O yataktan kalktığımda gerçekten dinlenmiş olarak, tavanın isli badanasına bile yıldızları görüyormuşum gibi sevinçle baktım. Uzun zamandan sonra bir çocuk şımarıklığı ile ayaklarımı karnıma çekip biraz daha sarıldım yatağa, sarıldım ki; bir türlü bunu yapacak kadar sakin olamadığım o tembelliği yapayım. Gözlerimi yeniden kapadım, uyuyamayacağımı bile bile sarıldım kollarımla kendime derin bir nefes aldım. Burnuma dolan tütün kokusu aklıma Banu'yu getirirken o evin bir otel olmadığını, bir an önce Banu'ya yük olmaktan daha önemli adımlar atmam gerektiğini hatırladım. Yataktan pijamalarımla çıktım. Banu'nun henüz uyanmamış olma ihtimaline karşı ağır adımlarla salona doğru yürüdüm. Kimse yoktu ve üstelik ev halen akşamdan kalma, dağınık ve pislikle kaplıydı. Halen uyuduğunu düşünüp mutfağa geçtim. Bulaşıklar birbirinin üzerinde tepe olmuştu. Belki Banu'ya kahvaltı hazırlamak iyi fikirdi ama öncelikle o mutfağı bu işkenceden kurtarmam şarttı. Yeniden derin bir nefes alıp kolları sıvadığımda buzdolabın üzerine iliştirilmiş notu gördüm;
"Derya,
Tatlım benim ufak bir işim olduğu için çıkmam gerekiyordu. Keyfine bak, akşam görüşürüz. Mutlaka erken gelmeye çalışırım. Anahtarlar kapının üzerinde, çıkmak istersen arama. Banu!"
Banu ne iş yapıyordu ki?
Bütün günü neredeyse hiç dinlenmeden Banu'nun evini temizlemekle geçirdim. Aslında bütün iş bittiğinde o evin o kadar da soğuk olmadığını da fark ettim. Pencereden sızan akşam güneşi bana bir eksiği hatırlattı. O evde mutlaka bir saksı çiçeği olmalıydı. Evet, cebimde büyük paralar yoktu ama bir çiçek alabilirdim. Yorgun bedenimin dur demesine aldırış etmeden üzerimi değiştirip çıktım. Hem akşam yemeği için sebze almak hem de bir çiçekçi bulmak niyeti ile indim merdivenleri. Sadece bir gün önce korku ile tırmandığım basamaklar şimdi daha kısaydı. Apartman önünde durup önce sağa sonra da sola baktım. Ne tarafa doğru gideceğimi kestirmek zordu. İnsan hiç bilmediği yerde kendine bile yabancı oluyordu. Hemen yolun karşısında açık duran emlak dükkanına sormak için caddeden geçtim. Açık kapıdan sadece başımı uzattım;
"Özür dilerim!" diye başladım söze.
Karşımda esmer, yüzü sakalla kaplı genç bir adam duruyordu. Sanki ben gelmeden evvel o da dışarı çıkacak gibi kapıya yakın ayakta bekliyordu;
"Buyrun!" dedi beni görür görmez.
Çekingen bir tavırla;
"Ben buralarda bir çiçekçi arıyorum. En yakın nerede var?" dedim.
Acil bir ihtiyacım varmış gibi bir tavırla çiçekçi sorgulayınca, adam garip bir şekilde bakarken;
"Yok mu?" diye sordum.
"Ne bileyim hiç işim düşmedi?" diyerek ufaktan alaya aldı beni. Fırsat vermemek adına bir el işareti ile teşekkür edip dükkanından çıktım. Yeniden yolun karşısına geçip altıncı hislerim ile hareket etmek niyetinde iken emlakçının, dükkanın önünde beni izlediğini fark ettim. Fark ettim fark etmesine ancak görmezden gelerek yürümeye başladım.
İstanbul gibi koca bir şehrin her sokağında çiçekçi olmalıydı diye düşünüyordum yürürken. Öyle ya, sonuçta bu şehirde her türden insan vardı ve ihtiyaçlar hep daha fazlaydı. Çiçekte bir ihtiyaç değil miydi? Bazen sadece yeniden umut etmek için bir dal karanfil, belki küçük bir papatya bile yeterdi. Ya da gülümsemek için tek başına minicik bir menekşe çiçeği arardı insanın gözü. Sevdiğini anlatmak için, sevildiğini anlamak için, yalnız kalmamak için, gönül almak, mutlu olmak için... Çiçekler her şey için lazımdı. İhtiyaç edinebilene, onları sevmek için gönlü yeten herkese gerekliydi.
Neredeyse bir saate yakın bir zaman olmuştu ve ben hala bir çiçekçi görmemiştim. Herhangi birine sorup yeniden alay edilen taraf olmamak için bu mevzuyu Banu ile konuşmanın daha doğru olacağına kanaat getirdim. O bana bir çiçekçi adresi elbette verirdi. Ya da o da lüzum görmez hatta benimle bu yüzden alay ederdi. Geri dönerken düşündüğüm her şey ruhumu daralttı, yüzüm düştü, o yol hiç bitmeyecek gibi gözümde büyüdü.
Nihayet yeniden apartmanın önüne geldiğimde bir dal bile maydanoz alamamış olduğum için kendime kızıyordum içten içe. Tam o esnada adımı duydum yabancı bir seste ve o yabancı şehirde;
"Derya?"
Başımı kaldırıp baktığımda karşımda Selim vardı. Meraklı gözlerle bana bakarken elinde aracının anahtarları karşımda duruyordu.
"Naber?" diye sordu.
