Antalya/Alanya
İstanbul / 5 ay önce
21 Ekim
"İyi ki doğdun Beren!"
Alkış sesleri eşliğinde eğilip mumları üflerken, küçük arkadaş grubumdan yükselen tebrikleri işittim. İçine düştüğüm duruma göz devirmemek için kendimi zor tutuyordum. Doğrulduğum sırada bana sarılan Ülkü'ye, yüzüme yerleştirdiğim sahte bir gülümsemeyle baktım. Kollarımı ince bedenine sarıp, "Bunlar hep senin başının altından çıktı, değil mi?" diye söylendim.
"Belki biraz moralin düzelir diye düşündüm ama sanırım yine işe yaramadı."
Başımı sıkkınlıkla iki yana doğru salladım. "Doğum günlerimi sevmediğimi biliyorsun." Özellikle yirmi beşinci yaş gününü kutlamak hiç eğlenceli değildi.
Geri çekilip kocaman açtığı gözleriyle yüzüme baktı. "İnsan neden doğum günün sevmez anlamıyorum?"
Sözlerinin üzerine yüzümde gözlerimi devirdim. "Çünkü saçma. Neden yaşlandığım için kutlama yapayım ki?"
Ülkü bana boş boş baktıktan sonra başını iki yana doğru salladı.
"Saçmalıyorsun."
Omuz silktim. Yalnız ve mutsuzdum, her yılım bir diğerinin aynısı oluyordu. Kemiklerime işleyen yakıcı yalnızlıkla günlerimi deviriyordum. Sadece yaşamak için yaşadığım bu hayatımın daima böyle ilerleyeceğinden korkuyordum. Yalnız yaşlanmak en büyük kabuslarımdan biriydi ve her yaş günümde bu korkuyla yüzleşiyordum.
Diğer arkadaşlarım yanıma gelince tatsız düşüncelerimi bir kenara bıraktım. Sırayla bana sarılıp iyi dileklerini sunmaya başladılar. Hepsini kısa bir teşekkürle geçiştirirken Ülkü yüksek sesle konuşmaya başladı.
"Hey eğlen hadi biraz!"
Onu duymazdan gelip önümde duran votkamı tek hamlede kafama diktim. Bu gecenin bir an önce bitmesini istiyordum ama aksi gibi zaman ağır geçiyordu. Herkes son derece mutluydu, benim dışımda herkes. Bakışlarım etrafta dolaşmaya devam etti. Ailem doğum günümü kutlamak için bile aramamıştı. Her yıl böyle yapmalarına rağmen hâlâ saçma bir beklenti içinde olmam sinirlerimi bozuyordu. Yenilenen içkimi tekrar kafama diktim. Gece tüm mutsuzluğuma rağmen ilerliyordu ve geçen her saniyeyle beraber nefes almam güçleşiyordu.
Bu geceye daha fazla tahammül edemeyeceğim için kimseye veda etmeden mekândan ayrıldım. Dışarıya adım atınca sırtımı duvara yaslayıp nefes almaya çalıştım. Kapanan gözlerimle beraber başım geriye doğru düştü. Bir süre sonra gözlerimi yavaşça açıp yıldızlarla süslenmiş gökyüzüne baktım. Başım dönüyor, midem bulanıyordu. Eğilip içimdeki tüm kötülükleri, pişmanlıkları kusmak istiyordum. Faydası olmayacağını bile bile. Çünkü zihnime kara bir leke gibi çalınan anılar çıkmazdı. Gözlerimi zorlayan yaşları geri iteleyip titrek bir nefes daha aldım. Kendimi bıraktığım an dağılırdım, burada dağılırsam toparlayamazdım.
Sırtımı yasladığım duvardan koparıp sarsak adımlarla arabama doğru yürüdüm. Çantamdan anahtarı çıkarıp kapısını açtıktan sonra sürücü koltuğuna yerleşerek motoru çalıştırdım. Trafiğin az olduğu yollarda hızla sürdüğüm arabam sayesinde, kısa süre içinde evimin bulunduğu rezidansa varmıştım. Arabamı otoparka park ettikten sonra asansöre binip başımı aynaya yasladım. Düşüncelerim yüzünden ağırlaşan başımı dahi taşıyacak gücüm kalmamıştı. Saniyeler içinde duran asansörden yorgun adımlarla indim.
