Sabah güneşi pembe tonlarında değildi.
Kahverengiydi.
Solgundu.
Ve sessizlik sanki mahalleye yayılmaktan utanıyordu.
Dila uyandığında telefon titreşiyordu.
“ACİL GEL – PATRON EVDE ÖLÜ BULUNDU”
---
10:13 – Ofis
Binaya girdiğinde herkes fısıldaşıyordu.
Sanki cinayeti Dila işlemiş gibi, tüm bakışlar üstündeydi.
Ama o hâlâ dik yürüdü.
Çantasında çakısı, kalemliği, rujuyla.
Tolga geldi.
— “Aşko? N’oldu? Kız yeminle True Crime belgeseli olduk.
Biri ölmeden kahve içemez hale geldik!”
Dila cevap vermedi.
Sadece ileri baktı.
Toplantı odasına doğru...
Orada patronunun yardımcısı, polisle konuşuyordu.
Dila'yı görünce durdu.
O an biliyordu.
BİR ŞEYLER OLACAKTI.
— “Dila Türkmen?”
— “Buyurun?”
— “Ofis erişiminiz kapatıldı.
Yönetime ifade vermeniz gerekiyor.”
Dila durdu.
Kaşlarını çatmadı.
Ağlamadı.
Sadece güldü.
— “Tabii...
Cesedi ben kaldırmadım ama siz beni yerle bir etmeye hazırdınız zaten.”
Tolga ciyakladı:
— “Kızım sus! Netflix bile bu senaryoyu almaz!”
---
12:22 – Ofis dışı
Dila artık resmen kovulmuştu.
O şatafatlı CEO yardımcılığı…
Gitti.
Maaş?
Gitti.
Saygı?
Zaten vardı mıydı?
O an yolda yürürken telefonu titredi.
Gizli numara.
— “Alo?”
> “Evinden alınmadan önce konuşmamız lazım.”
Eren.
— “Seninle konuşacak hiçbir şeyim yok.”
> “Seninle herkes konuşuyor.
Ama hiçbiri doğruyu bilmiyor.
Ben biliyorum.”
Dila başını gökyüzüne kaldırdı.
Bir damla yağmur düşmedi ama içi bardaktan boşanırcasına sırılsıklamdı.
— “Beni görebileceğin en son yer:
O lanetli mahallen.”
> “Zaten seni aldıracağım.
Artık senin mahallen burası.”
Kapatmadan önce söylediği son cümle Dila’yı nefessiz bıraktı:
> “Sana bir şey olacaksa…
Yanımda olmalı.
Yoksa kimse kalmaz.”
---
Dila eşyalarını toplarken odasında eski bir mail bulur.
Patronunun cinayetinden 3 gün önce Dila’ya gönderdiği taslak:
> “Eğer bana bir şey olursa, bu dosyayı Eren Kayra’ya ver…”
----
Gökyüzü, Dila’nın üstüne düşen eski bir sır gibi kararmıştı. Mahalle sessizdi ama o sessizlik, fırtınadan önceki uğultuya benziyordu.
Dila, yavaş yavaş yürürken çantasını sıkı sıkıya tutuyordu. Az önce ofisten aramışlardı. Patronu Serdar Demirer… Evinde ölü bulunmuştu. Üstelik… Dila'nın ismi, son görüştüğü kişi olarak not edilmişti.
Kalbi daraldı.
Serdar sapık bir adamdı. Onu korumak için o kadar şeyi saklamıştı… Şimdi ise üstüne kalıyordu.
Telefonu çaldı.
— “Açma…” dedi kendi kendine, ama açtı.
“Dila Türkmen?”
“Evet?”
“Polisten arıyoruz. Bugün merkeze gelip ifadenizi vermeniz gerekiyor.”
Dila’nın bacakları titredi. O anda sanki dünya, pembe topuklularının altından kaydı.
Kapatıp hemen Eren’i aramak istedi ama… yapamadı. Eren’in o karanlık bakışlarını düşündü.
Eren…
Ona güvenebilir miydi? Onun yanında olmak daha büyük bela mı olurdu? Yoksa tek korunaklı yer orası mıydı?
O düşüncelerle yürürken, arkasından gelen motor sesiyle irkildi. Bir anda kolundan biri yapıştı.
— “Yine geldin bizim mahalleye, Barbie!” dedi tanımadığı, tırt sakallı bir adam.
— “Bırak!”
Biber gazını çıkardı. Gözünü kırpmadan adamın gözüne sıktı.
İkincisi onu bileğinden tuttu.
— “Seninle Eren’in ne işi var? Sen onun yancısı falan mısın?”
— “Bırakın! Polisi ararım!”
— “Ara bakalım, Eren bizim kim olduğumuzu bilse, çoktan cenazeni kaldırırdı.”
Dila, kaçmak için döndü ama biri saçından yakaladı. Çığlık attı.
Ve o anda, siyah bir gölge sokağın başında belirdi.
Sigarasının ucunu yere attı.
Yavaşça yürüdü.
Gömleği rüzgarda dalgalanıyordu. Bakışı, ölüm gibiydi.
— “Eren Kayra…” dedi adamlardan biri, panikle.
— “Ne dedin lan?”
Eren bir şey demedi. Yumruk sesi, sokakta yankılandı.
Adamın biri yere düştü, öbürü kaçtı.
Dila yere çömelmişti. Saçları darmadağındı. Gözleri nemli. Ama biber gazını hâlâ elinde tutuyordu.
Eren, onun yanına çöktü.
— “İyi misin?”
— “Sana gelmeye korktum.” dedi Dila titreyerek.
— “Neden?”
— “Çünkü… herkesin senden korkmak için bir sebebi var. Benim bile.”
Eren sustu. Gözleri, Dila'nın içine işliyordu.
— “Ama… yine de senden başka gidecek yerim yok.” dedi Dila, sesi kısık, gözleri dolu.
Eren başını eğdi.
— “Beni sevmiyorsun Eren. Beni sahipleniyorsun. Aradaki farkı anlamıyorsun.”
Eren’in yüzü sertleşti. Ardından aniden gülümsedi.
— “Çok güzel konuştun. Ama hâlâ saçların karışık.”
Eliyle usulca Dila’nın saçlarını düzeltti.
Sonra fısıldadı:
— “Artık benim bölgedesin. Burası senin için güvenli değil. Ama ben? Belki de tek güvenli yerim sensin.”
Sokakta sessizlik çökerken, birileri gölgelerde onları izliyordu.
Ve Dila…
Kendini Eren’in gözlerinin içine çekerken buldu.
Bu gece, gerçek savaş başlıyordu.
---
Eren, o gece Dila’yı kendi evine götürmüştü.
Hayır, yanlış anlama. Ev dediğim yer… mahallenin üstünde bir yerdeydi. Beton duvarlar, demir kapı, içeride ise sade bir düzen. Ama karanlık, kendine dair.
Dila, Eren’in kanepeye bıraktığı battaniyeye sarılmıştı. Saçları dağınık, gözleri hâlâ ıslaktı. Kendini güvende hissetmeye çalışıyordu ama kalbindeki ağırlık… hem Serdar’ın ölümü, hem yaşadığı saldırı… hepsi birikmişti.
Eren mutfaktan iki çay getirdi. Cam bardakta. Dila fark etti, adam kahve içiyor gibi duruyordu ama... alışkanlıklarından vazgeçmemişti. Mahallenin kurallarını bile çayla yönetiyordu belki.
— “İfaden için avukat ayarladım. Yarın sabah gideceğiz.” dedi Eren, gözlerini kaçırmadan.
Dila sadece başını salladı.
— “Teşekkür ederim.”
Eren bir an durdu.
— “Sen ne zaman bu kadar sessiz oldun?”
Dila dudaklarını büktü.
— “Sence insanlar her zaman çene yapacak kadar rahat mı?”
Eren başını hafif eğdi. Gülümsedi. Ama yüzündeki gülümseme, içindeki fırtınayı bastıramıyordu.
— “Senin pembe ağzından küfür duymak bile güzeldi aslında.”
Dila çayı bırakıp ayağa kalktı.
— “Yeter!”
Eren başını kaldırdı.
— “Senin için ne olduğumu bilmiyorum ama bu iş, bu hayat, bu karanlık… ben böyle yaşayamam!”
Eren’in gözleri karardı.
— “Kim dedi senin burada yaşayacağını?”
Dila durdu.
— “Ne?”
Eren ayağa kalktı, yavaş adımlarla yaklaştı.
— “Sen buraya sığmazsın Dila. Senin kalbinin rengiyle benim ellerimin kiri aynı cümleye girmiyor. Ama biri sana dokunursa… bu geceki gibi… işte o zaman benden kaçamazsın.”
Dila, onun gözlerine baktı.
