6. Bölüm

1041 Words
Yeni sabaha uyandığımda Banu'yu içeride şarkı söylerken buldum. Ne güzel, ne duru bir sesi vardı. Neşe içinde yanına kadar gittiğimde, salonda sigara içerek ayak tırnaklarını boyuyordu. Beni görünce şarkı söylemeyi kesti; "Beynini yedim sabah sabah değil mi?" dedi. Hem eve çok geç geliyordu hem de erkenden uyanıyordu. Sanki zorunluluktan uyuyor fazlasını almadan bedenini uyanıklığa mahkum ediyor gibiydi. Ayak ucuna oturdum; "Bir iş bulsam iyi olacak." dedim. Söylediğimi çok önemsemedi. Öyle itinayla ayak tırnaklarına kırmızı oje sürüyordu ki bir sanat eserine gösterilen titizliğe benziyordu hareketleri. "Ama benim gibi birine kim iş verir, bilmiyorum. Annen, senin tanıdıklarının çok olduğunu mutlaka bir iş bulacağını söylemişti." diye devam ederken konuşmaya, gözlerini üzerime dikti. İster istemez yanlış bir şeyler söylediğimi düşünüp sustum. Yeniden bakışlarını tırnaklarına indirdi ve dili ile dişi arasında; "Bakarız bir şeyler ama çok umutlanma. Sabıkalı insanları çalıştırmak için hevesli, namuslu insanlar bulmak zor." dedi. Bilmediğim bir şeyden bahsetmemiş olmasına rağmen hakarete uğramış gibi sarsılmıştım. Kendimi savunmak adına konuşacak tek bir sözüm bile yokken; "Ya fahişe olursun ya da..." derken söyleyeceği şeyden vazgeçip oje şişesinin ağzını kapadı. Bana baktı; "Çok güzel kızsın ha!" dedi, tebessümle. Gülümsedim... Az önce yerle bir olacak kadar yıkılmamışım gibi, yüzüme tokat gibi vurduğu sözün delici etkisi geçip gitmiş gibi... "Yalçın var bizim, iş yerinden bir arkadaş. Sana uygun ne var bir sorayım?" deyince dayanamayıp sordum; "Sen ne iş yapıyorsun ki?" Şuh bir kahkaha attığında irkildim. Ardından tezgahtar ya da sekreter gibi bir meslek adı gelmeyeceğini bilerek baktım ona. "Satış temsilcisiyim." dedi. Kötü niyetli düşündüğüm için kızdım kendime? Her seferinde böyle en kötü olanını düşünerek iyi olan hiçbir şeyi çağıramazdım ben zaten. Rahatlamış bir tavırla arkama yaslanıp ayaklarımı topladım. "Ne satıyorsun?" dedim. Başını eğdi, utandığı için değildi. Tırnaklarını üfleyerek kurutmak içindi. Bekledim bir süre cevap vermesi için ama vermedi. Tırnakları kuruyana kadar üfledi. Sonra; "Hadi giyin de sana bir boğaz havası aldırayım." dedi. Unuttum... Banu'nun o gün, gün boyu benimle zaman geçirip akşam olduğunda işe gitmek üzere yine tüm bedenini sergileyen kıyafetlere büründüğünü görene kadar unuttum, satış temsilcisi dediği işin nasıl bir iş olduğunu sormayı? O da söylemeyince üstelememek için çıkardım belki de aklımdan. Belki de kolay olan o olduğu için. Canım yanmasın diye, Neriman ablanın Banu'nun hayatı için yaptıklarının böyle tersi sonuçlara neden olduğunu görmeyeyim diye. Kaçmak neye çözümdü ki? Bir gün ansızın öyle bir vakit karşıma çıkıp; "Cee!" diye bütün acımasızlığını göstermeyecek miydi bana? "Ben çıkıyorum, tatlım." dediğinde salonun kapısının önünde kısacık eteğinden açıkta kalan bacaklarını gördüm ilk. Sonra yüzüne baktım; "Nereye gidiyorsun?" dedim. Henüz bana cevap vermeden ince topuklu ayakkabılarını giymeye başladı. "Banu, işe mi gidiyorsun?" diye sordum tekrar. Cevap vermekten kaçtığını düşünüyordum ki; "Evet." dedi. Sonra karşımda dimdik durdu, hiç eğmemiş gibiydi başını, hep dik durmuş gibi. Sonra kırmızıya boyanmış dudaklarını birbirine sürtüp; "Ben gece çalışıyorum Derya'cım! Gündüzleri evde olurum, ekstra bir şey olmazsa, gece çalışırım. Kapıyı kilitle, yat. Bu gece de geç gelirim." dedi. Ayağa kalktım, hayal kırıklığı ile, Neriman ablaya ihanet etmişcesine sarsılırken; "Yanlış anlıyorum galiba ben, sen sandığım işi yapmıyorsun değil mi?" dedim. Güldü... Şen değildi gülüşü... Buruktu, başka açıklaması yok gibi boş bir tebessümdü. Acıyordu belli ki içinde bir yerler, göründüğü kadar kolay sindirmemişti yaşadıklarını. Ruhum çekildi, komaya girmiş hastalar gibi şok