•Sıcak Tenler•+18

2652 Words
Yatakta birbirine dolanmış bedenler, artık zamanın dışına taşmış gibiydi. Berzan’ın dudakları, kadının boynuna indi. İncecik tenine her dokunuşunda, kadının nefesi bir perde gibi yükseliyor, sonra fısıltı gibi odanın karanlığına karışıyordu. Kadının sabahlığı, parmak uçlarıyla hafifçe aralandı. İçinde, teninden başka hiçbir şey yoktu. Satenin içinde sakladığı bedeni, ay ışığı gibi soluk bir parıltıyla ortaya çıktı. Berzan, bir an durdu. Gözleri kadının bedeninde gezindi ama yine de en çok görmek istediği yer hâlâ saklıydı: yüzü. Oysa kadının teni her şeyi anlatıyordu. Her öpücükte, her dokunuşta başka bir sır fısıldıyor, aralarındaki gerilimi her geçen saniye biraz daha büyütüyordu. Berzan, yavaşça kadının dizlerine dokundu. Parmaklarını yukarı doğru kaydırdı. Kadının nefesi kesildi bir an. Sonra dudaklarını Berzan’ın omzuna bastırdı, hafifçe ısırdı. Arzunun sabrını zorlayan, bekletmeyi bilen bir kadındı bu. Her hareketinde planlı bir yavaşlık, sinsice büyüyen bir zevk saklıydı. Berzan, artık düşünmüyordu. Sorgulamıyordu. Yalnızca kadının bedenini tanıyordu, ismini değil. Dudakları, kadının göğsüne ulaştığında, kadın gözlerini kapadı. Başını yatağın yumuşak yastığına gömdü. Maskenin ardında ne düşündüğü belli değildi ama vücudu dürüsttü. Tüm çizgileriyle, tüm titremeleriyle... Kadının bacakları Berzan’ın beline dolandı. Parmakları onun sırtında, tırnak uçları tenine hafifçe bastırıyor, iz bırakacak kadar derin ama acıtmayacak kadar nazikti. İkisinin arasında giderek artan bir ritim vardı artık. Sessizliğe eşlik eden bir ritim. Berzan’ın elleri, kadının kalçalarına süzüldü. Onu kendine doğru çekti. Dudakları, kadının karnına, kasıklarına doğru inerken kadın başını hafifçe yana çevirdi. Bir iç çekişi duyuldu. Bastırılmış, boğuk, neredeyse günahkâr bir zevkin dışa vurumu gibiydi. Ve sonra... O an geldi. Berzan yavaşça içine süzüldü. Kadın içinde hissettiği büyük, vajinasını zorlayan erkekliğiyle gözlerini sımsıkı kapadı. Bir anlık sessizlik oldu. Ardından derin, ritmik bir nefes alışverişi başladı. Bedenler birbirine uyumlandı. Her hareket, her itiş, her temas, gecenin kalbine doğru atılan bir adım gibiydi. Zaman kavramı silinmişti. Oda artık bir mekân değil, bir his hâline gelmişti. Kadının elleri Berzan’ın saçlarında kayboldu, Berzan onun boynuna kapanmıştı. Ve her öpücük, her bakışsız temas, kimliksizliğin içinde kurulan en gerçek bağa dönüşüyordu. Hiç bu kadar kendisini kaybetmemişti... Dakikalar mı, saatler mi geçti bilmiyordu, kaçıncı boşalmasını yaşamıştı saymıyordu. Kadının karnı, göğüsleri, dudaklarının kenarında bile adamın sıvısı vardı. Gecenin sonunda, terli bedenler birbirine sarılı halde yatağın ortasında kaldı. Kadının başı Berzan’ın göğsüne yaslanmıştı. Nefesleri hâlâ düzensizdi, kalpleri birbirinin ritmini ezberliyordu. Ama maske... Maske hâlâ oradaydı. Ve Berzan, bu geceyi bir daha asla unutmayacağını o anda anladı. * Sabah, güneş yavaşça Mardin taşlarının üzerine vururken, otel odasının içindeki hava hâlâ gecenin gölgesini taşıyordu. Loş ışık, abajurun solmuş sarısında titreyerek dans ediyor, sanki odada