"Gülşah... Bu sen misin?"
İçerisine düştüğümüz hendekte, göz göze geldiğim Gülşah'ın tırnakları, kollarıma iğne gibi batıyordu.
"Ne işin var senin burada?" diye fısıldadığımda, ağzını açmam için çabalıyordu. Ne yapacağından emin olamadığım için elimi dudaklarının üzerinden çekmedim. Kimden tarafaydı? Buraya objektif, bağımsız bir gazeteci olarak gelme ihtimalini düşünemiyordum. O, aylardır planlanan operasyona sızıp bütün timi ölüm tehlikesine sokmuştu.
Soru soruyordum ama cevap vermesine müsaade etmiyordum.
Geceden kara gözleriyle, benimkilere yalvarırcasına bakıyordu. Üstüne ağırlığımı biraz fazla vermiş olmalıydım ki inip kalkan göğsü zorla nefes aldığını gösteriyordu. Telsizden gelen sesle birlikte başımı eğip Gülşah'ın yüzüne doğru kapandım. Kamufle olduğumuz hendekte şayet yakalanırsak, beni şehadet beklerdi ama ona ne ederlerdi, bilemiyordum.
Göğsüme kör bir hançeri sokmuş olsa da... Onu sevmiştim.
"Depodakiler yerlerinde. Düşen kameranın sesi için o tarafa geldiler ama geri döndüler. Seni kolluyoruz Komutan'ım, işaretimizle hendekten çıkabilirsin."
Buradan Gülşah'la beraber çıkmak kolay olmayacaktı. Ağzını açarsam bağırıp bağırmayacağını kestiremiyordum. Daha şimdiden altımda böyle kıvranırken, ağırlığımı üstünden çektiğim an kaçacağını tahmin edebiliyordum. Derin bir soluk alarak başımı kaldırdım. Hendeğin ağzından depoyu kontrol edip elemanlara baktım. Kameranın sesini işitmişlerse bu tarafa daha duyarlı olacaklardı. Nefeslenerek time fısıldadım.
"Hızır Ali, biraz oyun oynamak ister misin?"
"Patlatacağım bir şey varsa, hazırım Komutan'ım." dedi Hızır Ali. Biraz barut kokusu duyduğu an fişek gibi kaynıyordu midesi. Nereye fırlayacağını bilemiyordu deli yürek.
Derin bir nefes daha aldım. Artık hareket etmeye son veren Gülşah, bir anlaşmaya açık olduğunu belirtmezse; bu onu yıllar sonraki hem ilk, hem de son görüşüm olabilirdi. Gözlerine kenetlenerek telsize konuştum.
"Sındık operasyonunu askıya alıyoruz. Ama buradan çıkmamız için gürültü gerek. Soldaki varillerden birini patlatmalısın Hızır Ali."
"Anlaşıldı. Sol üst. Kapıya yakın duranı patlatacağım. Yirmi saniyelik geri sayım başlatıyorum Komutan'ım." konuşmasının altındaki o hevesi duymamak elde değildi. Patlayıcılarla oynamak Hızır Ali'nin tek zevkiydi. Telsizden bir kere daha sesi geldi. "Badraç'ın yedi başı var. İlki koptu ama altısı hala üzerinde!"
Bünyamin, geriye doğru saymaya başladı.
"Kurgan-3 konuşuyor. Geri sayım: Yirmi, on dokuz, on sekiz..."
Şimdi anlaşma sırası Gülşah'taydı. Debelenmeye son verdiği için yumuşak bedeninin üzerinde kendimi daha sakin hissediyordum. Onun tarafından reddedilince, yeniden karşıma çıkmaması için Allah'a dualar etmiştim. Kader bizi bir kere daha burun buruna getirmişti. Eyvallah.
"Çeneni kapalı tut. Boynunu kırmakta tereddüt dahi etmem."
Başını hızlı hızlı salladı. Ellerimi ağzından çekmek için henüz erkendi. Benden bir tehlike gelmeyeceğini düşünüyorsa diye, bir tehdit daha savurdum.
"Buraya her ne niyetle geldiysen, gerçekleştiremeden ölürsün. Anladın mı beni!"
Gözleri ateşten daha sıcaktı ama içinde bana meydan okuyan o tanıdık inat da vardı. Bu bakışı çok iyi biliyordum ben.
Ellerim, sıcak dudaklarının üzerinde sabit duruyordu. O aynı ateş... Telsizden geri sayım yankılandı:
“…on, dokuz, sekiz…”
Hızır Ali’nin sesi bir kez daha patladı:
“Komutanım, bu oyun kan ister. Badraç’ın ikinci başı da koparsa ne kalır dersiniz?"
“Negatif Hızır Ali.” dedim, dişlerimi sıkarken. Ben Badraç... Bugün yedi başımdan birini dahi feda etmeden bu hendekten çıkacaktım. “Sadece dikkat dağıt. Bize zaman kazandır. Badraç sağ salim timine ulaşsın."
Gözlerimi yeniden Gülşah’a diktim. Dudaklarım neredeyse saçlarının arasına değiyordu. Fısıltıyla elimin baskısını hafiflettim.
“Bak Gülşah… Bu hendekten çıkarken sözüme uymazsan seni ben bile kurtaramam. Emirlerimi harfiyen yerine getireceksin. Onay ver!"
Kirpiklerini kırptı, öfkesini içine gömmeye çalışırken mahcup bir ifadeyle başını sallıyordu. Dudaklarını kapalı tutan elimden ses sızmasın diye çenesini geriye itti. Sıcak ve nemli dudakları avuç içime değse de nasırlı elimden öteye ilerleyemiyordu. Bir yanım öfkeyle hiddetlenirken; diğer yanım yeniden karşılaşmamızın konfetilerini patlatıyordu.
"...beş, dört..."
Hızlı bir kararla elim dudaklarından ayrıldı, bileğini kavrayıp sertçe kendime çektim. İkimiz de oturur pozisyondayken, dizlerinin üzerinde titreyerek göğsüme tutundu. Ağzından tek bir kelime çıkmaması benim yararımaydı.
"...üç..."
"Bu saniyeden sonra nefesini bile benim iznimle alacaksın. Ayağa kalk."
"...iki... bir!"
Geceyi yırtan şiddetli bir patlamayla beraber, kolundan tuttuğum Gülşah'ı çekerek hendekten çıktım. Üzerimize sıçrayan molozların arasından sıyrılarak birkaç metre koşsak da istediğim kadar ilerleyememiştik.
"Koşmayı mı unuttun! Acele et!"
"Kilitlendim... Dizlerim... Dizlerim..." olduğu yerde durup hareketsizce eğildi yere. Elleri diz kapaklarındaydı. Telsizden gelen ses, az önceki patlamanın ardından depoyu dolduran çığlıkları güç bastırmıştı.
"Komutan'ım, yerini tespit ettik. İki yüz metre sonra Kurgan-5 askeri araçla karşında olacak."
"Anlaşıldı Itır," Itır'ın geniş alan gözlemine verdiğim cevabın sonrasında telsize tekrar seslendim: "Solda, araçlarına yakın duran varili de patlatın."
"Komutanım..." Hızır Ali itiraz edecek oldu. Ancak Gülşah böyle titriyorken ilerlemek zaman alacaktı. "...Araçlardan sıçrayan şarapneller isabet edebilir."
"Hızır Ali, emirlerimi bir kere daha sorgularsan, timdeki son günün olur!"
"Anlaşıldı. Geri sayım başlatıyorum: On saniye..."
Hızlı bir adım attım ileriye doğru. Girdiği şoktan ötürü yürüyemeyen Gülşah'ı tek hamlede kucağıma aldım. Savunmasız bir kız çocuğu gibi kollarını boynuma doladığında, ağır bir yutkunuşla bedenime salınan ateşi söndürmeye çalıştım. Göğsüme kapanmıştı. Tırnakları bu kez canımı acıtmak için değil, varlığını sürdürmek için boynuma saplanıyordu. Kalbim, hendekteki patlamadan daha şiddetli atıyordu. Ama öfkem, o nabzı bastırmaya çalışıyordu. Tek bir sarılış mıydı onun kabahatlerini affettirecek şey?
"Bu işten paçayı sıyıramazsın Gülşah." dedim hırıltıyla. “Benim kollarımda olman, güvende olduğun anlamına gelmez. Sakın unutma, seni kucağımda taşımamın tek sebebi timimi korumak. Yoksa çoktan yerde sürükleniyor olurdun.”
Nefesi, boynuma çarpan sıcak rüzgâr gibiydi. Karşılık vermemesi sinirlerime daha çok dokunuyordu. Kucağımda titrerken göz göze geldik. O tanıdık inat, göz bebeklerinin derininde hala yanıyordu. Beni çıldırtan şey de bu değil miydi zaten?