Nihayet evime girince, lambaları açma gereği duymadan ayağımdaki topuklu ayakkabıları bir köşeye fırlattım. Ardından üstümdeki siyah, sade elbisenin yan tarafında bulunan fermuarını açıp, hızla bedenimden sıyırdıktan sonra onu da salonun bir köşesine atarak iç çamaşırlarımla kaldım. Mutfaktan aldığım şarap şişesiyle beraber odama geçip, boş bir çuval gibi yatağıma çöktüğümde kadehe gerek duymadan kırmızı şarap şişesini kafama dikmeye başladım.
Bakışlarım karanlık odanın bir köşesinde sabit kaldı. Yüzümde kendime duyduğum acımadan dolayı alay dolu bir gülümseme oluşmuştu. Kendime tahammül edemiyordum.
Dolan gözlerimi yumdum, tükenmiş gibi hissediyordum. Yarısını içtiğim şarap şişesini yere bırakıp yatağımın ortasına uzandım. Omuzlarıma dökülen sarı saçlarım yatağa yayılırken, bacaklarımı kendime doğru toplayarak ufacık kaldım. Keşke her şey daha farklı olsaydı diye düşündüm. Keşke daha mutlu ve yaşanmaya değer bir hayatım olsaydı. Artık yirmi beş yaşına gelmiş, yalnız bir kadındım. Tahminen yaşlılığımın da bundan bir farkı olmayacaktı. Bu yalnızlık sinen evin kasvetli duvarları arasında bir başıma ölüp gidecektim.
Hak ettiğim gibi.
İşin en acı noktası buydu. Başıma gelen her şeyi hak etmiştim ben. Sıcak gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye başladı. Küçüklüğümden beri doğru düzgün ağlamayan biriydim ben ama son günlerde bu durum değişmişti. Sürekli ağlıyordum. Annem güçsüz insanların ağladığını söylerdi. Ağlamamdan hiç hoşlanmazdı, ben de bu yüzden hiç ağlamazdım. Dili geçmiş zamanın yargısında kalmıştı bu fiil.
Gözlerimi yumdum. Zamanında çok hatalar yapmıştım. Bu yüzden mutsuz, yalnız bir kadın olmaya mahkûmdum. Deli gibi sevdiğim adamdan sonra bir daha asla bir erkeği almayacaktım hayatıma. Acı anılar zihnimi esir aldı. Karabasanlarımı serbest bırakıp zihnimin kapılarını zorlayan düşüncelerime izin verdim.
Her şey insanın özünü ortaya seren hisle başlamıştı: aşık olmuştum, hem de çocukluk arkadaşıma. Benim hastalıklı aşkım beni kötü, bencil biri yapmıştı. Sadece âşık olduğum adam kalmıştı öyle ki başkasını sevmesini bile gözüm görmemişti. Tüm varlığımı ona adamış, ondan ibaret olmuştum. Kötülükler yapmaktan çekinmemiştim. Onun uğruna, beni seven iyi bir adamı da harcamaktan çekinmemiştim. Olanların üstünden uzun zaman geçmişti. Onlar affetse de beni, ben yaptıklarımdan ötürü kendimi asla affetmeyecektim. Ağlamam şiddetlendi. Herkese çok büyük haksızlıklar yapmıştım. Hatalarımın bedeli olarak ikisi de hayatımdan çıktı, olması gerektiği gibi. Ben de sağlıklı olmayan ruh hâlimden dolayı bir süre hastanede yatmış, tedavi görmeye başlamıştım. Hastalık boyutuna ulaşan takıntılı aşkım ve intihara meyilli zihnim vardı benim. İyileştikçe bu gerçekle yüzleşmiştim.
Olanları hatırlamak, ruhumu sonsuz bir ızdırabın içine atıyordu. Odamda yankılanan telefonumun sesi, içimde bulunduğum düşüncelerimden kopardı beni. Arayanın annem olduğunu biliyordum. Kendisi doğum günümü hep son dakikalar hatırlar ve formaliteden kutlardı. Açmayacaktım. Kolumu kaldıracak hâlim bile yoktu. Hem ağlamam annemi kızdırırdı, güçsüz halimi görmeyi sevmezdi.
Yine de saatlerce ağladım. Elimden başka bir şey gelmiyordu çünkü.
?
Suyun yükselen ısısı tenimi yakarken bunun verdiği tuhaf hazla gözlerimi kapattım. Bedenimden akan suyla beraber, beynimi acıdan kıvrandıran düşüncelerimin de akıp gitmesini ne çok isterdim. Fakat düşüncelerim beynimin en ücra köşelerine kadar sızmış, kendilerine daimi yerler inşa etmişlerdi. Düşüncelerimi bir kenara bırakıp, daha fazla uzatamayacağım duşumu bitirmek için suyu kapadım. Ardından kızaran beyaz tenime doladığım havlum eşliğinde, buhar dolu banyodan çıkıp ıslak adımlarla odama geçtim. Bedenim ve ruhum, aşina olduğum yorgunlukla çevrelenmişti. Yatağımın içine girip örtünün altına saklanmak istiyordum.
Başımı bezgince iki yana doğru sallarken, ipi kopan düşüncelerimi görmezden gelerek hazırlanmaya başladım. Çekmecemden aldığım beyaz iç çamaşırlarımı üstüme geçirdikten sonra dolabımdan çıkardığım kaşkorse küçük düğmeli, beyaz crop kazak ve yüksek bel kotumu giydim.
Dün gece geçirdiğim uykusuz gece yüzünden gözlerimin etrafını çevreleyen mor halkaları kapatıcıyla yok ettim.
Ardından maskara sürüp yeşil mavi arası gidip gelen gözlerimin belirginleşmesini sağladım. Bakışlarım aynaya takıldım. Açıkçası güzel bir kadındım. Yuvarlak yüz hatlarım vardı. Elmacık kemiklerim belirgin, dudaklarım dolgundu. Gözlerim badem şeklinde ve hafif iriydi. Ve gerçek sarışındım. Omuzlarıma dökülen saçlarımı hızla taradıktan sonra kurutup düzleştirdim. Evden çıktığımda son bahar olmasına rağmen hava sıcaktı. Havadan hoşnut bir şekilde siteden çıkıp airpodu kulağıma taktım. Yürürken temiz havadan derin bir nefes çektim. Attığım her adımda kalp atışlarım hızlanıyordu.
İçimdeki kıpırtılar göz ardı edemeyeceğim kadar büyüktü.
Of, yine saçmalamaya başladım! O benim psikoloğumdu. Ona karşı böyle hisler hissetmem çok yanlıştı. Geçirdiğim berbat gecem dengemi sarsmış olmalıydı. Sadece şu küçük anlarda yaşadığımı hissetsem de bu duyguları kendime yasaklamıştım. Bir kez daha aynı hastalıklı hisler içine düşmektense ölü gibi hissiz yaşamayı tercih ederdim. Kafa karıştırıcı düşüncelerim eşliğinde kısa süren yol bitmişti. Haftanın iki günü geldiğim kliniğin kapısından içeri girip ikinci ve daimi olmasını ümit ettiğim psikoloğumun odasının yolunu tuttum. Kapalı kapısına baktım, birazdan onu görecektim. Nefesim ciğerlerimde sıkıştı.
Kapıyı açmadan önce derin bir nefes alıp, biraz da olsa daha iyi hissederek odasına girdim. Siyah deri koltuğunda oturan psikoloğum, başını masadan kaldırıp bana baktı. Yakışıklı yüzü, gözlerimi kamaştırırken nefes almam gerekiyordu. Yüz hatları çok güzeldi. Elmacık kemikleri hafif çıkık, çenesi sivri yanakları ise köşeliydi. Şekilli dolgun dudakları yukarı doğru kıvrıldı. Kendime engel olamadan gülümsemesine karşılık verip ona doğru yürüdüm.
"Merhaba."
Sesi tüylerimi ürpertirken kalp atışlarım daha da hızlanmıştı. Sesi niye bu kadar etkileyiciydi sanki?