hâlâ bir fısıltı kalmış gibi ürkekçe duvarda yayılıyordu. Berzan gözlerini açtığında ilk hissettiği, teninde hâlâ varlığını sürdüren sıcaklıktı. Ama kolları bomboştu. Yanı başına döndü. Yatakta o yoktu. Kadın gitmişti. Sabahlık, yatağın ucuna özenle bırakılmıştı. Maske ise yastığın üzerinde, Berzan’a bakar gibi duruyordu. Siyah, kadife maske. Onu hiç çıkarmamıştı. Ve şimdi çıkarıp gitmişti. Berzan doğruldu. Bir süre maskeye baktı. Elini uzattı, parmak uçlarıyla hafifçe dokundu. Maske hâlâ sıcaktı sanki. O an, her şeyin gerçek olduğunu hatırladı. Bir gece... ama sıradan hissettirmeyen bir gece. Gömleğini aldı, usulca giyindi. Kadının ne zaman çıktığını bilmiyordu. Ama onu aramadı. Aramak istemedi. Bu gecenin cevabı yoktu. Ve belki de öyle kalmalıydı. Otelin sessiz koridorlarından geçti, arabasına bindi. Sabah güneşi henüz yumuşaktı ama Berzan’ın içindeki hava, çok daha sertti. Başını cama yasladı bir an. Düşünmedi. Sadece sürdü. Eve vardığında kapıyı açan Meryem oldu. Yüzündeki ifade, saatlerdir bastırdığı öfkenin birikmiş hâliydi. “Berzan!” dedi, sesi bir bıçak gibi keskin. “Neredeydin sen?” Berzan hiçbir şey demedi. Üzerini çıkarmamış, yüzü yorgun ama ifadesizdi. Geçip içeri girdi, ayakkabılarını bile çıkarmadan salona yöneldi. Arkadan bu kez babasının sesi geldi. Sert, tok, yılların alışkanlığıyla ağır: “Bu saat, bu hal ne Berzan? Babanın evinde böyle mi davranılır?” Berzan durdu. Geri dönmedi. Salona geçip koltuğa oturdu. Elleri dizlerinde birleşti, bakışları boşluğa takılıydı. “Size hesap mı vereceğim?” dedi sonunda, sesi ne bağırıyordu ne alçalıyordu ama içinde donuk bir soğuk vardı. “Ben çocuk muyum?” Meryem yanına yaklaştı, sesi kırılmaya başlamıştı: “Berzan, bir gecedir neredesin? Telefonlarına bile cevap vermedin. Babam meraktan delirdi! Sen... sen bizim için artık yok musun?” Berzan ona baktı. Gözlerinin içi buz gibiydi. “Ben kimse için bir şey değilim artık,” dedi. “Ne sizin evladınız, ne onun oğlu. Sadece... kendimim.” Babasının ayak sesleri yaklaştı. Öfkeyle bastı adımlarını. “Yeter!” diye bağırdı. “Ben bu evde saygısızlık ettirmem! Gece yarıları nerelerde sürtüyorsun bilmiyoruz, şimdi gelip karşımıza dikiliyorsun? Yerin varsa, defol git o zaman!” Berzan ayağa kalktı. Üzerindeki gömlek kırış kırıştı, kolunda hâlâ kadının teninden kalma bir koku vardı. “Belki de giderim,” dedi. “Ama artık sizin onayınızı beklemeyeceğim. Bırakın da kim olduğumu kendim göreyim.” Meryem’in gözleri doldu. “Berzan... ne oldu sana?” Berzan ona bir süre baktı. Ardından cebinden bir şey çıkardı. Maske. Yavaşça masayı koydu. Bir an herkes sustu. “Hiçbir şey,” dedi Berzan. “Sadece... artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Öğrenirsiniz." Sonra salondan çıkıp odasına yöneldi. Kapıyı arkasından kapattı. Ve Meryem ile babası, o masadaki siyah maskeye bakakaldı. * Kapıyı ardından kapatırken, evin geri kalanındaki öfke dolu sessizlik Berzan’ın üstüne çullanmadı. Aksine, ona iyi geldi. Yalnızlık... en azından tanıdıktı. Odasının ortasında bir süre durdu. Ne soyundu, ne oturdu. Sadece olduğu yerde kaldı. Göğsünde bir şey bastırıyordu ama duygunun adını koyamıyordu. Ne öfkeydi, ne hüzün... belki boşluk. Gözleri, masasının üzerindeki telefonuna kaydı. Usulca yürüdü, aldı eline. Ekranı açtı. Hiçbir şey yoktu. Ne arama. Ne mesaj. Ne de o kadından bir iz. Sadece sessiz, kupkuru bir ekran. Başparmağıyla ekranı yukarı kaydırdı. Belki gözünden kaçmıştır diye tekrar baktı. Yok. Sosyal medya, bildirimler, mesajlar... bomboş. Bir kahkaha gibi kısa bir nefes verdi. Ne bekliyordun ki? Kendi kendine sordu: “Neden bir şey bekliyorsun, Berzan?” Omuzları çöktü. Bir yabancı... adını bile bilmediği, yüzünü görmediği bir kadından sabah bir mesaj beklemek. “İyi misin?” diye sormasını. Belki bir iz, belki bir not. Belki bir izah. Ama hayır... hiçbir şey. Kendi kendine homurdandı: “Sen bile ne yaşadığını bilmiyorken, o ne yapsın?” Ama içinde, derin bir yerinde, geceden kalma bir sıcaklık hâlâ vardı. Onu kendine çeken, hâlâ adını bilmediği kadının gözlerinin arkasındaki karanlık. Maske... maske hâlâ zihninde duruyordu. Onu çıkarmaması bir oyun muydu, yoksa bir sınır mıydı? Yoksa bir duvar mı? Telefonu yavaşça yatağın kenarına bıraktı. Pencereden dışarı baktı. Güneş yükselmişti ama onun içi hâlâ geceydi. Gecenin içinden çıkamamıştı. O kadın... sessizliğin içinde hâlâ kulağında fısıldıyordu. “Bu gece kimse kimseyi tanımayacak.” Ama Berzan tanımak istiyordu. Belki ilk kez birini... gerçekten tanımak istemişti. Ama şimdi, yine tek başınaydı. Telefonu tekrar eline aldı. Sonra, bir mesaj penceresi açtı. Numarasını bilmediği, ismini koyamadığı biri için. Ama yazamadı. Yalnızca ekrana baktı. Ve ardından ekranı kapattı. Çünkü ne yazacaktı ki? “Sen kimsin?” “Bir daha görüşecek miyiz?” “Maske hep kalacak mı?” Yok... bu soruların yeri yoktu artık. Gecenin sessizliği, sabaha söz vermemişti. Berzan başını yastığa yasladı. Ve ilk kez, sabahın aydınlığında kendini biraz karanlık hissetti. * Kapı hafifçe tıklatıldı. Berzan doğrulmadı bile. Yatakta uzanmış, gözlerini tavana dikmişti. Gözlerinde uykudan çok düşünce vardı. Kapı aralandı. Sessiz adımlar halı üzerinde ilerledi. Yengesi Gülnaz içeri girdi. Elinde Berzan’ın çocukluğundan beri sevdiği küçük bir tepsi vardı: çay, az şekerli; yanında birkaç dilim ekmek, zeytin, belki biraz peynir. Annesi hayatta olsaydı böyle getirirdi diye düşünmüştü hep. Şimdi Gülnaz yapıyordu. Kadıncağız fazla konuşmadan odaya bıraktı tepsiyi. Sonra Berzan’ın yanına geldi, yatağın ucuna oturdu. “Bir terslik var senin suratında,” dedi. Yumuşaktı sesi. Sorgulayıcı değil, daha çok anlayışlı. “Babanla Meryem’in diline düştün ama ben senin gözünden anlarım. Başka bir şey var sende.” Berzan, başını kadının olduğu tarafa çevirmedi. Gözleri hâlâ tavandaydı. “Yok bir şey, yenge.” “Senin yokların hep en dolusu olur,” dedi Gülnaz, hafif bir tebessümle. “Ben seni küçüklüğünden beri bilirim. Ne zaman bir şey ‘yok’ desen, aslında içinden fırtına geçer.” Berzan çenesini kasarak sustu. Bu kadına bir şey anlatmak zordu, çünkü o zaten fazlasını anlardı. Gülnaz, Berzan’ın yüzüne baktı bir süre. “Yorulmuşsun,” dedi sadece. “İnsanın bazen susmak istemesi konuşmasından daha çok şey anlatır.” Sessizlik çöktü aralarına. Gülnaz ayağa