O inat. O, bana rağmen başkaldırışı. Kabahatine rağmen küstahça sarılışı...
Telsizden Hızır Ali’nin sesi yankılandı:
“…üç, iki, bir!”
İkinci patlamayla gece bir kez daha alevlere boyandı. Varildeki patlayıcı madde alev alırken, tam da hesapladığım gibi tümseği aştığımızda alevler örgütün araçlarına ulaştı. Sındık operasyonu başarıya ulaşamasa da onlara büyük bir zaiyat verdiğimiz ortadaydı. Toprağın kokusu, barutla karışıp gökyüzüne yükseldikçe, etramıza sıçrayan molozlardan kaçınıp Kurgan-5 kodlu tim elemanımız, yakın muharebe uzmanı Deniz'in getirdiği araca daha hızlı koştum.
Ansızın bir patlama daha yükseldi Hakkari sınırının semalarında. Sağımdan müthiş bir hızla uçan teker, araçlardan birinin patladığını anlatmıştı.
Sarsıntıyla yüzü göğsüme daha da gömüldü Gülşah'ın. Nasıl da utanmaz... Burnuma dolan saçlarının kokusu, geçmişi öyle yakından hatırlattı ki, dişlerimi sıktım. Seğiren çenemi dikip sırtımı iri bir ağacın gövdesine yasladım.
"Yürüyebilecek misin!"
Başını iki yana salladı. Kekeleyerek cevap verdi bana.
"Tit-titriyorum... İndirme... Yalvarırım indirme."
Gözlerim kısıldı. Başımı kaldırarak soluklandım. Ben bu sesi tanıyordum. Bu tınıyı çok iyi biliyordum. Geceleri uykuma musallat olan, yıllar evvel kalbimi paramparça eden kadının sesiydi bu.
"Aptal mısın sen? Operasyon bölgesi burası! Ne halt yiyordun! Sorumsuz... Şımarık bir kızdan fazlası değilsin. Seni burada bırakmadığıma şükretmelisin!"
“Beni indirme Çağatay… Ne dersen yapacağım. Söz veriyorum... Ne istersen... Her ne istersen, yapacağım."
Deniz’in aracı görüş alanımıza girdiğinde, telsizden sesi yankılandı:
“Komutan'ım, temiz rota açtım. İki dakikaya sizdeyim.”
“Anlaşıldı Deniz.” dedim, ama gözlerim hala kucağımdaki kadındaydı. Ağzından çıkan şu sözlerin farkına ne zaman varacaktı acaba? Sanki ben bilmiyordum nasıl bir felaketle karşı karşıya olduğumu. Uysal hallerinin altından ne gibi bir oyun çıkacaktı?
Geliş yönüne doğru ilerlemeye devam ettim. Deniz'i karşımda gördüğümde tertemiz bir kurtuluş operasyonuyla araca Gülşah'ı yerleştirdim. Hemen peşine kendim bindim ve kapıyı örtüp engebeli güzergahta sarsılarak yolu seyrettim.
Sağıma bakmak ne mümkündü?
Orada... Yanımda öylece oturuyordu ve bütün operasyonu berbat etmişti. Bağırıp çağırmak... Hatta onu incitmek istiyordum. Elimi alnıma koyarak birkaç saniye öylece bekledim. Göz ucuyla onu da görüyordum. Ellerini bacaklarının arasında koymuş, dişlerini birbirine çarptırarak titriyordu. Her zaman böyle ürkek miydi? O bir savaş muhabiriydi, patlama seslerinin bu kadar korkutacağını düşünmemiştim.
"Canınıza mı susadınız siz hanımefendi!" ilkin Gülşah'ı azarlayan Deniz, yanımda bağırmış olmanın utancıyla bana döndü mahcup ifadesiyle. "Komutanım, ne oldu öyle! Operasyon bölgesi burası... Nasıl girmiş ki?"
"Onu Itır'a soracağız." dedim öfkeyle. Alan incelemesinden o sorumluydu. Daha evvel böyle bir hata yapmış değildi. Söz konusu Gülşah'ken, Itır'a da kızamıyordum. Kimse bu kadının ne denli tehlikeli olduğunu bilmiyordu: Ben hariç.
Deniz'in suratı düşüverdi. Yüzünü bir tedirginlik bürümüştü. "Üsteğmen Itır işini titizlikle yapar." dedi sessizce. Karşı çıkar gibi değil, timin ikinci liderini över gibi bir hali vardı. Suratını benden gizleyerek sözüne ekledi. "Bu kadın gözden kaçtıysa benim suçum Komutanım!"
"Bağırma aracın içinde, kafam fıçı gibi zaten."
"Komutanım, lütfen Itır Üsteğmen'e ceza vermeyin! Operasyon bölgesinin girişinde aracımla beraber ben bekliyordum! Benim kabahatim!"
Timdeki en gencimiz oydu. Duygularını saklamakta da yaşı kadar kabiliyeti vardı. Yirmi beş yaşındaki bir astsubayın gözlerinden Itır'a karşı imkansız aşkını okumak zor değildi.
"Çavuş!" diye bağırdığımda, titremekte olan Gülşah irkilerek yerinde hoplamıştı. Ellerini kollarına sürtüyor ve ısınmaya çalışıyordu. Tam Deniz'i paylayacakken Gülşah'ın böyle ürktüğünü görünce dilim tutuldu.
Gözlerim kadının ince giysisine kaydı. . Titremesi kontrolsüzdü. Çenesindeki kaslar zangır zangır oynuyor, dişlerinin birbirine vurduğu sesi bile duyuluyordu. Bir küfür boğazımda düğümlendi. "S*ktir..." dedim sessizce. Elimi yavaşça göğsüme götürdüm, cırt bantları söktüm ve taktik yeleğinin altındaki polar montumu çıkardım. Sırtımdaki soğuk havayı hissettiğimde, gözlerimi kısarak derin bir nefes aldım. Kat kat da giyinsen, şayet yerin dağsa üşümek kaderindi.
“Komutanım, yapmayın, donarsınız.” diye mırıldandı Deniz, dikiz aynasından beni izlerken.
Sert bir bakış fırlattım. Bunun ne anlama geldiğini bildiğinden yine yüzünü gizledi. Yeni yetme oğlandan Hakkari dağlarında yaşam şartlarına odaklanmak için ders alacak değildim.
“Görevin dışında her şeye kayıyor o çipil gözlerin!"
Montu dizlerime bastırıp tek hamlede Gülşah’ın üzerine bıraktım. Aynı anda bana minnet bile göstermesini istemediğimden Deniz'le konuşmayı sürdürüyordum.
"Hizaya gelmen için kaç şınav gerek?"
"Affedin Komutanım!"
Dizleri üzerine bıraktığım polar montu kaldırdı ama bileklerinde dahi güç yoktu. Kızdım. İçten içe neden ona bu kadar merhametli davrandığımı sorgulayıp kızdım. O an başını kaldıracak mecali yoktu ama gözleri kısık bir şükran ifadesiyle bana kaydı. Dudakları aralanır gibi oldu, sanki yardım isteyecekti. Bana bir kere daha ismimle hitap edemesin diye, o söylemeden montu sertçe alıp omuzlarına attım. Bedeni bir yaprak gibi titreyerek sağa sola savruluyordu. Korkma sebebi sahiden patlama mıydı?
Dudakları bir kere daha aralanırken, gözlerimi o yöne çevirdiğim için kendime yeniden sövdüm. Karşımdaki arsız kadının fermuarını çektikten sonra, o söze girmeden fısıldadım:
“Konuşma. Sadece ısınmaya çalış.”
Gözlerimi hızla yola çevirdim. Ellerim dizlerimin üzerinde kenetlendi. İçimdeki ses beni yiyip bitiriyordu: Onu burada bırakmalıydın Çağatay. Bu kadın seni de timini de ateşe sürükler.
Ama diğer ses… O tanıdık, yıllardır unutturmayan o lanet ses… Bu fısıltıları bastıracak kadar kudretle estiriyordu kulağıma: Onu bıraksan ne yazar, geceleri odanda ağırlamadığın tek bir sefer oldu mu?
Deniz direksiyonda toparlanmaya çalıştı. Belli ki aracı daha hızlı sürüyor, gerilimini gaz pedalına yüklüyordu. Sürüşüne güvenim sonsuzdu.
“Komutanım… Birazdan Üsteğmen Itır’ın mevziine varıyoruz. Alan güvenliği teyit edildi."