— “Yine de… yine de beni senin koynunda uyuyacak kadar yalnız bırakıyor bu hayat.”
Eren durdu.
Bir an… sadece bir an, aralarındaki çekim elle tutulur bir hale geldi. Ama Eren geri çekildi.
— “Sana kıyamam. Dokunursam yanarsın.”
Dila başını kaldırdı. Gözlerinden yaş süzülüyordu ama sesi netti.
— “Sen zaten beni yaktın Eren Kayra. Dokunmana gerek kalmadı.”
Bir sessizlik daha…
Sonra sokaktan bir motor sesi geçti. Eren camdan baktı.
— “Biri hâlâ peşinde olabilir. Bu gece burada kalacaksın.”
Dila içini çekti. Battaniyeye yeniden sarındı.
Ama gözleri açık kaldı.
Eren kapının önüne oturmuştu. Elinde sigara yoktu bu kez. Sadece sessizlik vardı. Ve gözleri, Dila’nın uyumadığı o halıya odaklıydı.
Bu gece ikisi de uymadı. Çünkü uyumak, geçmişi susturmak gibiydi. Ve onların geçmişi çok sesliydi.
----
Eren, o gece Dila’yı kendi evine götürmüştü.
Hayır, yanlış anlama. Ev dediğim yer… mahallenin üstünde bir yerdeydi. Beton duvarlar, demir kapı, içeride ise sade bir düzen. Ama karanlık, kendine dair.
Dila, Eren’in kanepeye bıraktığı battaniyeye sarılmıştı. Saçları dağınık, gözleri hâlâ ıslaktı. Kendini güvende hissetmeye çalışıyordu ama kalbindeki ağırlık… hem Serdar’ın ölümü, hem yaşadığı saldırı… hepsi birikmişti.
Eren mutfaktan iki çay getirdi. Cam bardakta. Dila fark etti, adam kahve içiyor gibi duruyordu ama... alışkanlıklarından vazgeçmemişti. Mahallenin kurallarını bile çayla yönetiyordu belki.
— “İfaden için avukat ayarladım. Yarın sabah gideceğiz.” dedi Eren, gözlerini kaçırmadan.
Dila sadece başını salladı.
— “Teşekkür ederim.”
Eren bir an durdu.
— “Sen ne zaman bu kadar sessiz oldun?”
Dila dudaklarını büktü.
— “Sence insanlar her zaman çene yapacak kadar rahat mı?”
Eren başını hafif eğdi. Gülümsedi. Ama yüzündeki gülümseme, içindeki fırtınayı bastıramıyordu.
— “Senin pembe ağzından küfür duymak bile güzeldi aslında.”
Dila çayı bırakıp ayağa kalktı.
— “Yeter!”
Eren başını kaldırdı.
— “Senin için ne olduğumu bilmiyorum ama bu iş, bu hayat, bu karanlık… ben böyle yaşayamam!”
Eren’in gözleri karardı.
— “Kim dedi senin burada yaşayacağını?”
Dila durdu.
— “Ne?”
Eren ayağa kalktı, yavaş adımlarla yaklaştı.
— “Sen buraya sığmazsın Dila. Senin kalbinin rengiyle benim ellerimin kiri aynı cümleye girmiyor. Ama biri sana dokunursa… bu geceki gibi… işte o zaman benden kaçamazsın.”
Dila, onun gözlerine baktı.
— “Yine de… yine de beni senin koynunda uyuyacak kadar yalnız bırakıyor bu hayat.”
Eren durdu.
Bir an… sadece bir an, aralarındaki çekim elle tutulur bir hale geldi. Ama Eren geri çekildi.
— “Sana kıyamam. Dokunursam yanarsın.”
Dila başını kaldırdı. Gözlerinden yaş süzülüyordu ama sesi netti.
— “Sen zaten beni yaktın Eren Kayra. Dokunmana gerek kalmadı.”
Bir sessizlik daha…
Sonra sokaktan bir motor sesi geçti. Eren camdan baktı.
— “Biri hâlâ peşinde olabilir. Bu gece burada kalacaksın.”
Dila içini çekti. Battaniyeye yeniden sarındı.
Ama gözleri açık kaldı.
Eren kapının önüne oturmuştu. Elinde sigara yoktu bu kez. Sadece sessizlik vardı. Ve gözleri, Dila’nın uyumadığı o halıya odaklıydı.
Bu gece ikisi de uymadı. Çünkü uyumak, geçmişi susturmak gibiydi. Ve onların geçmişi çok sesliydi.