kalktı, yavaşça yürüdü. Tam kapıdan çıkarken durdu. “Ne yaşadıysan... sana iyi geliyorsa, kimseye hesap vermek zorunda değilsin. Ama içini kemiriyorsa, bir gün biriyle paylaş. İçeride biriktikçe adamın kalbini taş eder.” Ve gitti. Kapı yavaşça kapandı. Berzan derin bir nefes verdi. İçindeki taş biraz daha ağırlaşmıştı sanki. Ya da daha görünür olmuştu. Ama yine de sustu. Çünkü bazı geceler, adı olmayan bir kadının sessizliği kadar güzel konuşurdu. * Akşamüstü, odanın içine loş bir gün batımı sızmıştı. Perdenin arasından içeri süzülen turuncumsu ışık, duvarları hafifçe okşuyor, zamanın geçişini usulca fısıldıyordu. Berzan hâlâ odasındaydı. Gün boyunca yerinden fazla kıpırdamamıştı. Ne pencereye gitmiş, ne kitaplara bakmış, ne de çalan kapıya aldırmıştı. Bedenini yatakta bırakmış ama zihnini geceye gömmüştü sanki. Arada bir derin nefesler alıyor, tavana bakıyordu. Odamı terk edersem sanki gece bitecek diye düşündü bir an. Ama gece çoktan bitmişti. Kadın gitmişti. Sadece izi kalmıştı dokunuşu, kokusu ve o maske. Duşun sesi uzaklardan geldi önce. Evin başka bir odasından gibi sandı. Ama sonra ayak sesleri yaklaştı. Ve kapı, ağır ağır aralandı. Meryem. Omuzlarından aşağı sarkan ıslak saçları, ensesinden ince ince süzülen su damlalarıyla birlikte odaya girdi. Üzerinde sadece dizlerinin hemen altına kadar inen, ince, beyaz bir sabahlık vardı. Hafif nemliydi. Tenini belli belirsiz gösterecek kadar ince ve vücuda oturan bir kumaştı. Belinde gevşekçe bağlanmış bir kuşak vardı; sabahlığın önü tam kapalı değildi, göğsünün kıvrımları yumuşak bir gölge gibi kendini hissettiriyordu. Berzan başını hafifçe çevirdi. Göz göze gelmediler ama Meryem’in bakışı sabitti. Sessizce birkaç adım attı odaya doğru. Ayak bileklerinden yukarıya süzülen bu varlık, Berzan’ın o anki sessizliğine bir soru gibi asıldı. “Konuşmayacak mısın benimle?” dedi Meryem, sesi yumuşak, neredeyse fısıltı gibi. Ama içinde alttan alta bir sitem vardı. “Bütün gün odadasın. Baban sinir içinde, yenge bir şey diyemiyor. Ama sen... sen susuyorsun.” Berzan gözlerini kaçırdı. Cevap vermedi. Meryem yatağın kenarına oturdu. Sabahlığın eteği dizlerinden yukarı çekildi, teni ışığın altında belli belirsiz parladı. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi. Sonra yavaşça çözmeye başladı kuşağını. İstemeden değil, bilerek. Ağır, kararlı bir hareketti. “Berzan,” dedi yine. Bu sefer sesi biraz daha derinden geldi. “Sana iyi gelmeyen ne varsa, unutturmak isterim. Eski günlerdeki gibi... Eğer istersen..." Berzan gözlerini kapattı. Meryem şimdi daha yakındı. Yatağın kenarından dizlerinin üzerine eğildi. Islak saçlarının ucu Berzan’ın koluna değdi. Sıcak nefesi, boynunun yakınlarında bir yerlerdeydi artık. Ellerini uzattı, ama Berzan hâlâ hareket etmiyordu. Odanın içinde gergin bir sessizlik oluştu. Arzunun, merakın ve geçmişin birbirine karıştığı bir duraksama... Berzan’ın içindeki sessizlik, artık duvar gibi örülmüştü. Meryem’in teninin sıcaklığı koluna değdiğinde, bir şeyler kıpırdadı içinde ama ne olduğunu anlamadı. Gözlerini hâlâ kapalı tutuyordu; görürse kırılacak bir cam gibi hissediyordu her