Ayağa kalkıp nazikçe elimi sıktı. Teni tenime değince bedenimi saran elektriği ve içime dolan ıslak toprak kokusunun verdiği huzuru, görmezden gelemiyordum. Her yanıma sızıyordu.
Kendine gel Beren!
Yine yanlış kulvarda yüzüyordum ve boğulmam kaçınılmaz!
Elimi yavaşça sıcak avucundan çektim.
Yüzümdeki gülümsemeyi saklayıp yeniden kayıtsız ifademi takındım. Bakışlarım iri bedenine kaydı. Üzerinde siyah kot ve aynı renk tişört vardı.
Rahatına düşkün bir adamdı. Kaçamak bakışlarım, yeniden bakmaya doyamadığım yüzüne kaydı. Genellikle tıraşlı olan yüzü, bugün hafif sakallarla çevrelenmişti ve onu olduğundan daha yakışıklı göstermişti. Kendine has bronz teni, biçimli burnu ve uzun kirpiklerle çevrili kehribar rengi gözleriyle tam bir erkek güzeliydi.
"Bir şey mi oldu? Çok dikkatli bakıyorsun."
Sorun senin fazla dikkat çekici olman ve uzun zamandır hissetmediğim hisleri ortaya çıkarman.
İçimden sarf ettiğim sözlerimin aksine düz çıkan ses tonumla, "Hayır, hiçbir sorun yok," diyerek siyah renkli deri koltuğa oturdum. Dikkatli bakışlarla izleme sırası şimdi Alparslan'daydı. Hastalık derecesinde olmaya yüz tutmuş zayıf bedenime düşünceli gözlerle bakıyordu.
"Neden yemek yemiyorsun, Beren?"
Sorusu üzerine kaşlarım çatıldı.Bakışlarımı yüzünden çekip ellerime indirdim. "Yiyorum," diye karşı çıksam da yalan söylediğimi ikimiz de biliyorduk.
"Kendini cezalandırmayı ne zaman bırakacaksın? Hem ruhen hem de bedenen uyguladığın cezaların ne zaman son bulacak?"
Aniden sarf ettiği sözler karşısında gözlerim dolmuştu. Alparslan benimle bu kadar keskin konuşmazdı.
"Öyle bir şey yok ki." Sesim, güçsüz ve kısık çıkmıştı.
"Artık kendini affetmelisin."
Cevap almadığını görünce, konuyu değiştirip, "Doğum günün nasıl geçti?" diye sordu.
Başımı ellerimden kaldırıp, yüzüme oturttuğum sahte bir gülümsemeyle ona baktım. "İyi, artık yirmi beş yaşında, yalnız bir kadınım. Muhtemelen on yıl sonra da bu durumda olacağım."
"Bu yalnızlığın sonsuza kadar sürecekmiş gibi konuşuyorsun."
Alaycı gülümsemem büyüdü.
Bana doğru eğildiğinde yüzünde samimi bir ifade vardı. "Sen de mutlu olacaksın, neden buna inanmıyorsun? Seni de koşulsuz seven biri çıkacak."
Başımı olumsuz anlamda salladım. Anlamıyordu.
"Buna inanmazsan ilerleyemezsin. Kendini affetmelisin."
Yüzümdeki gülümsemeye zıt, öfkeli gözlerim yüzüne tırmandı. "Kolay mı sanıyorsunuz? Yaptığım kötülükleri en iyi bilen, belki de tek kişisiniz," diye konuştum sıkılı dişlerimin arasından.
Elimle önce kalbimi gösterdim. "Bu günaha bulanmış kalbimi," dedikten sonra başımı işaret ettim ve konuşmaya devam ettim. "Bu kirli, saplantılı beynimden geçenleri de en iyi siz biliyorsunuz." Bir süre sessiz kaldıktan sonra aynı nefret dolu sesle sözlerimi tamamladım. "Ben her türlü cezayı, mutsuzluğu, yalnızlığı hak ediyorum! Koşulsuz bir sevgi değil, koşulsuz bir nefreti hak ediyorum!"
Bakışlarımız çarpışırken oturduğu yerden öne doğru eğildi. "Sakinleş önce. Kimse bu kadar nefreti kaldıramaz. Bu nefret seni bitirir."
Gözlerimi devirerek, "Olması gerektiği gibi!" diye söylendim.