içinde hayat belirtileri göstermeden duruyordum adeta karşısında. "Söylesene." dedim ısrarla, kendimi zor güç toparlayıp. Omzuma dokundu tebessümü solarken, "Kapıyı kilitle." dedi. İtiraz etmek için bir adım daha atıp; "Ama..." diye çınladı sesim evde, kapıyı açıp çıkışı ile de kesildi. Kapının önünde hayattaki tek yakınını kaybetmiş biçare rolüne yeniden bürünmüş, gözyaşları içinde kapı önüne diz çöküp ağlamaya başlamıştım. Bitkindim... O bütün inancını yeniden kaybetmiş zavallı Derya olmuştum bir anda. Kendime mi daha çok acıyordum yoksa Banu'ya mı? Belki de Neriman Abla'ya... Onun kızından her bahsettiğinde titreyen diline, dolan gözlerine acıyordum. Kapı çaldı... Banu yeniden gelip de bana her şeyi yanlış anladığımı söyleyecekti. Söylemek zorundaydı, bana değil ama Neriman ablaya bu kadarını borçluydu. Umutla doğruldum yerimden; kapıyı açtım, karşımda Selim; kucağında ise pembe çiçek açmış beyaz bir saksıda bana bakan pervaneler vardı. Elimin tersi ile gözyaşlarımı silerken, o şaşkın bir halde; "Çiçekçinin önünden geçerken aklıma sen geldin. "dedi, çiçeği bana uzatarak. Bir anda içimde çağlayan hüzün büyüdü, öyle büyüdü ki o sessizce ağlayan yüreğim taştı ve hıçkırarak içeri attım kendimi. Kendimi koltuğa bırakıp ellerim yüzümde hıçkıra hıçkıra ağlarken ardımdan gelip gelmediğini düşünmedim bile. Öyle ya, o teselli etsin diye ağlamıyordum ki ben. Sessizce uzunca bir süre yanımda oturduğunu biliyordum. Ellerimi çektim yüzümden, hemen ortada duran sehpanın üzerine koymuştu çiçekleri, sildim gözlerimi devamının geleceğini bile bile kuruladım yanaklarımı; "Sen Banu'ya çok yakın mısın?" dedim. Dudaklarını kıvırdı, "Pek değil." dedi. Banu'dan duymakta zorlandığım şeyleri ona telaffuz ettirmek niyetinde ama yine de hep bir umutla sordum; "Onun ne iş yaptığını biliyor musun?" dedim. Başını salladı hiç düşünmeden. Elbette biliyordu, karşı komşusuydu ve daha beni ilk gördüğü anda onun erken geleceğini düşünüyor olmama dem vurmuş, bana gülmüştü. Bu anı ile yeniden sarsılırken; "Ben buraya..." dedim ve yeniden gözyaşlarına boğuldum. Tüm hayallerimin gözlerimin önünde tuzla buz olduğu bir andaydım. Konuşacak bir sözü bile yoktu ya da o konuşmayı öyle çok seven kimselerden değildi. Sustu... Sessizliği beni daha çok yıkarken; "Annesi başına bunların geldiğini bilse..." diye konuşurken hep sonu olmayan cümlelerden birini daha kurmuştum. "Kimse böyle olsun istemez. Banu da istememiştir, neler yaşadığını, başına neden bunların geldiğini hiçbirimiz bilmiyoruz." dedi. Herkesi anlamaya çalışan, insanlara karşı fazlasıyla düşünceli biri miydi? İyi de öyle biri gerçekten var mıydı? Vardı da zerresine sahip çıkmış biri bile neden çıkmadı karşıma? Yüzüne baktım; temiz, düzgün bir adamdı. Güzel olan ise sadece yüzü, gözleri boyu, posu değildi. Onun yüreği de bir o kadar güzeldi ve ben bunu henüz anlamayıp yanıldığımı düşündürüyordum kendime. Sırf birine güvenmiş olmanın gafletine düşmeyeyim diye. "Üzülme..." sözü, bir bıçak kesiği gibi kulak kesilmeme, pür dikkat durakladım. "Senin üzülecek olman çare değil ona. " Sahiden söyledikleri teselli mi oluyordu bana? Yoksa, ben ciddi ciddi etkileniyor muydum ondan? Öyleyse neden bunu yapmasına izin veriyordum ki? Elimin tersi ile gözlerimi sildim, "Yok zaten ben bir anda." diye gevelemeye başladım. Ne diyeceğimi bilemez halimi savmak için, derin bir nefes aldım, ayağa kalktım. "Ben halledebilirim, sağol." dedim. Kibarca kovmak ama daha önemlisi kovulduğu evden asilce gitmeyi sergiledik karşılıklı. Usulca kalktı yerinden; "Hoşça kal." dedi. Hiçbir şey söylemeden ardından gidişine baktım. Tahammülü zor bir hayatın tahammülü zor insanlarından olmuştum ben de böylece. Ardından onu çok uzağa yolcu etmiş gibi baktım. Yeniden ağlamaya başlamam çok zaman almadı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD