Boğazımdan yukarı çıkan safra tadı yüzümde tiksinme ifadesi oluşturmuştu. Ne zaman Edim bu kadar kötü bir insan haline gelmişti. Ben ölsem cidden mutlu mu olacaktı?
Ağlama hissiyatım daha da güçlenirken "İki ekmek aldım, eve gidiyorum şarkısını mırıldanmaya başladım." Ne zaman Üzgün olsam Pepee şarkıları moralimi düzeltmeye yeterdi.
Ama bugün işe yaramayacağı belli oluyordu gözlerimden akan yaşlar bunun sinyalini veriyordu.
Toparlanmaya zorladım kendimi. Ardından makyajım bozulmuş mu diye bakıp aşağıya inmeye başladım.
Salona girdiğimde İpek, Buğra ve Devrim konuşuyorlardı. Devrim'in ifadesi bana kaydığında konuşmayı bıraktı.
Yavaşça beni süzdü. "Hayırdır birader bir yerimiz mi açık?" Dememek için kendimi zor tutmuştum. Nereye gitmişti benim o cesaretim?
İç sesim araya girip
"Bacakların açık ya mal." Yüzümü ekşitmemek için kendimi zor tutmuştum. Buğra da bana döndü.
İpek beni beğeniyle süzüyordu. "Nasıl Olmuş Devrim? Bence çok güzel."
Kaşları alayla havalandı Devrim'in. "O kadar makyajı babaanneme de yapsam böyle güzel olurdu. Yani maharet makyajda. "
Tamam güzel olmayabilirdim ama insan bu kadar da yermez arkadaş. Yok sanırım dalacağım buna ben.
Gözlerimi kısıp "En azından benim tipim makyajla güzelleşiyor, senin içini hangi makyaj malzemesi güzelleştirecek? "
Dalmamıştım ama cümlemle gömmüştüm. İç sesime çaktıktan sonra Devrim'in yüz ifadesine baktım. Güldükten sonra
"Ben her gün cuma namazına gidiyorum kızım, içi pis olan sensin." Dedi.
Kahkaha attım. Morelim düzelmişti bi anda. Kendimi durdurabildiğimde ise Devrim'e kilitlendim.
"Yalnız her gün cumaya gidiyorum diyen Devrim Kırımlı haftada yedi gün var ve sadece birinin adı cuma."
Adice ama bir o kadarda samimi bir şekilde sırıttı.
Buğra ve İpek bize şaşkınca bakıyordu. Bize neden böyle baktıklarını anlamıyordum. İlk defa
mı gülen insan görüyorlardı hayatlarında?
Gülüşümüzü Devrim'in telefon melodisi bozmuştu.
Kaşları çatılırken "Alo...." Dedi az önceki matrak haline inat ciddiyetle.
İkiyüzlü deme sebebim işte buydu aslında. Mecaz anlamda değil, cidden onunlayken çift kişilikli bir insan olduğunu düşünüyordum.
Benimle konuşurken çok eğlenceliydi sonra bir şey oluyor değişiyordu.
Yumruklarını sıkarak konuşmayı dinlemeye devam ederken İpek bana yaklaştı. Ve gülümsedi.
İçten bir gülümseyişti bu. Sonra bana biraz daha sokuldu. Ne yapmaya çalıştığını anlamlandırmaya çalışırken fısıltıyla "Nasıl yaptın bilmiyorum Elçin ama Devrim'i değişmiş. Ona şimdiden iyi gelmişsin."
Gözlerimi büyüterek baktım İpeğe. Tanışalı birkaç saat bile olmamıştı Devrim'le. Nasıl iyi gelebilirdim ki ona?
Göz ucuyla baktım Devrim'e, fazla sinirliydi sanki.
İpeğe döndüm. Onun gibi fısıltıyla konuşmaya özen göstermiştim.
"Bu imkansız çünkü tanışalı daha 1 gün bile olmadı."
Bilmiş bir ifadeyle baktı yüzüme.
"Ben Devrim'le dört yıldır arkadaşım. Buğra onunla çocukluktan bu yana arkadaş. Çok fazla kız arkadaşı oldu ve hiç birine annesiyle olduğu gibi davranmadı. Ama sana annesiyle olduğu zamanki halleri gibi davranıyor. Olduğu gibi, maskesiz. Sıcak, içten. Bazen bize bile bu halini esirgiyor. Seni daha yeni tanıdığı halde sana böyle davranıyorsa
sen özelsin."
Gururum okşanmadı desem yalan olurdu ama neden bana böyle davranıyordu ki? En yakın arkadaşlarına bile bu yüzünü esirgeyen bu adam neden bana samimi içten davranmıştı?
Ah be İpek niye söyledin ki şimdi bunu bana? Ben meraklı insanım.
Devrim telefonu kapattı. "Hadi gidelim."
Neye sinirlendiğini söylemeden çıkalım demişti.
Elim Ayağıma dolandı.
Annesi bence ilk başta anlardı. Zaten gerçkeleri anlatınca da daha net anlayacaktı durumu. Aslında eve gitmekle uğraşmak istememiştim ama böylesi daha eğlenceli ve Devrim için ögretici olacaktı. Ne icin bunu yaptığını bilmiyordum ama her kuşun etinin yenmeyeceğini anlayacaktı.
Sen kim köpek beni tehdit etmek oğlum?
Kış ayına geçiş yapmamıza rağmen hava çok soğuk değildi, serindi ama Devrim kaban giymemde ısrarcı olmuştu. Bu yüzden üzerime geçirdim.
Dışarı çıktığımda elimi avuçlarının arasına aldı.
Elimi sertçe sıkıyordu. Buğra ve İpek arabalarına binerken bizde arabaya binmiştik.
Elimi zorla kurtarmıştım Devrim'den. Arabayı çalıştırırken sinirle baktım gözlerine.
"Umarım annenin yanında da elimi böyle tutmazsın."
Otomatik olarak kaşları havalandı. "Yo hayır tutmayacağım. Asker arkadaşı gibi ellerimiz omuz omuza sigara içeceğiz. Hasta mısın kızım? Sevgili rolü yapacağız diyorum sana. Tutacağım."
Yüzümü buruşturdum.
"Sadece el tutmak o zaman. Daha ilerisi olmaz." İçimden de, zaten kısa sürecek diyordum.
Cevap vermedi.
Cevap vermediği için konuyu değiştirmeye karar verdim.
"Hep böyle ana kuzusu muydun? Yani annenin her isteğini yerine getirir miydin?"
Direksiyonu tutan elleri sıkılaştı öyle sıkılaştı ki parmak eklemlerinden kırılma sesi gelecek diye ödüm kopmuştu.
Sinirlendiğini anlamıştım. O yüzden sustum. Yanlış bir şey söylemiştim sanırım.
Dudaklarımı işkence etmeye başladım. Sanırım yanlış bir soru sormuştum.
Sorumun üzerinde on dakika geçmişti ki Devrim konuşmaya başladı. Ve içimi burkan o kelimeleri söyledi.
"Annemin altı ay ömrü var."
Böyle bir şey aklıma bile gelmezdi. Üzgünlükle baktım gözlerine. Arabayı durdurdu ve bana döndü.
"Bunu öğrenmeden önceki hayatıma baktığımda annemi üzmekten başka hiç bir şey yapmadığımı farkettim. Bu altı ay içerisinde sadece onun mutluluğu için uğraşacağım. Onun istediği gibi bir evlat olacağım. Geç kaldığımın bilincindeyim ama elimden başka bir şey gelmiyor."
Gözlerinden yaşlar akmamasına rağmen kurduğu cümlelerden acı çektiğini görebiliyordum.
Sarılsam yanlış anlar mıydı? Çünkü şu an onun bu masum haline sarılmak istemiştim.
Fakat kafamdaki sarılma düşüncesini hemen eledim.
Sessiz kaldım. Arabayı tekrar çalıştırdı. Radyoyu açmayı da ihmal etmemişti.
Norm Ender- Son Uyku şarkısı çalıyordu radyoda. Şarkının sözleri beni değişik hislere sürüklüyordu.
Devrim sinirlenmiş gibi radyoyu kapattı. Şarkıya mı sinirlenmişti? Şimdi kendimi kocaman bir arafta hissediyordum. Ne yapacaktım ben?