Eylül'ün Anlatımından Devam
Kapım bir kez daha çaldığında nefesimi bıraktım. Umarım gerçekten önemli bir şeydir. "Gel."
Kapı açıldığında Yıldırım içeri girdi. "Pamuk prenses?" gülümseyip içeri girdikten sonra kapıyı kapattı. Elinde bir poşet vardı.
Duraksadı. "Lan yoksa kül kedisi miydi o?"
"Kimden bahsediyorsun?"
Kaşlarını çattı. "Hani şu prensinden kaçarken ayakkabısını düşüren prenses?" güldü. "Hatırladım. Sindirella."
Masaya yaklaşıp elindeki poşeti masanın üzerine bırakırken güldüm. "Yalnız kül kedisi ve sindirella aynı kişi."
Sandalyeye oturdu. "Hadi ya, ikisi de birbirinden farklı görünüyor oysa. Ama sen şu an kesinlikle sindirella gibi görünüyorsun."
Gülümseyip poşeti aldım. "Bunu iltifat kabul edeceğim." içinden ayakkabıyı çıkardım. Neyseki güzel bir ayakkabıydı.
"Elbisen siyah diye siyah aldım."
"Sağol." geri çekilip eğildim. Ayağımdaki postalları çıkarıp Yıldırım'a döndüm. "O yüzbaşı paranı verdi değil mi?"
"Verdi. Söke söke aldım. Zaten yirmi bin onun için ne ki? Dünya kadar parası var onun."
"Askerlerin maaşı o kadar çok mu ki?"
"Yok yani o kadar değil de Demir yüzbaşı aileden zengin. Bu kadar zenginken bu dağ başında ne işi var bazen şaşıp kalıyorum."
Ayakkabıları giymeden önce merakla Yıldırım'a döndüm. "Bayrağını çok sevdiği için olamaz mı?"
"Eee tabi canım. Demir yüzbaşı vatanına, bayrağına çok bağlıdır. Ama benim o kadar param olsa..." duraksadı. "Acaba burada olur muydum?"
"Çok mu zengin ailesi?"
"Üvey babasının ismini duymuş olabilirsin. İstanbul'da baya ünlü bir iş adamı. Ama o tabi üvey babasının parasına dokunmayacak kadar gururludur."
Yıldırım bir anda ondan bahsetmeye başlayınca çok merak etmiştim. Üvey babası, zenginliği... "Üvey babası kim?"
"Doğan Bayraktar."
"Bayraktar... Duymuştum sanki."
"Ohoo adamda para bol. İstanbul'da her yerde görürsün ismini." nefesini bıraktı. "Bir de kız kardeşi var ama kızı görsen bir içim su."
Kaşlarımı çattım. "Bence kardeşi hakkında böyle konuştuğunu duymasın. Sert birine benziyor."
"Valla çözmüşsün. İsmi gibi Demir gibidir. Saplar geçer."
"Kurt ismini kim vermiş?"
"Babası. Öz babası yani. Babası vatanını çok severmiş, Kurt Demir koymuş ismini."
Başımı salladım. "Değişik." zengin bir yüzbaşı. İsmi gibi sert.
"Tanısan pamuk gibidir ama ya."
"Ya ne demezsin... Bugün beni nasıl karşıladığına bakacak olursak baya pamuk gibi bir adam."
Elini kaldırıp ayağa kalktı. "Valla ister inan ister inanma. Pamuk gibidir benim deli yüzbaşım."
Belli ki ona deli diyen yalnızca ben değildim. "Hadi, hadi. İnandım."
"Sana bir soru. Bir kilo demir mi daha ağır yoksa bir kilo pamuk mu?"
Ofladım. "İkisi de bir kilo Yıldırım."
"Ama bir kilo demir daha ağırdır. Espriyi anladın mı?"
Başımı olumsuzca salladım. "Hayır. Anlamadım ve anlamak da istemiyorum Yıldırım. Çıkabilirsin bence artık."
Gülümsedi. "İyi tamam ya. Doktor sen de ne sıkıcı çıktın."
"Hadi Yıldırım ya, bütün gün seninle mi uğraşacağım ben..." telefonum çalmaya başladığında masanın üzerindeki telefona bakıp heyecanla elime aldım. Berkan arıyordu ama Yıldırım hâlâ odadaydı ve merakla bana bakıyordu.
"Hadi çıksana."
"Kim arıyor?"
"Sana ne Yıldırım. Çıkar mısın artık?"
"Aşk olsun doktor. Biz şunun şurasında iki dost değil miyiz? Ya yedi tane askeri dolandırdık biz beraber. Aşk olsun."
"Özel bir görüşme Yıldırım." gülümsedim. "Lütfen çıkar mısın artık?"
Telefon kapansın istemiyordum. "Tamam, çıkıyorum. Akşam yemeğinde görüşürüz doktor."
"Görüşürüz. " dedim daha fazla lafı uzatmadan.
Yıldırım odadan çıktığında telefonu açtım. "Berkan?"
"Hayatım, neden geç açıldı bu telefon?"