Benim aksime sakin bir ifadeyle konuşmaya başladı. Gözleri yumuşacık bakıyordu. "Olması gereken bu değil. Olması gereken artık her şeyi geride bırakıp temiz bir sayfa açman. Önce kendini affet, sonra yine al birini hayatına."
"Sonra saplantıya dönüşen hastalıklı aşkımla, onu ya da kendimi öldüreyim. Yok, ben almayayım."
Başını iki yana salladı, itiraz etme sırası ona geçmişti. "Neden bu kadar inatçısın? Herkes sende Arın'ın bıraktığı etkiyi bırakmaz."
Duyduğum isimle beraber tüm bedenim buz keserken titredim. Hastalıklı hislerimin kurbanı olan, bir zamanlar saplantılı bir şekilde âşık olduğum adamdı.
"Nefes al Beren."
Odaksız bakan gözlerim yüzüne çıktı. Sakince, "Aşk bana yaramadı," diye mırıldanıp ayağa kalktım. "Bugün için bu kadar yeter, Alparslan Bey." Benim gibi o da ayağa kalkıp yüzüme baktı. Anlayışlı, yargılamayan bakışları beni alaşağı ediyordu her seferinde. Sanırım bu yüzden ona çekiliyordum. Bakışlarımı erkeksi yüzünden zor da olsa ayırıp arkamı döndüm. Kapıyı yavaşça açıp, hiçbir şey demeden odasından çıktım.
Her şeye rağmen yaşadığım zor durumdan kurtulmam için bana yardım eden kişi Alparslan olduğu için şanslıydım. İyileşmemdeki katkısı büyüktü. İşinde o kadar başarılıydı ki daha terapiye başladığımızın ikinci haftasındayken, nasıl olduğunu anlamadan kendimi bir zamanlar saplantılı şekilde sevdiğim adamdan ve karısı Birce'den, ikisine yaptığım kötülüklerden ötürü özür dilerken bulmuştum. O günler aklımı istila edince kısa süreli hissettiğim huzur, yavaşça geri çekildi. Yolun karşısında bulunan yürüyüş yoluna doğru dalgınca yürümeye başladım. Çocuk parkının bulunduğu yolda ilerlerken bu dünyada tek huzur bulduğum sesleri dinledim.
Hayatım boyunca çocukları çok sevmiştim.Fakat geçmiş, bugün de yakamı bırakmıyordu. Gördüğüm hamile bir kadın üzerine, geçmişin acı görüntüleri bir bir aklımda belirmeye başladı. Çocukluk aşkım Arın'ın evleneceğini öğrenmiştim. Ve çıldırmıştım. Geçirdiğim sinir krizleri ardından saçma bir plan yapıp karısını öldürmeye teşebbüs etmiştim. Ama o hamileydi. Her şeyi unutan hastalıklı zihnim, çocuklara duyduğum sevgiyi unutmamıştı o gece. Bu sayede hayatımın hatasını yapmaktan da kurtulmuştum. Her şeyin kırılma noktası olmuştu o anlar ve hayatım o geceden sonra tamamen değişmişti.
Adımlarım durdu. Sırtımı önünde durduğum büyük meşe ağacına yasladım. Boşa bir çabayla geçmişin, ruhuma ve bedenime saplanmış kirli pençelerinden kurtulmaya çalıştım. Bakışlarım, bilinçsizce parkta koşuşturan çocuklara kaydı. Hayranlıkla onları izlerken attıkları tasasız kahkahaları dinledim. Sırf çocuk sahibi olabilmek için bile hayatıma birini alabilirdim. Bu sağlıksız düşünce üzerine anında kaşlarım çatıldı.Benim gibi bir kadından anne olmazdı ki! Ama beynim, sağduyumu duymuyor, mantıklı yanımı susturuyordu. Uzun süredir aklımı kurcalayan sinsi fikirler, hiç de mantıklı değildi belki ama bir günah tanesi gibi çok da cezbediciydi. Kafamın içindeki deli yanım uzun zamandır, çocuk sahibi olmak istediğini söylüyordu. Küçüklükten beri hayalini kurduğum şeydi bu. Ve çocuk sahibi olmam için de illa evliliğe gerek olmadığını, beynimin en tutarsız yerlerine doğru sinsice fısıldıyordu.
Bedenimi yasladığım ağaçtan ayırıp yürümeye başladım. Saçmalıyordum. Bu fikirleri bir an önce kafamdan çıkarmalıydım. Benden anne falan olmazdı. Fakat gizlendiği ininden çıkan şeytan, öyle sinsiydi ki beynimi bir zehir gibi ele geçiriyordu.
Neden olmasın ki? Koşulsuzca sevip, onun tarafından sevileceğim tek varlık çocuktu. Çocuklar insanı karşılıksız severdi. Benim de bir çocuğum olsa, tüm sevgimi versem ona... Of yine saçmalamaya başlamıştım.
Düşüncelerimi ayakta tutan iskele, büyük bir patırtıyla yıkıldığında enkazın üzerine bir enkaz daha yıkılmıştı. Kafamda aylardır bulanık olan düşünceler netleşmek istiyordu bu da enkazın büyümesine neden oluyordu. Zihnim benim en büyük düşmanımdı. Çünkü benim beynim diğer insanlar gibi çalışmıyordu, normal olmayacak kadar saplantılıydı. Ve yine aynı şey oluyordu. Beynim benim bağımsızlığımda bir konuya saplanıp kalmıştı, bu bir yıkım daha demekti. Onu destekleyen kalbim ise bu olayın diğer olaylardan farklı olduğunu, bir bebeğim olursa iyileşeceğimi fısıldıyordu. Öyle kışkırtıcıydı ki sözleri, ona kanmak çok kolay olurdu.
Tutarsız adımlarla duran asansörden inip, titreyen ellerimle kapıyı açtıktan sonra eve girdim.
En son bu hâle geldiğimde çocukluk arkadaşıma delicesine âşık bir vaziyetteydim ve bana âşık olması için uğraşıyordum. Bu saplantım, az daha bir cana mal olacaktı... Bunu durdurmalı, vesveselerime kulak asmamalıydım. Kanepeye çöktüm.
Sakin olmalıydım. Derin nefesler alıp, ellerimin titremesini durdurmak için tırnaklarımı avuç içime batırdım. Gözlerimi yumdum. Alparslan'ın sürekli söylediği gibi yavaşça içimden ona kadar saymaya başladım.
1... 2... 3... 4... 5... 6... 7...
Hiçbir işe yaramıyordu! Kanepeden ok gibi fırlayıp masanın üzerindeki telefonumu aldım. Kendime düşünme fırsatı vermeden hızla Alparslan'ı arayıp açmasını bekledim.
"Efendim?"
Sakin çıkan sesi, biraz da olsa rahatlamamı sağlamıştı. Yaşadığım telaştan dolayı bir çırpıda, "Yarın terapiye gelmek istiyorum," dedim.
"Bir sorun mu var?" diye sakince sordu.
Sanırım büyük bir sorunum vardı. "Sadece yardımına ihtiyacım var." Ses tonum, titrek ve her an ağlayacakmışım gibi çıkıyordu.
"Tamam, sakin ol, derin nefesler al. İstersen şimdi konuşabiliriz?"
Başımı şiddetle iki yana salladım. "Hayır, telefonda olmaz."
"Tamam, yarın erken saatte gelebilirsin."
Cevap vermeden telefonu kapatıp tekrar koltuğa oturdum. Başımı kanepenin arkasına yaslayıp gözlerimi kapadım. Sakinleşmeliydim! Derin nefesler alıp, gözlerimin önüne Alparslan'ın yüzünü getirdim, o beni sakinleştirirdi.
Çalan kapımın yüksek oktavdaki zil sesi, beni düşüncelerimin arasından çekip çıkardı. Yüzümdeki gülümseme silinirken gözlerimi açtım. Gelen her kimse tam vaktini bulmuştu! Sinirle yerimden doğrulup kapıya doğru yürüdüm. Açılan kapının ardından annem düz çıkan soğuk ses tonuyla, "Neden sana ulaşamıyorum, küçük hanım?" diye sordu.
"Akşam çok yorgundum, uyuyakalmışım," dedim baştan savma bir tavırla. Annem bana hafifçe sarılıp içeri girince kapıyı kapattım. Topuklu ayakkabısının çıkardığı tok ses eşliğinde salona geçti.
Krem kanepeye otururken, "Yalnız yaşamaya alıştın mı?" diye sordu.
Sanki yalnızlık alışılması mümkün olan bir eylemmiş gibi... Karşısına oturup omuz silktim. "Sanırım."
Ailemden ayrı yaşamam gerektiği fikri Alparslan'dan çıkmıştı. Kendi kişisel kimliğimi bulmam için bunu istemişti. Ailem de bu isteği yerine getirmişti. Bu evi sevmiyordum esasında, yalnızlığı da öyle. Yine de tek yaşamak en iyisiydi.
"Bu iyi, bir tanem."
Düzgün, küt kesimli, açık kahverengi saçlarını geriye doğru attıktan sonra beni incelemeye başladı. Benim renkli gözlerimin aksine, annemin gözleri koyu kahverengiydi. Gözlerimizin rengi farklı olsa da bakışlarımızın soğukluğu aynıydı. Etrafımdakilere mesafe dolu gözlerle bakmayı annemden öğrenmiştim. Biçimli sağ kaşını havaya kaldırdı, yüzünde memnuniyetsiz bir ifade oluşmuştu.
"Ne bu hâlin Beren? Saçların, yüzün, tenin... Ne hâle gelmişsin böyle? Her gördüğümde daha kötü oluyor gibisin."
Ses tonunun üzerimde yarattığı suçlulukla bakışlarımı ellerime indirdim. "Özür dilerim."
"Yine ağladın, değil mi?"
Sesimi çıkarmadan ellerime bakmaya devam ettim. Uzanıp soğuk ellerimi tuttu. "Kızım, daha ne kadar söylemeliyim? Güçlü bir kızsın sen, bu tavırlar sana hiç yakışmıyor. Tamam, bazı hatalar yaptın ama olsun. Hemen pes edemezsin! Artık kendine gel ve önüne bak."
Dolan gözlerimi yüzüne diktim. "Güçlü değilim ben!" diye itiraz ettim kısık çıkan sesimle.
Gözleri öfkeyle yandı, ince dudakları gerildi. Bu hâllerimi hiç sevmiyordu. Onun kızı güçlü olmalıydı, kusursuz olmalıydı.
"Öylesin! Kendine gel artık, Beren! Kaç ay oldu? Bu hâllerine son vermenin zamanı gelmedi mi? Bu hâllerine tahammül edemediğimi biliyorsun!"
İçime dolan korkuyla ellerini sıkıca tuttum. "Tamam tamam, düzeleceğim ama beni seveceksin, değil mi?" Elimde olan tek sevgiyi kaybedemezdim, buna dayanamazdım.
Yüzünde tatminkâr bir gülüş oluştu.
"Tabii ki seveceğim kızım."
Birdenbire küçüklüğüm geldi gözlerimin önüne. Bu anı annemle beraber birçok kez yaşamıştım. Üzerinden uzun yıllar geçmişti belki ama anılar, hâlâ tazeydi. Annem biraz daha oturduktan sonra işlerinin olduğunu söyleyip kalktı. O gittikten sonra anılarımla beraber, geçmişin tozlu sayfalarında kilitlenip kaldım. Küçükken onların sevgisini hep çok istemiştim. Şimdi olduğu gibi... Elimden ne geliyorsa yapmıştım ama faydası yoktu. Annem ve babam çocuk sahibi oldukları zaman çok gençlerdi. Bu yüzden benimle ilgilenmek yerine kendi sosyal hayatlarını yaşamayı tercih etmişlerdi. Sorunun hep bende olduğunu düşünür, benimle ilgilenmeleri için her şeyi yapardım. Yaramazlık, uzun ağlama krizleri, kendime zarar vermeler... Ama hiçbiri işe yaramıyordu.
