Bölüm 15

1331 Words
Genç kadın dudaklarını yaladı. Sonra alt dudağını sinirle ısırdı. “Tamam. Kal.” Bunu onaylar gibi başını da salladı. “Ama geçmişle ilgili tek kelime edersen, bedenine bir delik de ben açarım.” Ardından arkasını dönüp ayaklarını yere sertçe basa basa balkona ilerledi. Bulut, onun sallanan kalçalarına bakarken dudağını ısırıyor ve bir yandan sırıtıyordu. Kadın aniden arkasını dönünce başını eğerek boğazını temizledi. Ardından da ilaçlarını almak için alt kata indi. İnerken de Allah’a bildiği bütün duaları ederek yalvarıyordu. Onu geri alması için her yolu denemeye hazırdı. Hem de her yolu! Genç adam, ilaçlarını ve silahını alıp tekrar yukarı çıktığında boğazında bir düğüm vardı. Balkonda oturan ve geceye sigarasının dumanını bırakan kadının yanına ilerledikçe kalbi heyecandan göğsüne çarpıp çarpıp geri dönüyordu. Bir yandan da avanak avanak sırıtmamak için dudaklarını sıkıyordu. Kadını, ona geçmişi hatırlatmadan kalmasını söylemişti. Eğer onun yanında kalabilecekse geçmiş hakkında tek kelime ederse ne olaydı. En azından o gece! Daha sonra onu bir şekilde dinlemek zorundaydı. Kıymet, onun geldiğini fark ettiğinde kısa, asabı bozuk bir bakış fırlatıp, tekrar başını çevirmişti. Gözleri o anda uçsuz bucaksız bir karanlıkmış gibi görünen denize dikilmişti. Zarif parmaklarının arasında duran sigarasını, öpmeyi deli gibi özlediği dudaklarına götürdü. Bir nefes çekti ve dumanı dışarı saldı. Dudaklarının hareketi Bulut’un göğsünü havalandırmaya yetmişti. İstemsizce boğazını temizleyince genç kadın dönüp ona öldürücü bir bakış attı. Genç adam, orada durup onu sabahlara kadar seyredebilirdi. Fakat o anda sorması gereken bir soru vardı. “Bu kâbus olayı ne?” “Kâbus işte. Seni ilgilendiren bir şey değil.” Sesi derin bir öfkeyle dolup taşıyordu. “Neredeyse her uyuduğunda çığlık atıyorsun. Bu hiç de normal değil. Kabus işte!” Burada Kıymet’in komik bir taklidini yaptı. “Deyip geçemezsin!” Kıymet’in dudaklarında Bulut’un hiç hoşuna gitmeyen bir gülümseme belirdi. Yakıcı bir alayla, “Aynaya bak!” dedi. “Senden başka kâbusum yok.” Sözleri ardından genç adamın gözleri kapandı. Çok fena acıtıyordu. Hem de her yönden acıtıyordu. Ve öylesine haklıydı ki, bu acıyı istemese de benimsiyordu. Diğer pek çok şeyi kabullendiği gibi. Gözlerini açtı. Bacak bacak üstüne atmış, saçları dağılmış, yüzünde karman çorman bir ifade olan Kıymet’e baktı. Bir ayağını sertçe yere bastırdı. O anda yanına gidip kollarını ona dolamayı öylesine arzu ediyordu ki, tüm bedenini kasmak zorunda kalıyordu. Sızım sızım sızlıyordu. Bu normal bir arzu değildi. Dört senelik bir açlık, bir ihtiyaç, bir zorunluluktu. Ama onun uzağında kalmaktan korktuğu için sert bir nefes almak dahi istemiyordu. Yine de ,“Benim de senden başka hayalim yok,” diye ağzından kaçırdı. Kıymet, ona bir daha bakmadı. Sigarasını kül tablasına bastırıp ayağa fırladı. Bulut’u geceyle baş başa bırakarak içeriye geçti. Sert adımları genç adamın kafasında tepiniyormuş gibi hissettiriyordu. Sonunda hızla çarpılan bir kapının ardından evin içi de sessizliğe gömüldü. Genç kadın, odasının kapısını sertçe kapamasının ardından sırtını kapıya dayadı. Bir eli havaya süzülüp göğsünü buldu. İstemsizce hızlanan nefes alışlarını biraz olsun dindirecekmiş gibi de hafifçe baskı uyguladı. Ve yutkunuyordu. Boğazında aniden beliren sert taşı geriye göndermek için uğraşıyordu. Karmakarışık hissediyordu. Bir saat içinde duygudan duyguya koşturmuş, artık bitkin hissediyordu. İyice sıkılmış da peltesi kalmış gibi. Şükran, onu yine ziyaret etmişti. Ziyaret diyordu, çünkü bunu artık kâbus diye adlandırmak saçma geliyordu. Bu, tamamen başka bir boyuttu. Çok korkmuş, dahası aklı başından gitmişti. Onu kendine getiren durumsa tanıdık bir koku, tanıdık bir his ve tanıdık bir güven duygusuydu. Ne kadar tuhaftı güvenini sonuna kadar sarsan birinin kolları arasında tekrar aynı hisse kavuşmak. Ve ne kadar zordu o kolların arasında kalmak isteyip, özlemle yandığı halde ona karşı koymak. İçinde küçük bir nokta ona gururunu bir kenara bırakmasını ve kalbinin gittiği yöne doğru kaymasını söylüyordu. Güçlükle ona siktir çekmişti. Bir kayayı yerinden oynatır gibi. Ve adamın kapısını kırmasıyla şaşkına dönmüştü. Kanını akıtınca da dehşete düşmüştü. Ona zarar verdiği için anlık bir kendini tekmeleme dürtüsü hissetmiş, çabucak da bastırmıştı. Kıymet, derin bir nefes aldı. Ayaklarını külçe gibi hissediyordu. Yine de yatağına – artık Nur’un yatağında yatıyordu- doğru inatla ilerledi. Kendini yatağın üzerine bırakıp, yastığına sıkıca sarıldı. Aklının bir yarısını her uyuduğunda ona musallat olan kıza, diğer yarısını da o anda balkonunda olan ve koşup, her şeyi bir kenara atarak kollarının arasına girmek istediği adama adamıştı. Ruhu, adama zamk gibi yapışmış, sökülmeyi reddediyordu. Oysa ne kadar çok isterdi söküp atmayı ve geçmişin karanlık gölünde boğulup durmaktan kurtulmayı. Dört Yıl Önce “Sürpriz!” Kıymet de bardaki diğer herkes gibi avuçları patlayana kadar alkışlıyor ve arkadaşının hüzünlü yüzüne yerleşen gülümsemeyle iyi bir iş çıkardıklarına memnun oluyordu. Elif, onu hafifçe dürttü. “Sana demiştim. Hoşuna gitti.” Kıymet, başını salladı. Annesinin hastalığını öğrenen Meltem’in canı o kadar sıkkın, kafası o kadar doluydu ki, doğum gününü kutlamayı bir hafta öne çekerek ona gerçek bir sürpriz hazırlamışlardı. Tuttukları barın sahibi bir arkadaşlarının dayısıydı ve onlara ödeme konusunda da hazırlıklar konusunda da oldukça yardımcı olmuştu. Sadece kendi arkadaşlarının bulunduğu barda her yerden balonlar fırlıyor, neon ışıklarıyla ve kocaman yazılarla ‘İyi ki doğun Meltem’ yazıyordu. Masalar ve sandalyeler Meltem’in en sevdiği renk lila ve tonları ile sarmalanmıştı. Bardaki büyük ekranda Meltem’in en güzel fotoğrafları arka arkaya ekranda beliriyordu. Meltem, ortada duran bir masanın üzerindeki pastasında yanan mumları üfledi. Herkese teşekkür etti. Ama üç arkadaşına sıkıca sarıldı ve tutamadığı gözyaşlarını koyuverdi. “Size ne diyeyim, bilmem ki!” Hepsinin tek yanağına ıslak öpücükler kondurdu. “Onlara bir şey deme, benimle dans etmeye ‘Evet’ de!” Meltem’in bir yıl önceki sevgilisi, şimdiki yakın arkadaşı Mert, genç kadının cevabını beklemeden elini kavradığı gibi onu dans pistinin ortasına çekti. Birkaç dakika sonra Elif ve Nur da onları dansa kaldıran arkadaşlarıyla