Etrafıma bakındım, benden başkasına soruyor olmalıydı nasıl olduğunu? Yoksa öyle yol ortasında bekleyip hal hatır soracağı kadar tanışık kimseler değildik ki biz. Yakınımda kimse yoktu. Bana soruyordu elbette, akşam evinde misafir olmamış mıydım? O muhteşem çikolatalardan yememiş miydim? Öyleyse bir sonraki gün karşı karşıya geldiğimizde bana nasıl olduğumu sorması gayet doğaldı.
Sana söylüyor şaşkınım, baksana adama!
Omuz silktim, iyi olduğumu söyleyemeyecek kadar aptallaşmıştım.
"İyi değilsin galiba?" diye sordu ısrarla o.
Kendimi daha fazla karşısında küçük düşürmekten korkup bir anda;
"Yoo iyiyim." dedim. Sesim biraz yüksek çıkmıştı, hatta kürsüye çıkıp şiir okumaya başlayacak kadar yüksekti. Yutkundum, kendimi toplamak için birkaç saniyem vardı. O birkaç saniyede yeniden kendim gibi konuşmaya başladım, caddenin arka tarafımda kalan kısmını gösterdim.
"Bu hizada neredeyse bir saat yürüdüm ama bir çiçekçi bile yoktu sokak boyunca." dedim.
Kaşlarını çattı anlamamış gibi, bekledim az sonra acil bir durummuş gibi çiçekçi arayışımla o da dalga geçecek diye. Kendimi buna hazırladım;
"Çiçekçi arıyorsan arka caddede vardı bir tane. Önünden geçerken görüyordum ama ne alacaksın sen? Çiçek mi?" dedi.
Çiçekçiden çiçek alıp almayacağını sorduğu için güldü sonra;
"Çiçekçiden başka ne alınır? Akıl benimki de!" diye kendini alaya aldı. Sanki bana hakaret ediyormuşcasına;
"Tohum, saksı, zirai ilaç falan da olabilir." dedim.
Başka bir dili konuşuyormuşum gibi söylediklerimin anlamlarını düşünürcesine durakladı. Halbuki ben, daha İstanbul'a bir önceki gece gelmiş bir kızın abartılı çiçek arayışını garipsememiş olmasına karşı duyduğum şükran ile onu müdafaa ediyordum.
"Hangi çiçekten alacaksın peki?" diye yeniden sordu.
"Güneşe dayanıklı renkli çiçekleri olan bir saksı bitkisi arıyorum aslında ben. Banu'nun evi çok güzel güneş alıyor, yazık olmasın dedim."
Dudaklarını kıvırdı, düşünceli tavrı bana birazdan çiçekçi tarif edip sonrasında da benden kurtulup gideceği izlenimi verdi.
Ne şapşal kız, dedirtmem için bundan daha iyisini yapamazdım.
"Rozet çiçeğine ne dersin?" dedi.
Öyle bir çiçek mi vardı?
Hangi çiçeği biliyordum ki ben zaten? Kendime şaşırmamam gerekirdi bu konuda. Belli ki bu adam çiçeklerden anlıyordu, benim garip isteğim o yüzden onda anlamsız kalmamıştı.
Karşısında cevapsız durmaya devam edince;
"Her mevsim çiçek açar, ne soğuk ne güneş hiçbirinden etkilenmez, çok su istemez. mucize gibi bir şeydir. Aslında Cezayir Menekşesi de denir. Yani hangisini seversen. Vinca ya da Pervane çiçeği de derler." diye anlatırken o isterse on beş tane daha adı olsun hangi çiçekten bahsettiğini bilmem mümkün değildi. Zaten geçmişi çiçeklere bakıp aldanamayacak kadar boğuk geçmiş bir kadının bunları bilmiyor olması da normal değil miydi?
Peki ya, böyle uzun boylu, geniş omuzlu, heybetli adamın bir çiçek hakkında bu kadar çok şey biliyor olması anormal değil miydi?
Her şey birbiri ile karışmış, anlaşılmaz bir hâl almış gibiydi.
"Ya da çiçekçi zaten benden daha iyi tavsiye eder sana. Yolu tarif etmemi ister misin?"
Erkeklerin de çiçek adları bileninin yaşadığını hiç düşünmezken bu kadar yakınımda birisinin olması beni şanslı kılar mıydı? Nereden şanslı olacaktım ki bir sevdiğinin bir beklediğinin olmadığını bile bilmiyordum. Belki de Banu ile aralarında bir şeyler vardı ve sırf bu yüzden böyle güler yüzlüydü bana karşı.
"İstersen sana eşlik edebilirim, uzakta değil, yürüyerek on dakika sürmez bile." diye yeniden konuşunca silkindim. Yabancı bir adamla yürüyecek kadar akılsız değildim ben. Niyetini bile bilmediğim bir adamla neden yürüyecektim ki?
"Gerek yok!" dedim panikle.
"Biz sonra Banu ile gideriz." diye ekleyip binaya döndüm. Bir teşekkür dahi etmeden merdivenleri hızla çıktım. Onun ağır adımlarını da arkamdan duyarken girdim eve. Uzun zamandır koşuyormuşum gibi bir heyecanla nefes nefese duvara yaslandığımda aklımda o sözler vardı. Bir çiçeğe söylediği tüm isimler tek tek hafızamda dolaşıyorlardı.
Banu o gün de eve geç geldi. Belli ki zor bir işi var ve gecelere kadar çalışıyor, diye düşünmeden itelenirken ben, o evini temiz gördüğü için yaşadığı hayranlığı aktarıyordu bana. Her tarafı gezip benim sihirli ellerim olduğunu söylüyor,
"Sen gerçekten harikasın." diyordu.
Gerçekten harika olduğumu düşünmedim ama yaptığım işlerde takdir edilmeye öyle alışkın olmayınca bana söyledikleri abartılı geldi. Abartılı ve imkansız! Ben harika biri olamazdım!