Sonra bir şeyi keşfettim. Evin hizmetçisine bağırırken annemin bakışlarını... O an anladım, annem gibi olmalıydım, annemin dediklerini yapmalıydım, hem o zaman severlerdi beni. Hep şikâyet ettikleri ağlama krizlerimi bıraktım, yaramazlığı bıraktım, hizmetçinin çocuklarıyla oynamak yerine onları aşağıladım. Sonra annemin yüzünde oluşan hoşnut gülüşü fark ettim. Annem gücü severdi ve bu gücü insanların üzerinde kullanmaktan çekinmezdi. Altı yaşında kararımı vermiştim. Annem gibi soğuk bir kız olacaktım. Bu sayede annemin ve babamın sevgisini kazanacaktım. Raydan çıkmıştım, insanları aşağılıyor, onları küçümsüyor ve ne olursa olsun asla ağlamıyor ya da mızmızlık yapmıyordum. Annem beni sevdi. Babam yine de çok farkımda değildi. Babalığı bilmiyor ve sanırım pek sevmiyordu.
On yaşlarımdayken annem, bir kez daha hamile kalmıştı ve babamla aralarının fena hâlde bozulduğunu hatırlıyorum. Annem günlerce odasından çıkmamıştı. Yemek yememiş, sadece ağlamıştı. Fazla üzüntü ve strese dayanamayan bebek, annemin rahminde son nefesini vermişti ve buna koca evde sadece ben üzülmüştüm. İsmini, cinsiyetini bilmediğim, annemin 'fetüs' diye adlandırdığı minik kardeşim için günlerce ağlamıştım. Annem ise yine uzaklaşmıştı benden.
Bu yüzden olamayacak olan kardeşimin acısını gömdüm derinlere. Belki de iyi ki olmamıştı, yoksa fazla kıskanç kişiliğim ona da zarar verirdi. O olaydan sonra annemle babamın arası düzeldi ve babam bana karşı daha ılımlı oldu. Beni bir gençlik hatası olarak görmeyi bırakmamıştı ama bir nebze dahi olsa bana karşı daha ilgili oldu. Hatta bisiklet sürmeyi bile öğretmeye çalışmıştı.
Şimdilerde ise maddi olarak tüm ihtiyaçlarımı karşılıyordu ama yine de aramızda aşılması zor bir mesafe vardı ve sanırım hep olacaktı. Beni sevdiğini biliyordum en azından, bu bile yeterdi. Güçlü olursam annem de severdi.
Bir bebeğim olursa o da severdi. Karanlık, güçlü vesveseler, sinsice süzüldü aklıma. Bu düşünce yasak meyve gibiydi. Yememeliydim ama çok iştah çekiciydi. Düşünme, yarına kadar düşünme. Daha fazla düşüncelerimin esiri olmamak için kendimi oyalamaya başladım. Önce zerre anlamadığım bir film izledim, ardından aynı sayfayı defalarca okumak zorunda kaldığım kitaba baktım. Uykusuz geçen uzun gecenin sonunda sabah erkenden kliniğin yolunu tuttum.
Adımlarım, bahçeye gelene kadar hızla devam etmişti. Fakat bahçeye girince gördüğüm manzara karşısında adımlarım kesildi. Alparslan, dört beş yaşlarında duran, minik bir kızın önünde diz çökmüş, onunla konuşuyordu. Kıvrımlı dudakları ve sıcak karamel gözleriyle, buz tutan kalbimi öyle hızla eritti ki nefesim kesildi. Sırtımı duvara yaslayıp, can alıcı manzarayı izlemeye başladım.
Minik kız, annesinin elini bırakıp cılız kollarını, önünde diz çöken yakışıklı adamın boynuna doladı. Yüzümde varlığından habersiz olduğum gülümsemeyle büyülenmiş gibi izledim. Alparslan, elini kaldırıp kızın saçlarını yavaşça okşadı sonra yanaklarına minik öpücükler kondurarak ayrıldı ondan. Kız, annesinin elini tutup, Alparslan'a el salladıktan sonra uzaklaşmaya başladılar. Ben ise donan uzuvlarımla öylece durmaya devam ediyordum.
Aylardır zihnimi süsleyen hayallerimin bir yansımasını görmüştüm. İstediğim hayat buydu işte. Hafifçe iç çektim. Alparslan gibi bir adamdan bir çocuğumun olmasını ne çok isterdim.
İmkansız hayallerdi bunlar ama kalbimi ısıtmayı başarmıştı.