birlikte pistin yolunu tuttular. Kıymet de her zamanki gibi tek başına kalıp masalarında onları izleyerek eğleniyordu. Arkadaşlarının analizine göre kendisinin çok beter bir çenesi vardı ve öyle soğuk duruyordu ki, çevresindeki erkekler ona yaklaşmak istemiyordu. Yaklaşanları da Kıymet, geriye çeviriyordu. Yakın çevrelerinden olan ve partiyi duyan herkes gelmişti. Barın kapısı durmadan gelenlerle birlikte açılıp kapanıyordu. Bir anda omzuna dolanan kolla birlikte sıçradı. Başını çevirdiğinde oldukça neşeli görünen Timur’la karşılaştı. Hemen yanında da ifadesiz suratlı sevgilisi Defne duruyordu. “N’aber?” Timur, uzanıp genç kadının yanaklarını öptü. Ardından kolunu çekti. Defne de bir baş sallamayla ‘Selam’ dedi. Sesi o kadar ruhsuz geliyordu ki, yüksek sesli müziğin arasında kaybolup gitmişti. “İyi,” Kıymet, sesini duyurmak için Timur’a doğru eğildi. “Geleceğinizi bilmiyordum.” “Ben de!” Başını hafifçe çevirip Defne’ye sevecen bir gülümseme yolladı. “Defne, gelmek istedi.” Kıymet’in kaşları şaşkınlıkla havalandı. Açıkçası kızın kendisinden hoşlanmadığını düşünmüştü. Çünkü birlikte kaldıkları gece pek hoş anıları olmamıştı. Kıymet’in onu bir ara tehdit etmesi bile gerekmişti. “Sizi gördüğüme sevindim.” Timur, Kıymet’e el salladı ve kolunu Defne’nin boynuna dolayıp onu dans pistine götürdü. Dans pisti o kadar kalabalıktı ki, kim kiminle dans ediyor neredeyse anlaşılmıyordu. Kıymet, oturduğu yerde müzikle birlikte hafifçe salınır ve kuruyan boğazını buz gibi birayla ıslatırken masasının yanında bir karaltı belirdi. Genç kadının bakışı istemsizce o yöne çevrildi. Ve öfkeyle burun delikleri genişledi. Aynı anda kalbi de resmen üç burgulu bir atlayış gerçekleştirmişti. Bulut, yüzünde tuhaf bir ifadeyle ona bakıyordu. İçi yünlü, kahverengi deri bir ceketin altına beyaz boğazlı bir kazak giymişti. Altında mavi kot pantolonu ve kahverengi botları vardı. Çok… İyi görünüyordu. Ve bunu kendi kendine itiraf ettiği için kendisini tokatlamak istedi. Ancak adam genellikle çok salaş giyiniyordu ve o anda üzerine oturan kıyafetleri ve şekilli saçıyla çok bakılası görünüyordu. Pislik herif! Onun odasında uyanıp, kıyafetlerine gereksiz bir bağımlılık sergilediğine tanık olduktan sonra, adamla her karşılaşmalarında Bulut, sanki Kıymet yokmuş, olduğu yerde bir boşluk varmış gibi davranmıştı. Bu, o kadar… O kadar aşağılayıcı hissettirmişti ki, sonunda karşılaştıkları başka bir gün adamın oturduğu masaya gitmiş, ona tepeden bakmış ve ağzına geleni söylemişti. Kıymet, böyleydi. Mizacı buydu. Adama hiçbir yanlışı olmamıştı ve ona bakarken gözleri için için yanarken neden kendisini yok saydığını anlayamadığı için kendi içinde patlayacağına tüm sinirini onun tepesinde dikilerek kelimeleriyle kafasında patlatmıştı. Ve karşılığında gülmemek için bastırılan dudaklardan başka bir şey alamamıştı. Sonra da bu yok sayma işini karşılıklı olarak yapmayı başarmışlardı. Aynı masada oturdukları anlarda bile! Bulut, teklifsizce yanına otururken, genç kadın “Birini bekliyorum,” dedi ve adama resmen arkasını döndü. Genç adamın dudaklarından yumuşak bir gülüş fırladı. “Yalancı!”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD