Sabahın ilk ışıkları pencerenin tül perdelerinden sızarken Berzan hâlâ yerinden kıpırdamamıştı. Gözlerinin altında morluklar, yüzünde ağır bir sessizlik vardı. Mardin’in yavaş yavaş uyanan sokaklarını izliyordu ama gözleri gördüğünden çok başka bir yere dalmıştı.
Odada sessizliği bozan tek şey telefonun titremesiydi.
Berzan başını yavaşça çevirdi. Cihazı eline aldı. Ama yine hiçbir şey yoktu. Ne bir mesaj, ne bir arama, ne de beklediği o bilinmeyen işaret.
Düşünüyordu, ne yapcağını kestiremiyordu. Bu huzursuzluk içini daraltıyordu.
Bu düşünce canını sıktı. Kaşlarını çattı, telefonu masaya koydu. İçinden geçirdiği o cümleyi fısıltıyla dile getirdi:
“Ben neyin peşindeyim?”
Kalktı. Üstünü çıkardı, duş aldı. Suyun altındayken de suskundu. Ne suyun sıcaklığı rahatlatabildi onu, ne de sabunun kokusu onu geçmişten koparabildi.
Havluyla saçlarını kuruturken kapı yavaşça aralandı. Meryem’di. İnce, saten bir sabahlık giymişti. Saçlarını toplamış ama birkaç tutam yüzüne düşmüştü. Gözlerinde çekici bir ışıltı vardı. Dudaklarında narin, ama niyetli bir kıvrım.
Berzan başını çevirip ona baktı. Ama tek kelime etmedi.
Meryem kapıyı kapatıp yavaşça yürüdü. Sabahlığının altındaki ince iç çamaşırları belli belirsizdi. Sessizce Berzan’a yaklaştı. Onun yanında durduğunda nefesi sıcaktı. İçindeki arzunun dili olmuş gibiydi.
“Dünden beri odadan çıkmadın,” dedi. “İyi misin?”
Berzan gözlerini onun gözlerine dikti. Bir şey söylemedi. Yalnızca başını hafifçe eğdi.
Meryem bir adım daha attı. Parmak uçları Berzan’ın koluna dokundu. Sonra göğsüne. Tenine. “Berzan..." dedi, sesi alçak ama çekiciydi. “Sana dokunmak istiyorum.”
Berzan hâlâ konuşmuyordu. Ama gözleri artık kaçmıyordu.
Meryem ellerini onun omzuna koydu. Ardından yavaşça aşağı kaydırdı. Göğsünden, karnına doğru. Dudakları bir karış uzaklıktaydı artık. Aralarındaki mesafe bir nefes kadar kalmıştı.
“Sadece hisset,” dedi Meryem, dudakları neredeyse Berzan’ın boynuna değecekken.
Berzan’ın içinde bir kıpırtı oldu. Ama o kıpırtı, o geceki kadına ait bir şeydi. Gözlerini kapadı. Burnuna hâlâ o vanilya kokusu geliyordu. Meryem’in kokusu değildi bu.
Gözlerini açtı. Elleri, Meryem’in bileklerine uzandı. Hafifçe tuttu. Ne sertti, ne de istekli. Sadece dur demekti niyeti.
Meryem’in gözlerinde bir şaşkınlık parladı. Beklemiyordu bunu.
Berzan usulca, neredeyse fısıltıyla söyledi:
“Bu... başka bir şey.”
Meryem geri çekildi. Sabahlığının uçlarını düzeltti. Dudaklarını ısırdı ama gözlerinde hafif bir kırgınlık vardı. Sessizce arkasını döndü, kapıya yürüdü. Çıkarken durdu.
“Bir gün nedenini anlatırsın umarım,” dedi.
Berzan cevap vermedi. Sadece kapının kapanışını dinledi. Ardından aynaya döndü.
Yüzüne baktı. Ama gördüğü sadece kendi yüzü değildi.
Onun gözleri hâlâ maskeli bir kadının karanlığındaydı.
