Anlatılan hikayeyi bilmem kaçıncı kez dinlerken yorum yapma çabalarımız boşa çıkmıştı. Özlem'i tanımadığı birisi öpmüştü. Adı Emre'ydi ve de bir dolandırıcıydı.
"Etkilendin mi?"
Diye sordum kafamdaki şeyleri bir birine bağlamak adına.
"Ne?! Saçmalama Melek! Tabii ki de etkilenmedim" dedi Özlem gözlerini büyüterek bana bağırırken.
"Bence etkilenmiş." Damla eli yanağında yorum yaptı duruma. Özlem koltuktaki yastığı ona fırlattı.
"Geri arayacak mısın?"
"Zorundayım. Murat mesaj atmış en kısa zamanda yeni sevgilinle tanışacağım diye"
Umutsuzca Damla'yla bakıştık.
"Murat'ı tanıyorsunuz, sorular soracak bize. En ufak açığımızı yakalarsa ikimiz de biteriz. Ayrıca ondan tamamen ayrılmam için en büyük şans"
İkisinin de ayrılmasına çok üzülmüştüm fakat yapacak bir şey yoktu. Affedemiyordu Özlem ve günden güne de daha berbat oluyordu.
"Damla benim yurtdışı planım bitti bir süreliğine"
"Artık yalnız gideceğim."
Damla kafasını dağıtmak için kısa bir süre olmayacaktı yanımızda.
"Sen neler yapıyorsun?"
Omuz silktim gelen soruya. "Artık ilgilendirmiyor beni hiçbir şey. Karışmamaya çalışıyorum çünkü yoruldum. Sadece tek endişem Cemil.."
"Ne oldu ona?"
"Ben de onu bilmiyorum ya. Kafeye uğrayacağım, en azından Nilüfer abladan öğrenirim belki birkaç şey."
"Mert o kafeye gitmene kızacak gibi"
Özlem' i onayladım kafamla. "En son yapacağım şey olur her halde. Kızarsa da kızsın."
Özlem'in telefonu çaldığında "o arıyor" diye bağırmaya başladı. 'O' dediği çocuk da Emre oluyordu galiba. İkimiz de onun yanına uçuştuğumuzda telefonu açarak sesini açtı.
"Beni aramışsın, çok meşguldüm"
"Evet, sanırım haklıydın bir konuda.."
"Ben her konuda haklıyım."
Özlem telefonu az uzaklaştırırak bize baktı anlamsız bakışlarla. Tekrar kulağına götürdü.
"En kısa zamanda görüşüp konuşmamız lazım, Murat seni tanımak istiyor"
"Tamam, en kısa zamanda görüşmeye çalışacağım"
"Çok pardon sizin de zamanınızı alıyorum."
Özlem imalı bir şekilde konuşmuştu. Sinir olabilirdi ona fakat dikkatli olmalıydık. Çocuk tehlikeliydi.
"Aslında yalan söyledim, az önce canım istemediği için bakmadım telefonuna. Meşgul olduğumdan değil yani"
Özlem telefondaki ukala çocuğa ağzına geleni söylememek için kendini zor tutuyordu. Sonuçta kendi çıkarları için kullanıyordu o da. Murat takıntılı bir tipti ve Özlem' e takmıştı.
"Peki, canın istediği zaman da sen beni ara ama dikkat et o zaman sürecinde Murat seni öldürmesin. Tamam? Görüşürüz.."
Uzatarak telefonu kapattığında sinirle koltuğa fırlattı. "Ne biçim insanlarla uğraşıyorum?" Tısladı dişlerinin arasında.
"Bence bir araştıralım bu çocuğu. Mert'e söylerim ben."
"Melek, iyi misin güzelim?! Oldu olacak Murat'a söyleyelim araştır başımıza dert almayalım. Mert de gider Murat'a söyler artık senin kız seni kandırıyor diye"
Damla'nın söyledikleri mantıklı gelirken onayladım onu. Anlaşılan yine gizli saklı iş çevirecektik.
"Sinan'a söyleye biliriz. Hem olayı tam anlatmayız, soruşturma yapar sizin gittiğiniz barda."
Her ikisine mantıklı gelirken kafalarını salladılar. Hemen telefonumu koltuktan alarak Sinan'ı tuşladım. Umarım kötü sonuçlar doğurmazdı yaptığımız işler.
-*Sinan*-
"Ben ne diyeceğimi gerçekten -"
"Bir şey söylememe gerek yok Emel."
Dedim gözlerine bakarak. Kısa bakış attıktan sonra bakışlarını kaçırdı. "Gerçekten gerek yok. Bazı şeyler için yapacak hiçbir şeyimiz olmuyor. Bu durumda da pek yapabilecekğimiz bir şey yok. Bunca zamandır bir birimize yaptığımız hep eziyetti."
Saçlarını kulağının dibine sıkıştırdı aceleyle. Her hareketinin ne anlama geldiğini ezberlenmişken şimdi kendime unutturmak zorundaydım. Saçma bir oyun gibiydi bir nevi.
"Kendine iyi bak.."
"Sen de."
"Seni sevmek güzeldi.."
Gözleri hemen dolduğunda istemsizce sarıldık bir birimize. Son kez sarıldığımızın ikimiz de farkındaydık. Unutmak kolay olmayacaktı, hem de hiç.
-"-
Adımlarım benden izinsiz yavaşladığında yakınından geçtiğim yer hiç de hoşuma gitmemişti. Gittiğim yer yetimhanemin yakınlarında bulunduğu için şansıma küfrettim. O kadar olayları kim yaşasa bırak yakınından geçmeyi şehri bile değiştirirdi.
Bakışlarım istemsizce oraya kaydığında bahçesinde oynayan çocukları gördüm. Siyah, geçilmesi imkansız demir parmaklıkların ardında küçük hayatlar vardı kimsenin bilmediği. Kaç sene olmuştu oradan ayrılalı?! Adımımı tekrar hiç atmamıştım. Arabayı park ederek bir anda oraya ilerlediğimi farketmiştim.
Ellerimi ceplerime sokarak kaldırımda ilerlerken içimde hissettiğim oradaki küçük çocuk korkmaya başlamıştı. Kapıya yaklaştığımda hiç değişmeyen Mehmet abi duruyordu. Onu gördüğümde istemsizce tebessüm etmiştim fakat o beni daha görmüyordu. Yutkunduğumda bir an geri dönmek için hareketlendim ama sonra vazgeçerek ilerlemeye devam ettim. Demir parmaklıkların arkası bana hiç bir zaman bir ev gibi olmamıştı.
Biraz daha ilerlediğimde beni görünce tanıyarak hemen kapıyı açtı. "Sinan, oğlum" diye koşarak sıkıca bana sarıldı. Kendimi o an ihanet etmiş gibi hissetmem berbat hissettirmişti.
"Nasılsın? Gittiğin günden sonra bir daha uğramadın. Aradım ama yine de bulamadım seni. Nerelerdeydin?"
Hafif tebessüm ettim fakat verecek mantıklı bir cevap aradığımda bulamadım. Gerçek kişiliğimi eski hayatımdan kimse bilmiyordu.
"Burdan ayrıldıktan sonra şirkette bir iş buldum abi, şu anda durumum iyi"
Gözlerinin içi parlarken sevindiğini görmem beni de iyi hissettirdi. İçerdeki çoğu kişinin yaptığı şeyleri asla yapmazdı bizlere. İşini kaybetmeyi göze alarak sonuna kadar arkamızda dururdu.
"Ben yokken neler değişti?"
Kafasını çevirerek benim gibi yenilenen fakat eski berbat havasını koruyan binaya baktı.
"Ne değişmedi ki? Senin zamanının müdürü, Tufan bey öldürüldü üç sene önce. Evinin önünde arabasını kurşuna dizdiler. Karısı da bir kaç ay sonra vefat etti. Aile bir anda çöktü. Şu anda kızı burada çalışıyor, kendini avutuyor"
O insanlıktan çıkmış müdürün sonunun böyle biteceğini zaten önceden biliyordum. Yetimlerin haklarını yeyip bitirdikten sonra kumar borçlarını kapatamayınca çok büyük miktarda borç para almıştı. Bulaştığı adamı çok iyi tanıyordum ve elinden hemen hemen hiç kimse kurtulamamıştı.
"İçeri geçsene, yeni müdüre hanım çok iyi birisi"
İçeri adımımı attığımda oradaki hiss el gibi boğazıma yapışmıştı. Bahçede koşturup oynayan, resim çizen, kenardan seyirci kalan çocuklar vardı.
"Burcu hanım, misafirimiz var."
Mehmet abinin konuşması üzerine oynadığı çocuğu yere bırakarak geri döndü. Göz göze geldiğimizde beni tanımaya çalıştı bir süre. "Sinan?!" Diye sordu gözlerini büyüterek. Siyah kıvırcık saçları, büyük yeşil gözleri vardı ve tıpkı babasını andırıyordu. Onunla olan tek anım vardı o da çocuklarla gece yarısı yiyecek operasyonu düzenlemiştik. Her şey planlanmıştı, bir tek Burcu'nun bizi babasına ispiyonlaması dışında. Çocukken bizlerden nefret ederdi, biz de ondan.
Aniden boynuma sarıldığını hissettiğimde şaşırmıştım. Ellerimi hafif dokundurarak yetine bilmiştim. Benden ayrıldığında ağladığını gördüm. Bu kıza ne olmuştu? Bize açlık cezası verildiğinde önümüzde tost yediğini hatırlıyorum.
"Kusura bakma aniden böyle görünce.. Eskilerden kimse uğramıyor da buraya. Senin görünce şaşırdım açıkçası."
"Neden acaba?" Dedim kaşlarını havaya kaldırarak ellerimi ceplerime soktum. Bakışlarını kaçırarak saçlarına daldırdı elini.
"Hoşgeldin tekrar, neler yaptın buradan gittikten sonra?"
"Kendime bir düzen kurdum. Bir şirkette çalışıyorum."
"Ne kadar güzel. Senin adına çok sevindim."
Yüzündeki sinsi ifade gitmişti ama babasına benzediği için iyi birisi olma ihtimalini eliyordum. "İstersen seni gezdire bilirim. Binayı tamamen yeniledik." Dedi gülerek. "Hem seni çocuklarla da tanıştırırım." Kafamı olumlu anlamda sallayarak önümden yürüyüşünü izledim. Umarım babasının yaşattığını yaşatmıyordu çocuklara.
-"-
"Burası çocukların müzik odası. Ben de aynı zamanda keman hocalarıyım."
"Siz de mi önceden burada yaşıyordunuz?" Burcu'nun kucağındaki küçük kız sormuştu meraklı gözlerle bana baktığında. İsteksiz olsam da Burcu'nun çocuğu bana doğru yaklaştırdığını görüp kucağıma aldım. Sarı saçlarını iki tane toplamışlardı. Mavi gözleri vardı ve bir kaç dişini de kaybetmişti.
"Evet, burada yaşıyordum. Tıpkı sizin gibi."
"Neden gittin peki?"
"Çünkü gitmem gerekiyordu. Şimdi de öyle."
Diyerek sabahtan susmayan telefonu cebimden çıkardım. Melek arıyordu ve attığı mesajlara bakılırsa önemli bir durum vardı.
"Yine gelecek misin? Lütfen gel olur mu?"
Diyerek boynuma sarıldı. Burcu'ya baktığımda meraklı gözlerle cevabımı bekliyordu. Kızı ona vererek çıkışa doğru ilerledim. "Hadi sen git arkadaşlarına oyna" kucağından bırakarak koşar adımlarla yanımdan ilerledi.
"Yine gelecek misin?" Yüzüne bakmadan hızlı adımlarla yürürken "sanmıyorum," dedim telefonu meşgule atarak. "İşinde başarılar, Mehmet abi hoşça kal," dedim el sallayarak. Birden bileğimden tutulduğumda geriye döndüm. Gözlerini kaçırarak kendisini konuşmaya zorladı.
"Tekrar karşılaşmaya biliriz bir daha seninle. Bu şansı bir daha yakalayamam... Özür dilerim"
Sanki yıllardır bunu bekliyormuş gibi derin bir nefes verdi.
"Sizden nefret etmiyordum, sadece sizi kıskanıyordum. Çünkü hiçbir zaman sizin gibi gerçek dostlarım olmadı. Siz de beni aranıza almıyordunuz."
Dedi sonlara doğru gülerken. "Yeni hayatında başarılar" diyerek boynuma sarıldığında konuşmamıştım. Küçülmüş gibi hissetmiştim. Büyük vücudumun küçük bir çocuğa sığdırmış gibi hissediyordum. Geri çekildiğinde tek kelime etmeden kapıdan çıkarak hızlı adımlarla arabama doğru ilerledim. Arabaya binerek çalıştırdığımda hâlâ orada dikilmiş bana bakıyordu.
Telefonu sonunda açarak kulağıma götürdüm. "Efendim yenge?! Bir problem mi var?"
...
Gönderildiğim yerin bar olmasına sevinmiştim. Kafamı dağıtırdım işimi bitirdikten sonra. Oraya tekrardan dönme konusundaysa hâlâ kararsızdım.
-*Melek*-
Üçümüz de sessiz şekilde komodinin üzerinde duran telefona bakıyorduk. Sinan'ın aramasını sabırsızlıkla beklerken hâlâ kafam karışıktı. Telefon çaldığında bağırış koparken yastıkla sakinleştirdim ikisini de. Vakit kaybetmeden telefonu açarak kulağıma götürdüm. "Alo? Sinan ne öğrendin?"
Yüksek müzik sesi kısa süre sonra azaldığında dışarı çıktığını anladım. "Yenge çevreden de çok bilgi alamadım. Ailesini falan sormaya çalıştım fakat kimse bir şey bilmiyor bu konuda. Sadece kendisinin de belirttiği gibi bir dolandırıcı. Antik eşya adı altında defolu malları satıyor. İşinde o kadar iyi ki para fiyatlarını duyduğumda ıslık çaldım. İşbirliği yaptığı bir sürü insan çıktı bir de tanıdık. Galiba bu yüzden ölümsüz olabilir. Anladığın para dışında kimseye bir zararı yok.
Zaten burda kalma süresi de bitecek kısa bir tarihten sonra. Mekan değiştirme zamanı gelmiş yani.."
"Anladım, çok teşekkür ediyorum Sinan. Yalnız, bu aramızda kalabilir mi?"
"Tabii yenge ama sen neden soruşturdun bu adamı?"
"Ben ismini duydum da, merak ettim sadece. Öylesine yani. Teşekkür ederim, hoşça kal."
Telefonu kapatarak ikisine baktım. "Zaten gidiyormuş, o gidene kadar Murat'ı oyalarım. Sonra ikimiz de ortalardan kayboluruz."
"Plan güzel ama.."
"Basit," diye tamamladı Damla beni.
"Sakın, kendini kaptırma." Dedim tek tek üzerinde dururken sözcüklerin.
"Ne kaptırması? O kadar da değil," şüpheli gözlerle ona baktığımızda kendisinden emin gözüküyordu. Murat'tan yeni ayrıldığı için kafası karışıktı bu yüzden de her hatayı yapabilirdi. Neyse ki şu anda birlikteydik. Bu durumun bozulmaması için de her şeyi yapacaktım. Kızları yolcu ettikten sonra mutfağa geçmiş yemek yapmıştım. Sonra can sıkıntısından temizlik, telefon görüşmeleri yapmıştım.
Yorgun bedenimi koltukta dinlendiriken kapı çaldı. Kapıya gittiğimde genç bir çocuk duruyordu kapıda. "Kime bakmıştınız?"
"Melek hanım?"
"Evet, benim"
"Size ulaştırmam gereken bir şey vardı."
Diyerek beyaz zarfı bana uzattı. Bir mektuptu. "Kimden?" Dedim kafamı kaldırarak.
"Soner Korkmaz"
Diyerek arkasını dönüp gitti. Ağır ağır kapıyı kapatarak sırtımı yasladım. Burnuma o deponun nem kokusu dolarken bir de arkada ellerimi sıkan kişinin varlığını hissetmiştim. Mert'in doğrulttuğu namlunun ucunda dayısı duruyordu.
Bir intikam yeminini hatırladım ve nefes alamaz oldum bir süre. Koltuğa geçip mektubu açtım.
