Elindeki kâğıdı birkaç kez okuyan adam dişlerini sıktı. Diğer elini yumruk yaparken “Sikerler böyle işi” dediğinde Bayram sabır çekti. Olcay ise “Amına koyim iki yıl ne lan. Hayır tamam disiplinden ceza ver sür ne bilim sınırda beklet falan da iki yıl görevden el çekme uzaklaştırma ne.” Diyerek yakındı.
Demir, “Bu iş böyle olmaz. Komutanla konuşmamız lazım.” Diyerek yürümeye başladığında Bayram arkasından “Lan dur, komutan burnundan soluyor. İtiraz edersen siker belamızı.” Dese de umursamadı. Dinlenme odalarından çıkıp koridorda yürümeye başladığında diğer ikili arkasından koşuyordu. Komutanın odasının önüne geldiklerinde omuzlarını dikleştiren adam kapıyı vururken Bayram hala “Oğlum dur lan dur yanacağız amına koyim” dedi. İçeriden gür bir “Gel” sesi geldiğinde Olcay “Gazamız mübarek olsun.” Deyip kendini işiteceklerine hazırladı.
Odaya girdiklerinde komutanları onlara bakıyordu. Hani gözden ateş çıkma durumu vardır ya tam da öyle bakıyordu adam onlara.
“Ne var lan daltonlar? Ulaştı mı evrak elinize?”
Önce tekmil veren Demir hemen “Ulaştı komutanım ama iki yıl ceza çok fazla değil mi?” diyerek maruzatını belirtti. Aslında böyle de konuşamazdı ama az biraz komutanı ile olan yakınlığın güveniyordu.
“Çok mu geldi koçum?”
Üçü de başını olumlu anlamda salladı.
“Allah Allah ne yapsak ki? Biz onu iki aya çekelim o ara da sizde bir tatil yapar dinlenir daha zinde dönersiniz göreve ne dersiniz?”
Bayram sertçe yutkundu çünkü komutanı bunları söylerken yüzündeki gülüşün resmen psikopatça olduğuna şahit olmuştu. Demir ile Olcay sakince derin bir soluk almaya çalışırken masaya elini indiren adam gürlemeye başladı.
“Lan siz benle dalga mı geçiyorsunuz he? İki yıl fazlaymış paşalarımıza bak sen. Ulan ben elinizden mesleğiniz gitmesin diye götümü yırttım kurulda. Kaç kişiyle karşı karşıya geldim. Ömrü hayatımda kendi evladıma bile nüfusumu kullanmamışken sizin için kullandım. Niye? En iyi üç askerim ihraç edilmesin mesleklerinden olmasın diye. Şimdi cezanıza paşa paşa uyacaksınız. Bu süre içinde sicilinize işlenecek olaylardan uzak duracaksınız. Zamanı geldiğinde de gelip yeniden görevinize başlayacaksınız. Aslansınız kaplansınız dedik diye götünüz kalmasın lan.”
O üç koca adam komutanlarının karşısında süt dökmüş kedi gibiydi. Odadan çıktıklarında bir an nefeslerini tuttular ve geri bıraktılar. Bayram omuzlarını indirip “Ben memlekete giderim o zaman” dediğinde Olcay kaşlarını çattı.
“Ne demek lan memlekete giderim. Kendine garezin mi var aslan parçası.”
“İki yıl ne yapacağım ki buralarda? Sonuçta her şey ortada.”
O sırada Demir “Kimse bir yere gitmiyor. Biz önce kafa dağıtmak adına Olcay’a misafir oluyoruz. Ordu’yu geziyoruz. Hazır yaz zamanı da geldi birkaç ay takılırız. Sonra bize geçeriz. Öyle iki yıl boş durmak olmaz. Elimizde meslek de var. Oturur çalışırız. Göt yaymak bizlik mi?” dedi. Asıl konu bunu ailesine açıklamaktı.
Aslında bir şey demezlerdi ama anne babasını üzmek istemiyordu. Hele bu zamanı annesinin evlen baskısına dayanarak atlatır da göreve geri dönerse sırtı yere gelmezdi. Artık durmanın bir anlamı yoktu. Gerekli evrakların imzalanması sonrası üçü de karargâhtan çıktı. Çıkmadan önce de uçak biletlerini almışlardı.
Alana geçtiklerinde bir şeyler yediler. Olcay, kuzenini arayıp geleceklerinden ve evin az da olsa derli toplu olmasını sağlamasından bahsettiğinde gereğinin yapılacağını öğrenmek içini rahatlatmıştı. Kuzeni ve yengesi büyük ihtimalle evi zaten temiz tuttuğu için sadece ufak bir toparlama ve alışveriş durumunu halledeceklerdi.
Uçağa bindiklerinde kalkışa biraz daha süre varken Demir kulaklığını taktı ve geri yaslanıp gözlerini kapadı. Uçak kalkıp da havada artık düz bir rota da ilerlerken camdan dışarıya baktı. Bulutları izledi. O sırada bir çift yeşil göz aklına düşüverdi. Dişlerini sıktı. Başkası ile olan bir kızı düşünmesi saçmalıktı. Kendine yakışmazdı. Bu nedenle bir kez daha aklına geldiği için kızdı.
Diğer yanda ise Şenay, evden giden hoca ile kendini koltuğa bıraktı. Gonca, üzerinde uzun bir elbise başında iğne oyalı örtüyle tekli koltukta önüne bakıyordu. Aysun ile Safir kıkırdayarak gelip onun koluna girdiğinde ayağa kaldırdı.
“Gelsene odana çıkalım sana sürprizimiz var.”
Genç kız önce Remziye ve Şenay’a baktı. Çekiniyordu. Kabul etmişti ama ateşten gömleği de gönüllü giymişti. Aslında biraz da mecbur kalmıştı. Çünkü aldığı tehdit dolu mesajlar ve hakaretler annesinin ve kendi canının güvende olmadığının kanıtıydı. Evet, koruma kararı vardı ama ne yazık ki Teksas gibi bir yere dönüşüyordu ülke. Her şeye rağmen her gün katledilen kadınlar hayvanlar çocuklar kısacası insanlar. Okuyup mesleğini eline alana kadar sabredecekti. Bu evlilik nasıl olacaktı bilmiyordu ama Demir’e sabretmek resmen her gün aynı cehennemi yaşamak olacaktı ama umurunda değildi. Sonu selamet olacaksa susardı. Görmezden gelirdi. Hatta cazgırlık yapar bir o diyorsa beş kendi söyler yine de ezdirmedi kendini ve sonunda o da kendi hayatına kavuşurdu.
Hiç olmayan bir yanı ise “Belki de aşık olursun” dediği an adımları durdu. Kızlar önden çıkmıştı. Gözleri büyürken başını sağa sola sallarken kulağını çekip tahta trabzana vururken “Allah korusun” demeyi ihmal etmedi.
Odaya çıktığında ise kızlar kapıyı açtığı an “Gözlerini kapa” diye bağırdılar. Başta korksa da sonradan gözlerini kapayan kız yürümeye başladı. Safir hemen ona yardıma koşup elinden tuttu ve birkaç adım daha attırdı. Sonunda durduklarında Aysun heyecanla “Aç” deyip ellerini çırptı. Gonca gözlerini açtığında gördüğü şeyle dudakları aralandı. Kızlar ona çok hoş bir çalışma masası bir sürü test ders kitapları ve çeşitli kırtasiye malzemeleri almıştı. Üstelik kırmızı bir kurdele ile hediye paketi yapılmış şey de bir diz üstü bilgisayardı. Hatta masanın kıyısında yazıcı dahi vardı.
Gonca, gözleri dolarken kızlara döndüğünde burnunu çekti. Titrek bir nefes alıp “Ben, ben ne diyeceğimi bilmiyorum ama çok teşekkür ederim.” Dediğinde kızlar ona sıkıca sarıldı. Üçü de ağlarken aslında niye ağladıklarını da bilmiyorlardı. O sırada kapının eşiğinde durmuş kızları izleyen iki kadın dudaklarındaki tebessümle öylece duruyordu.
“Görüyorsun değil mi?”
“Görüyorum hanımım ama nasıl olacak bu iş?”
“Merak etme. Ben evladıma kefilim. Bu çocuklar çok mutlu olacaklar. Hem bende hakim gelinim var diye gerim gerim gerinirim arkadaşlarımın yanında.”
Şenay’ın bu lafı ile Halise de gülerken ayaklarının dibinden geçen kedilerle irkilseler de Mıstık ile Gürbüz çoktan üçlünün bacak aralarında dolanmaya başlamıştı.
Gonca, ikizler sayesinde evde her gün biraz daha kendini bir yerlere koymaya çalışıp bunu da başarırken çalışmalara da son hız başlamıştı. Ösym sayfasına giriş yapmış üstüne bir de yks sınavına kaydını oluşturmuştu. Çok sıkı çalışması gerekecekti. Mustafa Bey her ne kadar oğlu konusunda biraz korksa da kız için de elinden geleni yapacaktı.
Artık akşamları onun elinden kahvelere alışmış değişik bir şekilde elinin lezzeti kahveye bile geçmişti. Remziye Hanım ise baş köşede kurulur oturur elinde tesbihi sürekli olarak dua ederdi. Torununun kalbi yumuşasın ve evlilikleri gerçek bir evlilik olup mutlu olsunlar diye. Oysa küçük bir pürüz vardı. Demir daha evli olduğundan haberdar değildi. Halise Hanım’ı ise bir süre misafir etseler de kadın çiftliğe geri dönmeyi istemişti. Yanına birkaç çalışan daha almışları ve o orada yaşayacak evi de çalışanlar çekip çevirecekti.
Hafta sonları çiftliğe gittiklerinde Haydar için resmen bayram havası oluyordu. gün içinde bol bol Gonca ile vakit geçiriyor onu özlediğini resmen sarılmaya çalışır gibi başını omuzuna koyarak gösteriyordu.
Her şeyin üzerinden iki ay geçmişti. Demir ara ara arayıp iyi olduğunu ve müsait olduğunda yeniden arayacağını söylemiş fazla da derine inmeden telefonu kapamıştı. Tabi bu süre içinde iki yıl içinde çalışacakları birkaç yazılım şirketi ile de iletişime geçmişti. Evden çalışma şartı ile ayarlamalar yapılmış durum komutanına da haber verilmişti. Cezalı konumda oldukları için çalışmalarında sorun yoktu.
İki ayın sonunda üçü de bu kez geri İstanbul’a döneceklerdi. Eşyalarını hazır ettiler ve alana geçip saati beklediler. Sürpriz yapacaklardı. Bu sırada Gonca ile kızlar deli gibi çalışıyordu. Kızlar stajyer olarak devam ediyorlardı. Gece saat dört civarı suyu bittiği için gözlerini ova ova merdivenleri inen Gonca şişesini doldurdu. Kendine bir kahve yapıp çalışmak için uykusunu biraz daha açarken kapıdaki tıkırtılarla kaşlarını çattı.
Biraz daha tıkırtıyı dinlediğinde eli akşam börek açtıkları büyük merdaneye gitti. Nefesini yavaşlatırken saçma bir cesaret bedenine yüklenmişti. Ya da kaldığı bu eve ve insanlara duyduğu minnet yüzünden koruma iç güdüsü resmen tüm bedenini ele geçirmişti.
Elinde merdane sıkı sıkıya tutarken tıkırtı kesilmişti ama sesler geliyordu. Kısık sesli konuşmalardan bir şey de anlayamıyordu ama adrenalin fena gaz veriyordu. Kapı kıyısından gördüğü üç büyük karartı ile “Ya Allah Ya Bismillah” dediği an kendini gösterdi ve merdaneyi indirmeye çalıştı ama en öndeki beden daha inmeden havada yakaladı. Diğeri ışığı açtığı an Gonca çığlık atmaya başladı. Çok saçma ama onu gören Bayram ve Olcay da bağırırken Demir neyin içine düştüğünü anlamaya çalışıyordu. Ev üçünün bağırışı ile inlerken merdaneyi kızın elinden sertçe çekip yere atan adam büyük elini kaldırdı.
Gonca’nın ağzına kapadığı gibi duvara itti. Şimdi herkes sessizdi ve sert soluklar alıp çatık kaşlarla olayı anlamaya çalışan Demir bir çift yeşil göze kaskatı bakıyordu.
“Senin ne işin var lan bu evde?”
Gonca gözlerini büyütürken merdivenleri hızla inen Şenay Hanım acele ile “Oğlum karını bırak boğacaksın kızı” dediğinde küçük bir kıyamet elaları kararan adamın ağır çekimde başını annesine çevirmesiyle ayak seslerini belli ediyordu.
“Ne?”
Şenay Hanım içinden “Gazamız mübarek olsun.” Derken oğluna sevimlice sırıtıp “Karın oğlum. İmam nikahlı karın Gonca kızım.” Dedi. Tabi ardından sertçe yutkunmayı da ihmal etmedi. Ee cenaze namazı hangi vakte kılınacaktı haberi olan var mıydı?