Berzan aynadaki yansımasına birkaç saniye daha baktı. Gözleri yorgundu ama içinde hâlâ parlayan, inatçı bir kıvılcım vardı. Maskeli kadının izleri yüzünden silinmemişti. O geceyi zihninden söküp atamıyordu. Kim olduğunu, neden geldiğini, neden hiçbir şey söylemeden gittiğini... ve neden geri dönmediğini.
Gömleğini giydi. Düğmelerini yavaşça ilikledi. Sonra odadan çıkmadan önce bir an durdu, telefonu eline aldı. Rehberde kayıtlı olmayan numaraları inceledi. Gelen arama yoktu. Gelen mesaj da... ama yine de içinden bir ses bir şeyleri gözden kaçırdığını söylüyordu. Belki de kadının bıraktığı başka bir iz vardı. Belki otelde bir kamera, bir not, bir iz.
Koridora çıktığında ev sessizdi. Ama o sessizlik huzurlu değildi. Gergindi. Alt kattaki salonda biri konuşuyordu; babasının sesi. Kalın, sabırsız ve öfkeli. Ona yöneltilmiş bir sabırsızlıkla doluydu sanki.
Berzan merdivenlerden inerken Meryem’i koltukta otururken gördü. Gözlerini kaçırdı ondan. Meryem de başını çevirip pencereden dışarı bakmaya başladı. Babası ise kapının önünde bekliyordu.
“Berzan,” dedi sertçe. “Konuşmamız lazım.”
Berzan cevap vermedi. Onun yanından geçip oturma odasına yürüdü. Babası arkasından geldi.
“O gece neredeydin?”
“Dışardaydım,” dedi Berzan, arkasına bile bakmadan.
“Kimle?”
Berzan durdu. Sessizce döndü. Gözlerinde yorgun bir kararlılık vardı.
“Bana hesap sormaya hakkınız yok.”
Babası bir adım attı. “Ben senin babanım.”
“Ben de artık çocuk değilim,” diye karşılık verdi Berzan. Sesi ne öfkeliydi ne de yalvaran. Sadece netti.
Araya yengesi girdi. “Ne oluyor burada? Lütfen... bir nebze sakin olun.”
Berzan ona döndü. Yengesi gözlerinin içine baktı ama Berzan yine hiçbir şey anlatmadı. Kadının maskesini çıkarmadığı gibi, o da kimseye içindekini açmadı.
“Sadece biraz yalnız kalmak istiyorum,” dedi.
Ve yeniden yukarı çıktı. Odasına kapandı.
Kapıyı kilitledi. Sonra yatağın ucuna oturdu. Masanın çekmecesinden otelin anahtar kartını çıkardı. Elinde bir süre tuttu. Parmakları kenarını yokladı. Kadının bıraktığı tek iz buydu. Belki de başlamak için yeterliydi.
Yavaşça fısıldadı:
“Seni bulmam gerek.”
Telefonunu eline alıp mesaj yazmaya başladı.
Berzan mesajı yazarken parmakları duraksamadı. Duygusal olmamaya özen gösteriyordu. Bu bir itiraf değildi. Bu bir hesaplaşma da değil... sadece bir ihtiyaçtı. Bir boşluğu kapatma çabası.
Ekrana şunları yazdı:
“Görüşmemiz gerek. Nerede ve ne zaman dersen orada olacağım. Konuşacaklarımız yarım kalmasın.”
Bir saniye bekledi, gönder tuşuna bastı. Sonra telefonu masaya koydu, sandalyesine yaslandı.
Ne kalp atışları hızlandı, ne de düşünceler karıştı bu sefer. Aklı netti. O gece yaşanan her şeyin ardında bir neden olduğunu biliyordu ve artık sadece bilmek istiyordu. Ne olduğunu, kim olduğunu, neden onu seçtiğini...
Berzan pencereye döndü. Dışarıda gün iyice aydınlanmıştı ama o hâlâ sisin içinde gibiydi. Ve o sisin içinden bir silüetin yeniden çıkmasını bekliyordu.
Bu kez sessiz değil. Açık ve yüzleşmeye hazır bir şekilde.