şeyi. Meryem, sabahlığının kuşağını tamamen çözdü. Kumaş, hafif bir hışırtıyla aralandı. Göğüsleri örtünün altından yarı gizli, yarı açık bir davet gibi belirdi. Başını Berzan’ın omzuna yasladı, parmak uçları göğsüne doğru ilerledi. “Dokun bana,” dedi neredeyse nefesinin arasında. “Sadece hisset... Gerisini düşünme.” Berzan, yavaşça gözlerini açtı. Meryem’in yüzü çok yakındaydı. Dudakları, geceden kalan suskun bir hatırayı çağrıştırıyordu. Ama aynı zamanda, olması gerekenin uzağındaydı. Yabancıydı. “Dur,” dedi aniden. Sesi boğuk, ama kesin. Elini Meryem’in eline koydu ve hafifçe uzaklaştırdı. “Bunu yapma.” Meryem’in yüzü bir an dondu. Beklemiyordu bu tepkiyi. Gururuna dokundu ama belli etmedi. Sadece gözlerini kısarak Berzan’a baktı. “Ben mi?” dedi, hafifçe gülümseyerek. “Yapan sensin. Günlerdir bir yabancı gibi geziyorsun bu evde. Bu gece, sana dokunmak istedim sadece. Neden korkuyorsun?” Berzan gözlerini ondan kaçırdı. Ayağa kalktı, üzerindeki tişörtü düzeltti. Adımları pencereye yöneldi. Perdeyi araladı, dışarıdaki karanlık gökyüzüne baktı. Bir şeyler söylemek istiyordu ama kelimeler dilinde değildi. Sanki aklı hâlâ maskeli kadının teninde, fısıltısında, gitmişliğinde asılı kalmıştı. Meryem arkasından geldi. Yavaşça sırtına dokundu. “Kimdi?” diye sordu. “Gece seni içine çeken şey neydi, Berzan? Bir kadın mıydı? O maske neydi? Yoksa kendinle mi kayboldun?” Berzan döndü, gözleri bu kez sertti. “Bilmiyorum,” dedi. “Ve bilmek de istemiyorum.” Meryem, bir an daha bekledi. Sonra sabahlığının iki ucunu toparladı, sessizce bağladı. Gözleri hâlâ Berzan’ın üzerindeydi ama içinde bir şeyler çözülmüştü artık. “Bu evde kimse birbirini tanımıyor,” dedi yavaşça. “Ve sen... sen gitgide daha da uzaklaşıyorsun.” Kapıya yöneldi. Çıkarken bir kez daha arkasına baktı. “O kadının kim olduğunu bir gün öğreneceğim,” dedi. Kapı kapandı. Berzan yalnız kaldı. Oda yine sessizliğe gömüldü. Ama bu sefer içindeki sessizlik, kadının sustuğu gece gibi yakıcıydı. * Gece, evin duvarlarına ağır ağır yayılan bir sessizlikle indi. Meryem’in odasından çıkışının ardından saatler geçmişti. Berzan pencerenin önünde hâlâ öylece duruyordu. Camın ardındaki karanlık, içine işliyordu. Sanki dışarısı değil, kendi iç dünyası bu kadar karanlıktı. Bir sigara yaktı. Dumanı yavaşça odanın içine süzüldü. Gözleri boşluğa bakıyordu ama zihni doluydu; maskeli kadının dokunuşları, nefesi, sesi... ya da sessizliği. Her şey bir sis perdesi gibiydi. Gerçek miydi, yoksa arzunun kurduğu bir oyun mu? Telefonunu eline aldı. Bir kez daha. Belki saçma bir umut, belki bir mesaj, bir iz... Ama ekranda hâlâ hiçbir şey yoktu. Yine bildirim yok. Ne bir arama, ne bir mesaj. Berzan kendi kendine mırıldandı. “Niye bir şey bekliyorum ki zaten?” Kendine kızar gibi güldü. Kadının kim olduğunu, neden geldiğini, neden hiç konuşmadan gittiğini bilmiyordu. Ve belki de bilmek istemiyordu. Ama içindeki boşluk, onun gidişiyle daha da büyümüştü. O gece sadece teni değil, aklı da yanmıştı. Bir karar verdi. Üzerini giydi, saçlarını elleriyle geriye doğru taradı. Derin bir nefes alıp pencereden uzaklaştı. Ayakkabılarını giyerken saatin