Nefesimi bıraktım. "Müsait değildim. Anca açabildim. Sen neden beni bu kadar geç aradın asıl? Hani uçaktan indiğimde arayacaktın?"
"Hiç vakit bulamadım, hastane o kadar yoğun ki... Ve ben bu yoğunlukta sevgilimi özlemekle meşguldüm."
Gülümseyip arkama yaslandım. "Çok mu özledin beni? Hem daha iki gün bile olmadı."
"Olsun kızım, iki gün iki ömür gibi geçti benim için. Bu ayrılığın bir an önce bitmesi lazım."
"Zorunlu görevim bittiğinde sınava girip yanına geleceğim. Buralar hiç bana göre değil."
"Bir de bana sor. Kaç tane adamın içindesin, deli oluyorum düşündükçe."
"Çok mu kıskanıyorsun?"
"Tabi, her şeye tamam da keşke askeriye olmasaydı. Canımı sıkıyor bu durum."
"Neyse ki tek kız ben değilim. İki asker kadın varmış. Yani bu da demek oluyor ki her birimize otuz yedi erkek falan düşüyor."
Berkan sinirlendiğinde güldüm. "Şöyle hesaplamalar yapıp beni sinirlendirme, bak yemin ediyorum istifa edip yanına geleceğim."
"Şaka yapıyorum sevgilim, hem benim gözüm senden başkasını görmez. "
"Ha şöyle." nefesini bıraktı. "Yalnız benim şimdi kapatmam gerekiyor. Hastam geldi."
"Tamam Berkan ama beni aramayı unutma, burada yalnız..." telefon kapandığında ekrana bakındım. Yüzüme mi kapatmıştı o?
Telefonu masaya bıraktım. "Hastası geldiği için aniden kapatmak zorunda kalmıştır. Sorun değil."
Geri çekilip eğilip ayakkabılarımı giydim. Tam uymuşlardı. Canımı da yakmıyorlardı.
Ayağa kalkıp yemek yemek için odadan dışarı çıktığımda yüzbaşının odasından büyük bir gürültü duyuldu. Korkuyla o tarafa döndüğümde bağırdığını duydum. "Çık!"
Kapısı açıldığında bir asker çıktı odasından. Kapı hafif aralıkken deli yüzbaşının bir ileri bir geri gittiğini gördüm. O kadar sinirli görünüyordu ki aniden göz göze geldiğimizde öfkeyle soluyup kapıyı kapattı.
Önüme dönüp nefesimi bıraktım. "Bu adam hem deli hem de tehlikeli."
Adımlayıp yemekhaneye doğru ilerledim. Sinirli halini görmüşken onunla pek uğraşmasam iyi olacaktı.
Yemekhaneye girdiğimde birden bu kadar erkeği görmek şaşırtmıştı. Bu kadar erkeğin arasında olmamıştım hiç. Bu yüzden garip hissetmiştim ki bir kaçı da bana bakıyordu.
Yemeği alıp oturacak bir yer bakınırken iki tane kız askeri fark edip yanlarına adımladım. Biri sabah Hakan ile öpüşürken yakaladığım kızdı.
"Oturabilir miyim?"
"Tabi." O sessiz kaldığında diğer asker konuştu. Yanına oturup baş selamı verdim.
"Eylül ben."
Yanına oturduğum kız elini uzattı. "Güleda ben de."
Elini sıktım. "Memnun oldum." dediğimde sabah gördüğüm kız da elini uzattı. "Meryem ben de."
"Memnun oldum."
İkisiyle de tanıştıktan sonra önüme döndüm. "İlk görev yerin burası mı?"
"Evet."
"Şansa bak." dedi Güleda. "Burası en hareketli yerlerden biridir."
İşte bu tam da benim şansımdı cidden. Şanssızlık...
Biri demir kapıya vurduğunda başımı çevirdim. "Kılıç timi!"
Demir'di bu. "Beş dakika içinde hazır olun, çıkıyoruz."
"Emredersiniz komutanım!" diye bir grup asker bağırdığında kulak zarım patlayacaktı neredeyse.
Demir çıktıktan sonra yedi asker de onu takip etti. Güleda da ayaklandı. "Ben de bir bakayım."
Onunla beraber Meryem de ayağa kalktı. "Geliyorum." dediğinde ikisi de uzaklaşmıştı yanımdan.
Benim buraya alışmam gerçekten çok zor olacaktı belli ki.
Yemeği bırakıp ayağa kalktım. İştahım kaçmıştı.
Yemekhaneden çıkıp odama geçerken Demir ve Güleda odadan çıktı. "Buralar sana emanet. Ben yokken bir şey olmasına izin verme."
"Emredersiniz komutanım."
Demir yüzüme bile bakmadan yanımdan geçip gittiğinde Güleda'ya döndüm. "Nereye gidiyorlar?"
"Görüntü almışlar."
Kaşlarımı çattım. "Görüntü?"
"Yani, yakınlarda bir terörist grubu var ve çatışmaya gittiler."
Başımı çevirip çıkışa baktım. Çatışma? Umarım hepsi sağ salim dönerdi.
~ ~ ~ ~ ~ ~ ~