsun orada."
Kaşlarını çatarak ayağa kalkmaya çalıştım. Kaç hafta olmuştu ama ilerleme kaydetmiş sayılmazdım.
"Pes ediyorum ben ya. Zaten zayıfladığım da yok. Böyle kabul edin siz de beni artık."
Diyerek yanlarına oturdum.
"Tamam nasıl istersen. Bu akşam gideceğin davete de kül kedisi gibi katılırsın. Oniki'den sonra da eski haline geri gelirsin. Ama bil bakalım bizde ne eksik?"
Aval aval suratına baktığımı farkettiğinde hayretler içinde kalmıştı.
""Peri eksik!""
İkizler aynı anda bağırdığında irkildim. "Ne anlatıyorsun ya?"
"Asıl sen ne anlıyorsun? Hadi kalk, daha çok işimiz var."
"Ne daveti? Kimden öğrendin?"
"Mert birazdan seni arar ne daveti olduğunu söyler. Bilgileri Burçin aktarıyor."
Burçin? Mert'in yeni sekreteri. O kız.
"Ne? Sen nasıl o kızdan böyle bilgi alırsın?"
"Saçma sapan kıskançlık krizlerini yok etsen iyi olur. Kız gayet iyi birisi. Patronuna aşık klişe bir sekreter değil.
Pardon, evli patronuna aşık klişe bir sekreter değil."
Haklıydı ama bu gerçeği biraz zor kabul ederdim gibime geliyordu.
"Biraz dan seni arar Mert. Şirket adına yapılan bir toplantı. Ortaklığı kutluyorlar diyelim."
Elimin tersiyle alnımın terini sildim. "Bu halde çok uyarım zaten ortama" ne güzel?!
"Unuttun mu? Daha kül kedisine döneceksin. Akşam dönünce de eski haline geri getiririz merak etme."
Sonra yavaşça kulağıma eğildi ve kızların duymayacağı şekilde fısıldadı. "Belki de hiç dönmezsin."
Ne yani barışmak ihtimalimiz de mi vardı? Apar topar ayağa kalkarak sırıtmaya başladım.
"Nereden başlıyoruz?" diye sordum ellerimi havaya açarak. Cevap "kuaförden" diye geldiğinde açtığım ellerim yavaşça yere indi. Yani en baştan başlıyorduk.
Uzun maceralarımızı kısaca özetlersek , kuaförde çıkan kavga sonucu bir kere fön makinesi yanlışlıkla Özlem'in kafasına çarpınca kavga daha da şiddetlendi. Ara biraz sakinleştiğinde her şey yoluna girmişti ki Mert'i beni aramasıyla heyecandan yerimden sıçradım. O sırada saçın da kesim işlemleri yapıldığı için kadın saçımı düşündüğümden de kısa kesti yanlışlıkla. Tekrardan kavga ettiğimde Damla ' süpürge saçlarım kırıldığı için memnundu.
Boyatma işlemleri aynı kavgalarla devam ettikten sonra büyük taruzlarla kuaförden çıktık. Damla hemen kolumuzdan yapışarak yanına çekti. "Hemen fotoğraf çekinmemiz gerek."
Dedi kameraya sırıtarak. "Arkadaki kuaförü kadraja alma. Görmemiş gibi kuaförden çıkar çıkmaz fotoğraf çekindiler demesinler."
Damla haklısın der gibi kafasını salladı ve kadrajı düzenledi.
"Çabuk çeker misin ağzım yırtıldı sırıtmaktan." demek istesem de otuziki diş sırıttığım için 'çibik çikir misin iğzim yirtildi' diye bilmiştim.
Neyse ki fotoğrafı aldı da rahat nefes aldım. "Hadi Sinan seni almaya geliyor. Onlara kim olduğunu göster. Mert'i yaptıklarına pişman et!"
Derin bir nefes alarak verilen gazdan sonra kendimden emin bir şekilde adım attım. Fakat havam da aynı şekilde dönerek ayağımı burktuğumda kızlar kolumdan tutarak düşmemi engellediler.
"Sen yine de çok şey yapma." Dedi Özlem. Kolumla ona vurduğumda gülerek uzaktan gelen arabaya yürüdüm.
"Orada da bu girişi yapma sakın"
Dönüp arkamı ikisine de dil çıkardım. Uzun zaman olmuştu topuklu giymeyeli. Yine de dik durmaya çalışarak ilerledim. Sinan arabayı kenara çektiğinde kapıyı açarak içine geçtim ve kapıyı kapattım. "Merhaba" dedim derin bir nefes alarak. Gülümseyerek kafasını salladı. Hemen yola döndüğünde sessiz bir şekilde yolumuza devam ediyorduk.
Son zamanlarda o kadar olay oluyordu ki artık bazı eski anıları beynim kendiliğinden siliyordu. "Nasılsın? Nasıl gidiyor?" dikiz aynasından kaçamak bir bakış attı.
"Her şey aynı şekilde ilerliyor"
"Eskiden kaldığın yere yardım ettiğini duymuştum. Bir yardım gerekirse elimizden geleni yapmaya çalışırız."
Yetimhaneni kastetmiştim. Yüzü belli belirsiz bir şekil aldı. "Teşekkür ederim. Şu an ben de ilgilenemiyorum. İşler bitince size haber ederim."
Araya giren sessizlik sonrası bir az tedirgin oldum. Sorsa mıydım diyerek için içimi yedi bir süre.
"Ailen hayatta mı?"
Belki de bu soru onu incitmişti. Ne kadar düşüncesiz davranıyorum?
"Kusura bakma. Yine çok merak ediyorum."
Hafif tebessüm ettiğinde rahatlamıştım. "Hayattalar, kaldıkları yerden devam ediyorlar. Yani boşandıktan sonra yeni düzen kurdular kendilerine. Bu durumda ben de kendi başımın çaresine bakmak zorunda kaldım."
"Sonra aradın mı onları? Ya onlar seni aradı mı?"
"Beni öldü biliyorlar."
Tam da bir şey söylemeye hazırlanıyordum ki yarım kaldı.
"Böylesi daha iyi."
Daha fazla söyleyecek bir şey bulamadığım için sustum. Mevzuyu değiştirmek iyi fikir olabilirdi.
"Bu davet ne için? Yani tam olarak çözemedim."
"Ortaklık kutlaması. Mert abi yeni kişilerle anlaşma yaptı."
Tanıyacağımdan değil de yine sormuştum. "Kimlerle?"
"Artık bazı ürünleri daha kolay ve hızlı taşımak için bir kaç şirketle anlaşma yapıldı. Sonra eleman eksiğimiz vardı o da transfer sayesinde kapatıldı."
Kaşlarımı kaldırarak onayladım. "Yurtdışı ne içindi peki?"
"Mert abinin babası sayesinde oldu bazı ortaklık planları. Orada görüşme yapıldı."
"Anladım."
İşte problem de buradaydı. Bunu ondan duymak yerine başkalarından öğreniyorum. Kendisi de anlata bilirdi. Ya da ben dogru düzgün sormuyordum. Bir otelin karşısında durduğumuz da anlık durakladım. Bir yerlerden tanıdık gelmeye başlamıştı fakat tam olarak hatırlayamıyordum.
"Teşekkür ederim."
Kafasıyla teşekkürü aldığında gelmediğine şaşırmıştım. "Sen gelmiyor musun?"
"Akşama katılacağım."
"O zaman görüşürüz" diyerek arabadan indim ve kapıyı peşimden kapatarak binaya doğru yürüdüm. Kırmızı halıya bastığımda küçük anıya ayak basmış gibi hissettim.
Bina sanki zenginlik, sosyete kokuyordu. Dış yüzünden bile içeride tek bir sıradan insan bulundurmadığı belliydi ama binadan ben geçince bu kural bozulacaktı. Sessizce arabadan indikten sonra topuklu ayakkabılarımın çıkardığı sesle binaya doğru adımladım.
Etrafda hiçkimse görünmüyordu. Giydiğim bu siyah beyaz elbise etrafa o kadar uyuyordu ki. Ağaçların yaprakları sarı, kırmızı, turuncu renklerde yerde yatıyordular. Garipti...o kadar renkli olmalarına rağmen her tarafı solgun göstermeleri garipti. Akşamdan yağan yağmurun kalıntıları etrafa sepelenmişti. Bazıları için bir eğlence kaynağıydı yağmurdan sonra ayaklarını toplanan sulara basarak yürümek. Ama bazılarınınsa giyinecek başka ayakkabısı olmadığı için ve annesinden göreceği kötü tavır için o toplanan suyun yanından sakince geçip gitmek zorunda kalıyordular.
Son baharın anıları yalnızca bunlarla bitmiyordu. O yüzden bunları hemen keserek karşımdaki binaya odaklandım.
Burası yabancı bir yer değildi. İkizimi bulmak için attığım adımlardan birisiydi. Koleksiyoncu'nun yanına gittiğim ve beni o turnuvaya gönderdiği gündü. Mert'in benim için dövüştüğü gündü. O günün akşamı ikizime kavuştuğum gündü. Mert'e kavuştuğum gündü.
Titrek bir nefes aldığımda eskiden geldiğim yere tekrar ayak basmak garip hissettirmişti. Hafif bir sonbahar rüzgarı estiğinde sanki geçmişin kırıntılarıyla doluydu. Küçük cam parçalarına ayrılmış geçmişim tenime batmaya başlamıştı. Yüzümde dağılan saçlarımla geriye döndüm.
Sarp hala buradaydı. Bir an içeri girince o güne geri döneceğimi sanmıştım.
"Melek?"
İsminin seslenmesiyle tekrar yüzümü çevirdim. Mert kaşlarını çatmış bana bakıyordu. Kendime geldiğimde şüphe çekmemek adına gülümsedim. Küçük ama hızlı adımlarla ona koştuğumda o da bir kaç adımla mesafeyi kapattı ve sıkıca sarıldı. Gözlerim istemsizce kapandığında anın güzelliğini sakladım.
Olanlardan sonra ona sarılabiliyordum. O kadar şeyden sonra. "Bir sorun mu var?"
Kafamı olumsuz anlamda salladım gülümseyerek. "İçeri geçelim mi?" diye sordum sabırsızca.
Kafasıyla işaret ettikten sonra içeri geçtik. Kapılar arkamızdan kapandığında yine o tanıdık manzara gözler önüne serilmişti. Yukarı kata çıkan iki tane büyük merdiven. Bu sefer sağ tarafı tercih etmiştik çıkmak için. Mert'in koluna girmiş yavaşça ilerliyordum.
"Saçların kısalmış.. -" dedi sonra yüzünü buluşturarak devam etti. "- bir de rengi değişmiş."
Onca hazırlıktan sonra onun umursamaz şekilde söylediği şeyleri çekemezdim. Onu merdivenlerden ittirmek çok güzel fikirdi aslında. Fakat şimdilik daha güzel planlarım vardı.
"Evet, dikkat etmen mucize aslında."
Dedim siyah elbisemin eteklerini çekerken. Kısa bir imalı gülüşle önüne döndü. "En kısa zamanda seni almaya geleceğim."
"Babam seninle aynı fikirde değil" dediğimde basamaklar bitmiş salona doğru adım adımlıyorduk.
"Biz evliyiz. Hani sevgili değiliz baban bize görüşmeyi yasaklaması da ne demek?"
"Hatta uzun bir süre oldu ayrı kalalı."
Yüzümü ona çevirdiğimde ne demek istediğimi anlamıştı. Bu saçmalığı bir son vermesi gerekiyordu oysa. Bir şeyler söylemek istediğinde onu durdurdum.
"Neyse partinin tadını çıkaralım."
Diyerek konukların arasına karıştım. Tanıdığım birkaç kişi haricinde tamamen yabancıydı burası. Yeni ortakları tanımıyordum. Kalabalık arasından gördüğüm Burçin kafasıyla selam verdi. Ona hafif gülümsedim. Önyargım bazen yanıltıcı olabiliyordu. Ne kadar hiçbir şey olmamış gibi davransam da içimdeki tedirginlik durmadan dürtüyor ve beni rahatsız ediyordu.
Neden burası? Neden aynı yer? İstemsizce elim telefona gitti Emel'i aramak adına. "Özür dilerim, birini aramam gerek" diyerek onlardan aralandım. Eteğimi çekiştirerek kalabalığı yardım ve ilerlemeye devam ettim. Koltukların dizildiği duvar boyu ilerlediğimde sonunda balkona çıkan kapıyı buldum.
Birisi onu benim için açtığında teşekkür ederek dışarı çıktım. Soğuk hava bedenimi esir aldığında kollarımla kendimi sardım. Telefonumu küçük el çantasından çıkararak ekrana baktığımda duraksadım. Gözlerimi kapatarak düşüncelerimi düzene sokmaya çalıştım.
Geçmişe dönmüyordum, sadece tesadüftü. Şaşırtıcı gelmişti aslında. Kendimi mi kandırıyordum? Aslına baktığımda bir nevi öyle sayılıyordu. Onur'un ölümü her şeyin başlaması demekti. Bu kadar çabuk alışmak da olması gerektiği içindi. O asla yenik bir hayat yaşamayacaktı. Ya kazanacaktı ya da ölmesi gerekiyordu. Peki ya sadece ölmek onun için miydi?
Öylece çekilmek hiç de onun tarzı değildi. Bence peşinde bıraktığı çözülmeyi bekleyen büyük bir oyun vardı.
"Üşümene rağmen hala bu soğukta durmaya devam ediyorsun."
Bir sesle düşüncelerim arasından hızla sıyrıldığım için irkildim. Geriye döndüğümde gördüğüm tanıdık yüz şaşkınlığıma neden olmuştu.
"Çok tanıdık bir manzara seni tanıyanlar için. Sonunu bileceğin oyunu oynaman gibi mesela."
Koleksiyoncu. Evet, tam da karşımdaydı.
"Mehmet Arslan ya da tanımazlarsa Koleksiyoncu kelimesini eklemek gerekiyordu değil mi?"
Yıllar önce bu binada aynı bu replikle tanışmıştık. Kardeşime götüren yolda bu adam vardı fakat kimin tarafında olduğu gizemini koruyordu.
"Unutmuyorsun, hiçbir şeyi."
Onaylarcasına kafamı salladım. "Unutmam mı gerekiyor?"
"Hayır, bunu kastetmemiştim. Fakat bunu lehine çevirmiyorsun."
"Artık tavsiye mi veriyor sunuz?"
Hafif tebessüm ederek bakışlarını balkondan uzanan manzaraya kitledi. Aklından ne geçtiğini bilmiyordum ama sanki eskiden yaşadığı o acıyı tekrar hissediyor gibiydi. Yüzündeki geçmişin hatları olan kırışlara o acılar dolup daha da anlamlı hale getirmiş gibiydi. Ya da benim hayal ürünümdü.
Yüzünü tekrar bana çevirdi. Bir adım daha yaklaşarak tam karşımda durdu.
"Yardımınıza artık ihtiyacım yok"
"Ne yazık ki var."
Derin bir nefes alarak gözlerime baktı. Esen rüzgar saçlarımı karıştırıyor gözlerimin önüne perde gibi çekiliyordu. Ellerimle düzeltmek istememiştim. Sanki arada bir perdenin oluşu beni daha huzurlu hissettirmişti. Korku muydu? Bunca yasanandan sonra korkmam gayet doğal, insanlarla bir adım geride durmam normaldi.
"Nerede olduğunun farkında değilsin. Nere gittiğinin de. Ne yaptığının da. Tepene bir çığ düştüğünde o karın altında yatarken neresi aşağı neresi yukarı olduğunu anlayamazsın. Karı iteleyip kurtulmak istiyor ama yanlış yönü seçip kendini daha da derine kendi mezarına gömüyorsun.
Şimdi tam olarak bunu yapıyorsun. Kendi mezarını kazıyorsun çünkü yönünü kaybettin. Seni o çığdan kurtaracak birine ihtiyacın var.."
Gözlerime dikkatle baktığında ufak bir üzgün kırıntı bulmuş gibi hissettim.
"... Yoksa kendine kazdığın mezarında ölüceksin."
Arkasını dönüp gittiğinde boğazımda düğüm atan hislerimi yuttum.
"Bu oyunu kazanmam için ölü birisi olmam gerekiyor ."
Durakladı ve arkasını döndü.
"Duyguları ve hislerini öldüren birisi mi ya ruhunu öldüren birisi mi?"
Dudaklarımı bir birine bastırdım. Ölü olmak değil de öldüğünü hissetmen.. İnsanı öldüren de bu histi.
"Ruhsuz bir şey hissetmek mümkün mü? Eger mümkünse o zaman ruhsuz bir aşığım denilebilir."
Bana bakarak gülümsedi. Bu hepsinden samimiydi, içtendi.
"Bunu bilmek mi istiyorsun?"
Cevap beklercesine yüzüne baktım. Cam kapının arkasında Mert'in silueti göründüğünde hafif bir korku sardı bedenimi. Baktığım yere döndüğünde Mert'le göz göze gelmişti. Tekrar kafasını bana çevirdiğini de Mert kapıyı açarak balkona geçti. Göz ucuyla ona bakarak gözlerime odaklandı.
"Bunun mümkün olduğunu bilmek istiyorsan ondan öğrene bilirsin." diyerek yanımızdan ayrıldı.
Peşinden öylece baktığımda ne demek istediğimi anlamamıştım. Bu şekilde devam edersem kendi mezarını kazarak ölmek üzere olacağımı söylemişti. Evet, haklıydı. Ne yapacağımı hiçbir şekilde bilemiyordum. Pusulamı kaybetmiş gibi hissediyordum. Nereye gidecektim? Peki bu şey beni öldürecek miydi? Hiçbir şey yapmamak beni öldürecek miydi?
"Sana ne dedi?"
Mert çatık ifadeyle bana baktığında sorduğu sorunu onun söylediğinin aynısını söylemek üzere dudaklarımı araladım.
"Ruhsuz bir be-"
Cümleyi sonlandırmama sebep olan şey elimde titreyen telefondu. Aramak için buraya geldiğim fakat sonra unuttuğum Emel beni arıyordu. Cevaplayarak kulağıma götürdüm telefonu. "Emel?"
"Melek acilen buraya gelmen gerek. Hülya .."
"Ne oldu Hülya'ya?"
"Bilmiyoruz. Bir anda öfke nöbetleri geçirmeye başladı. Odasının kapısını kitledi, her şeyi duvara fırlatıyor. Ağlıyor, bağırıyor."
"Tamam, tamam sakin olun. Onu sinirlendirecek hiçbir şey söylemeyin. Ben hemen geliyorum. Kapıyı açmaya çalışın kendine zarar verebilir."
Telefonu kapatarak Mert'e baktım. "İyi değilmiş, öfke nöbetleri geçiriyormuş. Oraya gidiyorum."
"Hadi gidelim hemen."
Diyerek beni sürüklediğinde kolundan tutarak durdurdum.
"Dur, ortaklık için davetin ne olucak? Burada kalman gerekiyor, ben halledeceğim."
"Olmaz öyle şey. Ben de geliyorum."
"Mert lütfen! Ben halledeceğim."
Net sesimle gözlerine baktığımda teslim olmuş gibiydi. Ben de bir şeyleri halletmek istiyordum. Birilerinin arkasına saklmanmak istemiyordum. "Haberleşiriz."
Diyerek koşar adımlarla geldiğim yerden geri çıktım. Kalabalığın kenarından koşarak ilerlemeye başladım. Sakin bir yer bulduğumda aynı hızla devam ettim merdivenlere doğru. Sanki birisi kulağıma 'kül kedisi' diye fisildadiginda irkilerek geriye döndüm. Kalabalığa baktığımda bunu bir zamanlar söyleyen Onur'un adamı burda değildi.
Gözlerimi kapatarak üç'e kadar saydım ve icimden 'sadece hayal' dedim. Hastane zamanlarında sık sık yaptığım bir eylemdi fakat o zamanlar pek işe yaradığı söylenemezdi. Geriye dönerek merdivenlerden inmeye başladım. Topuklu ayakkabılarla koşmak ne kadar zor olsa da hızlı gitmem gerekiyordu. Merdivenler bittiğinde kırmızı halıya basarak aynı tempoda devam ettim.
Neler olmuştu? Zaten son zamanlarda pek iyi sayılmazdı. Sessizleşmiş ve kendi içine kapanmıştı. Büyük ihtimal Sarp'la ilişkiliydi sorunu da. Başka problemleri de olabilirdi. Kapıdan dışarı çıktığımda gözlerim bir taksi aradı.
"Sizin için taksi çağırmamı ister misiniz?"
Görevliye kafamı olumlu anlamda salladım. "Teşekkür ederim"
Kollarımla kendimi sardığımda telaştan ceketimi almayı unutmuştum. Beni hiç ısıtmayan ince elbisem donmamı sağlıyordu. Omzuma bir ceket asıldığında irkilerek geriye döndüm.
"Cemil?"
Gülümseyerek bana bakıyordu. Her şey neden bu günü bulmuştu?
"Son görüşmemizden sonra öldüğünü düşünüyordum."
"Doğru düşündün. Bu gidişle Mert beni çok yaşatmayacak."
"Neden?"
"Seni oyuna dahil ettiğim için."
"Bunu neden yaptın ki?"
Sessizliğin yerini rüzgarın sesi almıştı. Sadece düşündüm. Kısa süre önce ölen bir abisi vardı. Yarım kalmış ve bir daha düzelmemek üzere yıkılmış bir imparatorluk. Muhtemelen enkazın altındaydı şu anda.
"İntikam?"
"Oyunu oynamak için bütün piyonların yerinde olması gerekir değil mi?"
"Şu anda en değersiz biriyle konuşuyorsun. Buna değmez bile."
Diyerek taksini çağıran çocuğa baktım. "Çağırdım, geliyor efendim"
"Oyunu izlemiş ve hatta içinde oynamış birisi olarak piyonun bile durumu değiştirme gücüne sahip olduğunu gördün."
Benden yardım mı istiyordu? Ya da Onur'un intikamını benden de almak istiyordu çünkü parmağım vardı. Kafamı olumsuz anlamda salladım.
"Geçmiş tekrarlanır fakat eskisi gibi değil. Onur yok, Mert'in oynayacak bir hamlesi yok. Benim artık bir amacım yok. Tam tersi, kaybedecek çok şeyim var eskisinden daha fazla. Oyun aynı değil, kurallar aynı değil. Anlıyor musun? Eğer bu yola girersem dönüşü olmayacak. Hiçbirimiz için. En kötüsü de bu.
Bu sefer hiç şansımız yok."
Diyerek birkaç adım geriledim. Taksi yavaş yavaş yaklaşıyordu. "Eğer bir hamle yapmazsan ilk yok edilen sen olacaksın."
"Bu oyunu başlatan ve kuralları belirleyen Onur bile öldürüldü. Benim bir hamle yapıp yapmamam hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Hiçbir şeyi..."
".. İntikam mı istiyorsun? Eğer başarırsan bile tatmin olmayacaksın. Çünkü pişmanlık gurur duymana asla izin vermeyecek."
Diyerek ceketini omzumdan aldım ve ona doğru uzattım. Ceketi aldığında elimi bilerek bırakmadı. Gözlerime baktığında emin gibi gözüküyordu.
"Bunları düşünen tek sen misin? Bundan o kadar da emin olma. Kimsenin oyun sevecek yaşta olmadığı ortada. Onlar biliyorlar.. Herkesin bu oyuna nasıl getireceklerini?!
Onur'u boşuna kaybetmedim Melek. Her şeyin bir anlamı var. Tek yapman gereken hamleyi görmek. O zaman kendini ve yakınlarını korumuş olacaksın. Benim yapamadığımı yaparak."
Onu orda bırakıp taksiye ilerlediğimde az önceki çocuk kapıyı benim için açtı. Son kez dönüp geri baktığımda orada bekliyordu. Onur öldürüldüğünde hamleyi yaptıklarını biliyorduk. Yapmamız gereken birleşmek miydi?
İşte şimdi üzerime çığ düşmüş gibi hissediyordum. Taksiye binip giderek bu konuşmayı hiç yapmamış da olabilirdim. Ya da bir hamle yaparak bu oyunda olduğumu onaylamak. Bakışlarım istemsizce binaya kaydı.
Mert beni kendisinden uzak tutarak çok iyi bir şekilde oyuna dahil etmiyordu. Ya o çığın altında kalıp kendi mezarımı kazarak ölecektim ya da Mert'in ölümüne tanık olup Onur gibi sessizce gidişini izleyecektim. Savaşmak oyunun kuralıydı her zaman. Her zaman...
Çünkü buraya kadar savaşarak kazanmıştım.
"Piyonlar her zaman ölmeye mahkumdur Cemil. Bunu bana abin söylemişti. Eğer hala yaşıyorsam bu piyon olmadığım anlamına geliyor. Bu oyunu bir kere oynadım ve bildiğim tek şey var.."
Dedim ve derin bir nefes aldım. Taksiye binmeden önce son kez geriye baktım.
".. Oyun hiç bitmedi."