gece yarısını çoktan geçtiğini fark etti. Evin içi sessizdi, herkes odasındaydı. Kapıyı dikkatlice açtı, hiçbir ses çıkarmadan kapattı ve dışarı çıktı. Mardin’in gece sokakları, taş gibi suskundu. Loş sarı ışıkların aydınlattığı kaldırımlarda yürürken, zihninde tek bir adres yoktu. Sadece yürümek istiyordu. Belki otele tekrar gitmek. Belki kadının izini bulmak. Belki sadece kaybolmak. Bir ara durdu. Otelin bulunduğu sokağın köşesine gelmişti. Parmakları ceketinin cebine kaydı, otel kartını hâlâ taşıyordu. Ama içeri girip ne yapacağını bilmiyordu. Tam geri dönmeye karar vermişti ki, sokağın öbür ucunda bir kadın silueti belirdi. Uzun, siyah paltolu. Yavaş ve dikkatli adımlarla yürüyordu. Başını öne eğmişti. Yüzü görünmüyordu. Ama yürüyüşündeki o zarif, tanıdık ritim... Berzan’ın kalbi hızlandı. Kadın, bir an başını kaldırdı. Göz göze geldiler. Karanlığa rağmen gözleri sanki doğrudan onun içine bakıyordu. Ama maskesi yoktu. Kadın hiçbir şey söylemeden yürümeye devam etti. Sokağın köşesinden dönmeden önce bir kez daha baktı. Ve gitti. Berzan, yerinden kıpırdayamadı. O muydu? Yoksa gece, ona yeniden oyun mu oynuyordu? Berzan olduğu yerde birkaç saniye daha donakaldı. Gözlerini sokağın köşesine dikmişti ama kadın çoktan görünmez olmuştu. O muydu gerçekten? Gözlerindeki o derinlik, adımlarındaki sakin güven... Aynıydı. Ama maskesi yoktu. Ya da Berzan öyle sanmıştı. Bir adım attı, sonra bir adım daha. İçgüdüleri onu kadının peşinden gitmeye çağırıyordu ama başka bir tarafı, daha derin bir tarafı... sadece öylece durmasını söylüyordu. Sanki onu kovalarsa her şey bozulacakmış gibi. Sonunda, kadının gittiği yöne yavaşça yürümeye başladı. Sokaklar sessizdi. Ayak sesleri taş duvarlarda yankılanıyor, her köşe başka bir karanlıkla fısıldaşıyordu. Kadından iz yoktu artık. Ama bir şey vardı havada. Gecenin içine gizlenmiş bir koku gibi. Vanilya mıydı yine? Yoksa sadece hafızasının bir oyunu muydu? Berzan bir süre daha yürüdü, sonra durdu. Boş bir taş duvarın önünde sırtını yasladı. Nefesi ağırdı. Gözlerini kapattı. “Kimdin sen?” diye mırıldandı alçak sesle. “Ve neden ben?” O gece otelin odasında yaşananlar bir sır perdesi gibi duruyordu hâlâ. Ne ismini biliyordu, ne nereden geldiğini. Ama kadının elleri hâlâ tenindeydi sanki. Her dokunuş, her öpücük belleğine mühürlenmişti. Telefonuna baktı bir kez daha. Hâlâ bir şey yoktu. Gülümser gibi yaptı. Acı bir gülümseyişti bu. Kendi yalnızlığına, kendi tuhaf beklentisine... Sabaha karşı eve döndü. Sessizce kapıyı açtı, ayakkabılarını çıkardı. Merdivenleri usulca çıktı. Odasına girdiğinde yatağı bozulmamıştı. Ama artık uykusu da yoktu. Ceketini çıkardı, lambayı açmadan pencerenin önüne oturdu. Mardin’in sabaha dönen siluetine baktı. Ve düşündü. Kimdi o kadın? Ve neden sadece bir gece? Ama belki de cevaplar o kadar önemli değildi. Belki de o gece sadece o gecelikti. Ve geriye kalan, sadece yanmaktı. * Sabah evin kalabalığı yeniden uyanacaktı. Meryem, babası, yengesi... herkes bir şey soracak, bir şey bekleyecekti ondan. Ama Berzan artık başka bir şeye uyanmıştı. Kendine.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD