Berfin Seycan
Gözlerimi araladığımda tavandaki oymalı ahşap motifler, zihnimdeki bulanıklığın arasından yavaş yavaş netleşmeye başladı. Başım, sanki balyoz darbeleri yemişim gibi zonkluyor, şakaklarımdaki damarların atışını kulaklarımda duyabiliyordum. Odanın içi loştu. Pencerelerden süzülen güneşi bile bu duvarların ardındaki ölüm soğukluğunu, o kaskatı kesilmiş yas havasını kırmaya yetmiyordu. Kalın perdeler yarı yarıya çekilmişti. Burnuma dolan o keskin ilaç kokusu, toprağın rutubetli kokusuyla birbirine karışmıştı.
Yutkunmaya çalıştım ama boğazım kurak bir çöl gibiydi. Dudaklarım çatlamış, dilim damağıma yapışmıştı. Nerede olduğumu, neden bu yatakta olduğumu idrak etmem birkaç saniyemi aldı. Sonra… Sonra o karanlık gerçek, göğsüme devasa bir kaya parçası gibi çöktü. Adar Abi yoktu. Beni bu hayatta, bu acımasız dünyanın ve şu koca konağın taş yürekli insanlarının arasında koruyan tek adam, o ulu çınar devrilmişti. Mezarlıktaki o ıslak toprak, küreğin çıkardığı o tok sesler zihnime hücum ettiğinde, gözyaşlarım benden izinsiz tekrar yanaklarıma doğru süzülmeye başladı.
Hemen başucumda duran boş sandalyeye kaydı bakışlarım. Az önce orada Aslan oturuyordu. Aslan… Adar Abim’in İzmir’den bir kasırga gibi dönen, öfkesi gözlerinden okunan, kederi dağları devirecek kadar büyük olan kardeşi. Beni mezarlıkta yere yığılırken kollarının arasına alan, buraya kadar taşıyan adam. Onun o delici, kapkara gözleri aklıma gelince titredim. Gitmeden önce sorduğu o soru, kulaklarımda zehirli bir yılan gibi tıslıyordu. ”Berfin… Sen ona neden ‘abi’ diyorsun? Bir yıldır karısı değil miydin onun?”
Kapı kapandığında, Esma Hanım’ın getirdiği şerbet bardağını komodinin üzerine bırakıp yorganı çeneme kadar çektim. Titriyordum. Sadece soğuktan veya hastalıktan değil kimsesiz kalmanın, dımdızlak ortada bırakılmanın verdiği o ilkel korkudan titriyordum.
Aslan’a gerçeği nasıl söyleyebilirdim ki? Oysa içimdeki o deli dolu, inatçı Berfin avaz avaz bağırmak istiyordu gerçeği. ”O benim kocam değildi!” diye haykırmak istiyordu tüm bu taş duvarlara. ”O benim abimdi, babamdı, sığınağımdı!” Ama susmak zorundaydım. Adar Abi’ye verdiğim söz, benim boynumun borcuydu.
Gözlerimi kapatıp bir yıl öncesine, bu konağa gelin geldiğim o ilk geceye döndüm. Üzerimde metrelerce uzunlukta, ağır, taşlı bir gelinlik vardı. Ama o beyaz örtünün altında titreyen, korkudan nefes alamayan on dokuz yaşında, çaresiz bir kız çocuğu saklıydı. Töre denen o acımasız canavar, amcamların hırsı ve borçları yüzünden beni bu konağa, benden on yaş büyük Adar ağaya eş olarak uygun görmüştü. İtiraz etmeye kalktığımda yediğim tokatlar, kilitlendiğim o karanlık kiler odaları hala dün gibi aklımdaydı. Sonunda kaderime boyun eğmiş, kurbanlık bir koyun gibi süslenip bu odaya, bu yatağın üzerine bırakılmıştım.
Kapı açılıp da Adar içeri girdiğinde, korkudan kalbim duracak gibi olmuştu. Gözlerimi sımsıkı kapatmış, başıma gelecekleri beklerken onun o kalın, nasırlı ama bir o kadar da şefkatli ellerini başımda hissetmiştim.
”Aç gözlerini küçük kız,” demişti o tok, güven veren sesiyle. ”Benden sana zarar gelmez.”
Gözlerimi araladığımda, karşımda şehvetle bakan bir koca değil, gözleri acıyan bir ağabey bulmuştum. Sandalyeyi çekip tam karşıma, aramızda mesafeler bırakarak oturmuştu.
”Benim kalbim yıllar evvel toprağa girdi Berfin,” demişti, sesindeki o derin yarayı ilk kez o gece saklamadan göstererek. ”Benim bu saatten sonra bir kadına koca olmaya, birine o gözle bakmaya ne gücüm var ne de mecalim. Ama seni o zalim amcanların eline de bırakamazdım. Göz göre göre seni cehenneme atamazdım.”
Gözyaşlarım çenemden damlarken, onun ne demek istediğini anlamaya çalışarak dinlemiştim.
”Bu oda,” diyerek geniş elleriyle duvarları işaret etmişti. ”Bu oda bizim sırrımız olacak. Aşağıda, o kapının ardında sen benim karımsın, bu konağın gelinidir, Adar’ın helalisin. Kimse sana yan gözle bakamaz, sesini yükseltemez. Ama bu kapı kapandığında, sen benim kız kardeşimsin Berfin. Sen bana Allah’ın, masumiyetin emanetisin. Bir kez bile tenine dokunmam, bir kez bile sana o gözle bakmam. Sen benim namusum, bacımsın.”
O gece, o yatağın bir ucunda ben kıvrılıp yatarken, o divanın üzerinde uyumuştu. Bir yıl… Koca bir yıl boyunca bu durum bir gece bile değişmedi. Adar bana okuma yazmamı geliştirmem için kitaplar aldı, bana bu konağın kurallarını öğretti, Esma Hanım’ın eziyetlerine karşı göğsünü bana siper etti. Esma Hanım hem iyi davranır gibi görünür hem de kan kustururdu. Hastalandığımda sabaha kadar başucumda bekledi, canım sıkıldığında beni gizlice dışarı çıkarıp nefes almamı sağladı. O benim kocam değil, beni bu dünyadaki tüm kötülüklerden koruyan kahramanımdı. Ona “Adar Abi” demek, içimden kopup gelen en saf, en gerçek histi. Zaten o da baş başayken ona böyle seslenmeme hiç kızmaz, aksine dudaklarının kenarında o nadir görülen yarım tebessümüyle saçlarımı okşardı.
Şimdi o yoktu. Sırrımızla, o kimsenin bilmediği masumiyetimizle birlikte toprağın altına girmişti.
Gözlerimi açıp tavana bakarken derin bir iç çektim. Aslan… O farklıydı. Adar Abi gibi değildi. İzmir’de yaşamış, bu toprakların kurallarından biraz daha uzak kalmış gibi görünse de, damarlarında akan o öfkeli kanı görebiliyordum. Onun gözlerinde Adar Abi’nin o sakin denizini değil, her an patlamaya hazır bir fırtınayı görmüştüm az önce.
Ona bu sırrı veremezdim. Henüz değil. Eğer Aslan’a veya Esma Hanım’a Adar ile aramızda hiçbir şey geçmediğini, gerçek bir karı koca olmadığımızı söylersem, beni bu konakta bir saniye bile tutmazlardı. Beni kapının önüne koyarlardı ya da daha beteri, töre diyerek amcamların o karanlık evine, o bitmek bilmeyen eziyetlerin içine geri yollarlardı. Veya kim bilir, beni başkasına peşkeş çekerlerdi. Dul kalmış, üstelik el değmemiş bir kızın bu acımasız düzende hiçbir değeri yoktu. Sadece kullanılacak bir eşyaydım onların gözünde.
Adar Abi bana bir zırh giydirmişti. Adar’ın Karısı zırhı. O öldü diye bu zırhı hemen üzerimden çıkarıp atamazdım. Aslan’ın sorularını geçiştirmek, ona yalan söylemek zorundaydım. Az önce ona “Abi” diyerek seslenmiş olmamı, acının verdiği bir kafa karışıklığı, bir saygı ifadesi olarak yorumlamasını umut ediyordum. Acım o kadar büyüktü ki, kimse kelimelerimin altındaki o asıl manayı aramaya cüret etmemeliydi. Aslan zeki bir adamdı, bakışları tehlikeliydi ama şu an o da kendi acısıyla kavruluyordu. Abisini kaybetmenin şokuyla benim o anlık gafletimi bir süre sonra unutabilirdi. Unutmak zorundaydı.
Komodinin üzerindeki buz gibi olmuş şerbete uzandım. Titreyen ellerimle bardağı kavrayıp dudaklarıma götürdüm. Şekerli sıvı boğazımdan aşağı kayarken, midemdeki o boşluk hissini bir nebze olsun bastırmaya çalıştı. Kendimi toparlamam gerekiyordu. Aşağıda bir sürü insan vardı. Esma Hanım’ın dediği gibi, taziye evinde boynu bükük, perişan bir dul olarak dikilmem gerekiyordu.
Yorganı üzerimden atıp bacaklarımı yataktan sarkıttım. Ayaklarım zeminin soğuk taşına değdiğinde, içimdeki o ürperti tüm bedenime yayıldı. Ayağa kalktığımda dünyam bir anlığına etrafımda döndü, sendeledim ama yatağın direğine tutunarak ayakta kaldım. Gözyaşlarımı elimin tersiyle sertçe sildim. Aynanın karşısına geçtiğimde, oradaki yabancıya baktım. Bembeyaz, ruh gibi bir yüz; altı morarmış, ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözler ve siyah, kaskatı bir yas elbisesi. Bir zamanlar o köyde neşeyle koşturan, ağaçlara tırmanan, inatçı Berfin’den eser yoktu.
Aynadaki yansımama bakarak fısıldadım kendi kendime: ”Dayan Berfin. Onun hatırası için dayan. Kimseye açık verme. Ağla, feryat et, kocasını kaybetmiş o acılı kadın ol ama sırrını kimseye verme. Aslan’a bile…”
Derin bir nefes alarak omuzlarımı dikleştirmeye çalıştım. Ne kadar kırık dökük olsam da, Adar Abi’nin emanetine, kendi canıma sahip çıkmak zorundaydım. Kapıya doğru yürüdüm. Elimi ahşap, soğuk kapı koluna atarken, aşağıda beni bekleyen o kurtlar sofrasına inmek için son bir kez gözlerimi kapattım. Bu kapıdan çıktığım an, kocasını toprağa vermiş o yıkık gelin olacaktım. İçerideki kız çocuğunu, abisini kaybetmiş o masum kalbi bu dört duvar arasına kilitleyecek ve o maskeyi yüzüme sımsıkı geçirecektim. Aslan ne kadar üstüme gelirse gelsin, ne kadar sorgularsa sorgulasın, susacaktım.
Çünkü biliyordumnbu sır ortaya çıkarsa, hayatta kalma şansım hiç yoktu. Kapı kolunu yavaşça aşağı indirdim ve Adar Abi’siz, korumasız ilk günüme, o merdivenlerden aşağı, cehennemin ta kendisine doğru adımımı attım.