Kafamı sallamakla yetindim. Ama bakışlarım hala yanımda, o montun altında titremeyi kesmeye çalışan kadındaydı. Ve ilk kez… Kendi üniformamın bir başkasındaki görüntüsüyle hayalimde defalarca kez canlandırdığım o anları düşledim. Gülşah, yamacımdaydı. Eskisinden daha uysal dillerine rağmen; gözleri alev alev yanıyordu.
Taşlı araziye girdiğimizde savrulmaya başladık. Birkaç dakika sonra ileri üs bölgeside, Itır'ın bulunduğu alanda olacaktık. Geçici olarak yerleştiğimiz bu yerden döndüğümüzde, Sındık Operasyonunun başarısız olduğunu binbaşına nasıl söyleyecektim?
"Kadını üsse götürecek miyiz Çağatay Komutanım?"
"Issız dağın ortasında bırakacak değiliz," hiç sesi çıkmayan Gülşah'a baktım. "Bizimle gelecek."
Tehlikeli bir seçim miydi, sadece tim üyeleri olarak bu alanda geçici bir üsse sahiptik. Gülşah'ın gözleri baygındı. İfadesinden de pek bir şey seçemiyordum. Onu sivil olarak yakalamış, operasyon alanına sızmış olsa da bir sivil olarak üsse getirmiştik. Düşman olarak değil.
Tekerleklerin taş zeminde çıkardığı gıcırtıyla araç nihayet ileri üs bölgesinin beton bariyerleri önünde durdu. Henüz toprak zeminden duman tütüyor, dağların gölgesi üzerimize kapanıyordu.
Deniz, motoru susturduğu anda, Hızır Ali ve Bünyamin yanımıza yaklaştı. Henüz kapıyı açmadan, ikisi de nizami şekilde dikilip selam verdi. Son anda araçtan hızlıca inen Deniz de onlara yetişmişti.
“Komutanım!”
Kafamı eğerek selamlarını alırken kapıyı araladım. Kendimden önce yanımdaki sivilin çelimsiz bedeni, adeta dağların arasından dışarıya sızdı. Üzerinde üniformam vardı, montumun kollarında kaybolmuş elleriyle titreyerek arkamda saklandı. Niye böyle ürkek davranıyordu bu kadın? Daha önce tanıyor olmasaydım, Gülşah'ın masum bir kızcağız olduğunu düşünürdüm.
Bünyamin’in bakışları irileşti. Hızır Ali, kaşlarını çatıp göz ucuyla bana baktı. İşaret parmağıyla Gülşah'ı gösterirken, ağzı aralanmıştı ama tek kelime edemedi. Deniz'in haberi yoktu ama Bünyamin ve Hızır Ali, Gülşah'ın kim olduğunu çok iyi biliyordu.
Hızır Ali'nin yönü, Bünyamin'e doğru büküldü. Fısıltısını işitebilmiştim: "Komutanın kadını..."
Itır, elleri kemerinde, buzdan keskin mavilere sahip soğuk bakışlarıyla birkaç adım öne çıktı. Şapkası alnına gölge düşürüyordu. Nizamiyedeki diğer erler gibi o da selam verdi; ama gözleri Gülşah’ın üzerinde kilitliydi.
"Rapor!" diye seslendiğimde, Gülşah'ın üzerindeki soğuk bakışlarını bana yöneltip hazırola geçti.
“Komutanım, alan güvenliği teyit edilmiştir. Örgütün iki aracı ve deponun sol köşesi ağır tahribata uğradı." sesi sertti ve aleni bir öfke barındırıyordu. "Sındık Operasyonu başarısız." derken Gülşah'a baktı. O kadar gergindi ki, bir sivile vurabileceğini düşündüm.
“Anlaşıldı Üsteğmen.” dedim.
Gülşah ise, kollarımın gölgesine sığınmış, nefes almakta zorlanıyordu. Montun yakasına kapanmış, etrafı görmemek için gözlerini kısmıştı.
Itır, kendisini daha fazla tutamadı. İleri bir adım attı ve çenesini dikleştirdi. Saygısızlık etmekten korkarak Gülşah'ı işaret ederek konuştu.
“Komutanım, bu ne demek oluyor? Operasyon sahasından bir sivil çıkıyor. Alan taramasını yaptığıma yemin ederim. İçeriye nasıl girdiğine dair hiçbir fikrim yok."
Sesi öyle netti ki, timde bir sessizlik çöktü.
"Demek ki yeteri kadar iyi tarama yapamamışsın. İhmalkar davranışının bir cezası olacak."
Dudaklarını birbirine bastırdı. Mağrur bir şekilde selam vererek sorumluluğu üstlendi.
"Emredersiniz Komutanım!"
“Bu kadının kim olduğunu ben biliyorum. Geri kalanı sorguda açıklığa kavuşacak. Şimdi derhal, nizami hücreye alın. Nöbetçi değişimi esnasında başında durmayı ihmal etmeyin."
Bir anda tüm tim hizaya geldi. Hızır Ali ile Deniz yanına yaklaşıp kollarından tuttular. O, ürkek bakışlarıyla bir anlığına bana döndü. Karanlık gözleri, sanki sessizce yalvarıyordu, ancak bu yalvarışı dile dökeceğini düşünmemiştim: “Çağatay...Beni bırakma. Korkuyorum, beni o hücreye kapattırma...”
Başımı çevirdim. Bu bakışı gördüğüm an zayıflayacağımı biliyordum. Bünyamin, sopasına yaslanarak öne çıktı ve itaatkâr bir sesle “Emredersiniz Komutanım,” dedi. Araya ne zaman gireceğini çok iyi biliyordu.
"Çağatay... Çağatay, korkuyorum!"
Birlikte beton duvarların arasına doğru yürüdüler. Itır'la baş başa kalmıştık. O, daracık demir kapılı hücreye götürülürken, Itır'ın yüzünde mahcubiyet vardı. Başarısızlığı gururuna yediremeyen Üsteğmen'in bu gece sorguya girmek için ne kadar hevesli olduğunu biliyordum. Gülşah'ı itip kakmak, öfkesini atmasına yardımcı olacaktı.
İçeri sokulurken çıkardığı tek ses, zincirin halkasına çarpan çıplak bir metalin yankısıydı. Kapı kapandığında, üs bölgesinde gecenin sessizliği hakim oldu.
Nasıl böyle seslenebilmişti bana? Nasıl yalvarabilmişti?
Onun kibri, gururlu yapısı ve asi dilinin böyle sözler etmeyeceğini çok iyi biliyordum. Buna rağmen içimin titremediğini söylesem yalan olurdu. Pervasız aşıklar gibi titremişti içim.
Uzandığım yatakta gözlerime uykunun uğraması imkasızdı. Sağ odada Itır, soldakinde Bünyamin, Hızır Ali ve Deniz kalıyordu. Nöbetçi askerler ve birkaç erin dışında, bu üssü koruyan başka kimse yoktu. Sadece Sındık için açılmıştı. Şimdi büyük bir başarısızlıkla geri mi dönecektik?
Ne mühimmat deposu tam anlamıyla patlatılabilmiş; ne de içerideki asıl düşmanımız "Cerberus" kod adlı üyeyi etkisiz hale getirebilmiştik.
Yüz karası gibi hissediyordum.
Hayır, operasyon başarısız olduğu için değil. Operasyon başarısız olmasına rağmen, benim kafamda dönen tek şeyin o hücrede kapalı duran Gülşah olduğu için. Yüzsüz gibi... Arsız gibi... Yeniden olmayacağımızı bile bile onun dokunuşlarını hayal edip geceleri geçirdiğim kahrolası günlere utanmıştım. Hiç karşılaşmamak, bana hayalini kurma özgürlüğü veriyordu sanki.
Daha fazla duramadım ve yataktan kalktım. Yaylarından çıkan sesin, çoktan Bünyamin'i diğer odada olsa da uyandırdığını tahmin edebiliyordum. Hassas kulaklı, dev adam. Sırık gibi boyunun üstünde sanki anten vardı. Kulakları öyle titiz duyardı ki, yerin altını işitir diye mezarlıklara giremezdi.
Odadan çıkarak nizamı hücreye doğru ilerledim. Koridorlar boştu. Sağa saparak hücreye ulaştığımda... Gözlerimi öfkeyle yumup onun bu ürkek hallerine güvendiğim için kendime bela okudum.
S*ktir!
Gülşah, hücreden kaçmıştı.
Telsiz kod adları:
Kurgan-1: Yüzbaşı Çağatay Deviren
Kurgan-2: Üsteğmen Itır Halis
Kurgan-3: Teğmen Bünyamin Elmacı
Kurgan-4: Başçavuş Hızır Ali Yavaş
Kurgan-5: Çavuş Deniz Akbulut