"Eline alıp okumaya başladığın andan itibaren hayatının değişmesine sebep mektuplar olduğu için bu şekilde iletişim kurmak istedim seninle. İlk ve son karşılaşmamız olan depoda ne kadar cesur bir kız olduğunun şahidi olmuştum. Sence de öyle değil mi? Beni öldürmemesi için elinden geleni yapmıştın o gün. Sırf Mert için miydi tüm bu çabalar? Onun hayatını karartmaması, katil olmaması için miydi?! Onu çok mu seviyorsun gerçekten?
Bence tüm bu sebeplerin altında bir gerçek yatıyor Melek, sadece kendini düşünmen. Sevdiği ilk adamı kaybetmeyi kimse göze alamaz değil mi? Onunla şarkınız eşliğinde dans ederek başka bir dünyaya yolculuk ettiğinizi biliyorum. Sizin şarkınız, ku gölü... Peki şarkının gerçek hikayesini bilmek ister miydin? Bir birini seven iki aşık genç, tıpkı sizin gibi. Sonra erkeği sevdiği için kızı beyaz kuğuya çevirip onun yerine geçerek kandırıyor genci. Sonunda da beyaz kuğu uçurumdan atlayarak acısına son veriyor.
Fakat bu hikayedeki beyaz kuğu sen değilsin, Melek. Sen Mert'i kandıran siyah kuğusun, onun gerçek sevgilisini intihara sürükleyen kişisin. Sen bu hikayenin kötü karakterisin. O değişmedi, değişmeyecek de. İşler daha da kötüye gittiğinde, sevdiğin adamı artık tanıyamayacak hale geldiğinde bunu iyi hatırla; Mert, olması gereken kişiye dönüşüyor adım adım. Senin varlığında hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Mert zamanı geldiğinde beni tekrar öldürecek. Ve sen o günkü gibi sadece seyirci kalacaksın."
Mektubu bitirdiğimde yapacağım ilk iş buruşturup bir kenara fırlatmak olmuştu. Attığım mektubu izlerken düşüncelerim saldırmıştı çoktan zihnime. 'Ceren'i ben öldürmedim' bağırsam da kendi kendime inandırmıyordum. Onu öldüren kendisiydi. Mert'i tanınmadığı için sevgisi öldürmüştü onu. Hapisteydi ve hiçbir şey yapamazdı. Sadece düzenimizi bozmak için yaptığı bir oyundu.
Telefonunun sesini duyduğumda irkildim düşüncelerimden aniden sıyrıldığım için. Mert'in aradığını gördüğümde huzur bulmuştum.
"Alo? Mert?!"
"Güzelim? Nasılsın?"
"İyiyim sen nasılsın? İşlerin nasıl gidiyor? Terslik çıkmadı umarım," "hayır, her şey kontrolüm altında. Ne yapıyorsun ben yokken?"
"Arada kızlarla konuşuyorum, en çok da seni bekliyorum."
"Az bir süre geç gelebilirim-"
"Ne kadar az bir süre?!" Dedim lafını bölerek.
"İşte bunu bilemiyorum, sözleşme tarihine kadar beklemem gerekiyor biliyorsun."
Nefesimi dışarı verdim bıkkınlıkla. "Mert," diye mevzuya girmeye çalıştım. Anlamadığım, neden bu kadar zorlanıyordum?! Her şey ortadayken neden ağır geliyordu bu laf yığınları?
"Güzelim?!"
"Ben, bu gün.. yani-"
Hatta bir sıkıntı çıktığında ekrana baktım. "Mert? Duyuyor musun?"
"Şimdi kapatmam gerekiyor, yine seni arayacağım."
"Tamam, kendine dikkat et."
"Sen de, evden çıkmamaya çalış" gülümsedim istemsizce. Koltuğun kenarına yığıldığımda gözlerimi kapattım.
"Seni seviyorum.." dedim alçaktan, yalnızca onun duyabileceği bir tonda. Fazla sesten, fazla sevgiden ve her şeyin fazlasında hoşlanmayan adam...
"Kendine dikkat et."
Ardından telefon kapandığında ben de kapatarak yanıma koydum. Genelde yanında birisi olduğunda söylemezdi bu cümleyi. Yine o durumlardan biri olmalıydı. Uzun uzun aynı zamanda boş bakışlarla bakmıştım önümdeki cam masaya. Delirmek istemiyordum sadece zamanla. Ağır adımlarla kapıya giderek montumu giydim ve garaja doğru ilerlerdim.
Sonrasında yorgun adımlarla kafeye doğru ilerliyordum. Mektup üzerimde ağır bir etki bırakmıştı. Bir de Mert'e söyleyememe zaman kalmamıştı. Şanslı olmalıydım çünkü Nilüfer abla kafeyi kapatıyordu.
"Nilüfer abla?"
Sesime doğru döndüğünde ilk başlarda tanıyamamıştı. "Melek?" Dediğinde koşarak ona sarıldım. Zaman akarken yer yer saçlarında beyazlar oluşturmuştu, kilo vermişti bir de. Zaman her kes için eşit akmıyordu.
"Vefasız bir çalışansın, hiç uğramadın."
"Çok istedim ama biliyorsun işte.." dedim Mert'i kastederek. Zaten orada çalıştığım dönemleri burnumdan getirmişti bolca zamanında.
"Evet, biliyorum. Düğün fotoğrafınızı görmüştüm. Sarp denen aptal çocuk gösterdi."
"Nasılsın?"
"Aynı, kafede bildiğin aynı hava dönüyor. Bazen de yardıma ihtiyacı olanlar geliyor, bir zamanlar senin yaptığın gibi," gülümseyerek kafeye baktım. Mavholmuş vücudumu sadece ailem için ayakta tuttuğum zamanları hatırladım. Mert'in gittiği zamanları..
Bakışlarımı hızla çekerek dağıtmaya çalıştım. "Nilüfer abla Cemil'i sormak istiyordum sana" dedim yüz ifademi ciddileştirirken. "Bence bu soruyu kocana sorman gerekiyor," dedi kapıyı tamamen kapatıp kepenkleri indirirken. "Sorun da burada, bana söylemiyor. Onun için çok endişeleniyorum."
Dikkatle yüzüme baktığında garip hissetmiştim kendimi. Mert'in ona kötü bire şey yapıp yapmadığını bilmiyordum. Hiçbir şeyden de emin olamıyorum. Nilüfer ablanın da bakışları bunu soruyordu bana. Neden bilemiyordum?!
"Şu kadarını söyleyeyim, o iyi. Sadece ortalıktan çekildi. Yani abisinin gittiği yolları tekrar etmiyor."
Cemil'in davasından bu kadar kolay vazgeçeceğini sanmıyordum. Mert onun iyiliği için bundan vazgeçirmiş olamazdı. En son onunla buluştuktan sonra ortalıktan kaybolmuştu.
-"-
Nilüfer ablayla vedalaştıktan sonra arabanın park ettiğim yere doğru gidiyordum. Kafamı beyaz kağıtlarla kaplanmış gibi hissediyordum. Az sonra delirecek gibi hissediyordum. Mektuplar sürekli dolanıyordu kafamda. Onur'un, Mert'in dayısının gönderdiği mektuplar.
"Benim ölme ihtimalim senin hayatta kalma şansından bile yüksekti."
" Hayatta kaldın..."
"Umarım bu işi çözdüğünüzde hayal kırıklığına uğramazsın."
"Tehlike, Mert'in sana yakın olduğu gibi yakın yani bir nefes yakınında. Başarılar.."
"Bu hikayedeki beyaz kuğu sen değilsin."
Elime dokunan elle çığlık atarken geriye sendeledim. "Sanırım yine sizi korkuttum." Tanıdık gelen bu çocuğa baktım. Mendil almıştım ondan bir keresinde.
"Önemli değil.." diyerek onun hizasına geldim. Soğuktan yanakları ve burnu kıpkırmızı olmuştu. Ellerinde de biriktirmiş olduğu mendilleri vardı.
"Bu saatte, bu soğukta burada olmanın sebebi ne?"
"Eve para götürmem gerek"
"Beni evinize götürmeye ne dersin?"
Şaşkın bakışlarla bana bakarken arabayı gösterdim. "Atla, misafir seversiniz umarım." Dedim arabaya doğru giderken çocuğun elinden tutarak. Umarım misafir seven bir aileyle karşılaşırdım.
***