Gece, şehrin üzerine ağır bir cam kubbe gibi çökmüştü.
Karan arabaya atladığında motoru çalıştırırken parmakları titremedi. Direksiyonun soğuk derisi avuçlarının altında sabitti. Ama zihni… zihni artık bıçak sırtı kadar keskindi.
Telefon çaldığında tek halkada açtı.
“Konuş.”
Sesi düzdü. Ne öfke vardı ne panik. Sadece kontrol.
Aras’ın sesi her zamanki gibi ölçülüydü ama arka plandaki gerilim, kelimelerin arasına sıkışmıştı.
“Abi… fotoğraf geldi.”
Karan’ın bakışları karardı. Ön camdan akan gece ışıkları bir an için anlamını yitirdi.
“Ne fotoğrafı?”
“Melis’in apartmanının önü. Az önce çekilmiş. Sokağın karşısından. Yüz net değil ama biri orada. Bekliyor.”
O an zaman yavaşlamadı.
Hızlandı. Biri onu fena kızdırmak istiyor olmalıydı. Önce arıyor, fotoğraf yolluyor yetmiyor yardımcısına da atıyor.
Düşünceler birbiriyle çarpışmadı; hizaya girdi.
“Gözünüz üstünde olsun. Ben geliyorum.”
Gaz pedalına bastığında araba öfkeyle değil, disiplinle hızlandı. Her kırmızı ışık hesaplandı. Her dönüş milimetrik alındı. Karan hız yapmıyordu. Kontrol ediyordu.
Çünkü panik hata doğururdu.
Ve hata, bu kez Melis’e mal olabilirdi.
Sokağa girdiğinde farları bilerek kısmadı. Varlığını gizlemek istemiyordu. Aksine, mesaj vermek istiyordu.
Buradayım.
Aras ve iki adamı çoktan pozisyon almıştı. Biri köşede sigara içiyormuş gibi duruyor, diğeri park halindeki bir aracın arkasında gölgede bekliyordu. Sokak dışarıdan sıradandı. İçeriden savaş alanı.
Karan arabayı apartmanın önünde durdurdu. Motoru kapatmadı. İlk refleksi yukarı bakmak oldu. Melis’in salon ışığı yanıyordu. Yaşıyor. Evde. Habersiz. Bu üç bilgi bir anlığına içindeki kasılmayı gevşetti.
Kapıya yöneldi. Zile bastı. Kapı açıldığında Melis’in yüzünde yalnızca şaşkınlık vardı. Üzerinde ev haliyle, saçları dağınık, gözleri uykusuz ama huzurlu.
“Karan? Bu saatte—”
Karan içeri bir adım attı. Cevap vermedi. Eli kapının kenarındaydı.
“İçeri geç.”
Sesi alçaktı. Sertti. Tartışmaya kapalıydı.
Melis o tonu tanımıyordu ama tehlikeyi sezdi. Geri çekildi. Karan kapıyı kapattı. Kilidi çevirdi. Zinciri taktı. Bir an kapıya yaslanıp dinledi.
Sonra ona döndü. Bir saniye konuşmadı.
Yüzünü inceledi. Gözlerini. Omuzlarını. Nefes alışını.
“İyi misin?” diye sordu.
“Evet… ama ne oldu?”
Cevap vermedi. Bir saniye daha baktı. Sağ olduğunu, korkmadığını, henüz hiçbir şey bilmediğini gördü. Sonra onu kendine çekti.
Bu sarılma romantik değildi. Bu, kontrol etme sarılmasıydı. Kolları Melis’in sırtında sıkıydı. Nefesi omzuna çarptı. Kalbi göğsünde düzenli ama güçlü atıyordu.
“Kapıyı içeriden kilitle,” dedi kulağına. “Ben geliyorum.”
Melis geri çekildi. “Nereye gidiyorsun?”
Ama Karan çoktan kapıyı açmıştı. Sokağa çıktığında hava daha keskin, daha metalikti.
Aras göz teması kurdu. Başını hafifçe sağa çevirdi.
Gölge.
Karan yürümeye başladı. Koşmadı. Acele etmedi. Ama adımlarının ritmi değişmişti. Avına yaklaşan bir yırtıcı kadar sessiz ve netti.
Adam geri çekildi. Elinde telefon vardı. Parmakları telaşlıydı. Karan hızlandı.
Bir anlık kovalamaca başladı. Ayakkabı tabanları asfaltı sürttü. Nefesler hızlandı. Telefon adamın elinden kayıp yere düştü. Ekran ışığı karanlıkta parladı.
Karan adamı iki adımda yakaladı.
Yakasından kavrayıp duvara yasladığında yüzündeki sakinlik ürkütücüydü.
“Kim gönderdi?”
Adam bakışlarını kaçırdı. Çenesi kilitliydi.
Aras telefonu yerden aldı. Ekranı Karan’a çevirdi.
Az önce çekilmiş bir fotoğraf. Karan binaya girerken.
Net. Planlı. Soğukkanlı.
Karan’ın çenesi kilitlendi. Gözleri bir milim bile oynamadı ama içindeki sınır çizgisi geçilmişti.
Bu artık uyarı değildi. Bu, sınır ihlaliydi.
Adamın yakasındaki tutuşu biraz daha sıkılaştı.
“Yanlış kişiyi izliyorsun.”
Ses tonu bağırmıyordu. Ama ölüm kadar ciddiydi.
Adam yine konuşmadı. Karan bir saniye daha baktı. Sonra onu Aras’a bıraktı.
“Konuşacak.”
Tek kelime. Karar verilmişti. Apartman kapısı açıldığında Melis’in yüzü değişmişti. Bu kez yalnızca şaşkın değildi.
“Ne oluyor Karan?”
Karan içeri girdi. Kapıyı kapattı. Bu kez gerçekten sarıldı. Başını Melis’in omzuna gömdü. Bir saniye. İki saniye. Kalbi hâlâ hızlıydı ama bu kez adrenalin değil, korkuydu.
“Biri seni izliyordu.”
Melis’in bedeni gerildi. “Ne?”
“Sokağın karşısından. Fotoğraf çekmiş.”
Sessizlik ağırlaştı. Melis’in parmakları Karan’ın gömleğine tutundu. O an küçük kırmızı lekeyi fark etti.
“Kolun kanıyor.”
Karan baktı ve omuz silkti.
“Hiçbir şey.”
Ama mesele kan değildi. Mesele, Melis’in artık hedef tahtasına dokunmuş olmasıydı.
Karan geri çekildi. Yüzü yeniden sertleşti.
“Bu tesadüf değil,” dedi. “Benimle adının yan yana anılması birilerinin hoşuna gitmedi.”
Melis’in boğazı kurudu. “Senin… diğer işlerin mi?”
Karan cevap vermedi.
Ama suskunluk, en net cevaptı.
O an Melis iki Karan’ı aynı anda gördü.
Toplantı odasında kelimelerle savaşan adam.
Ve az önce sokakta birini duvara yaslayan adam.
“Burada yalnız kalmayacaksın,” dedi Karan net bir tonla.
“Ne demek o?”
“Ya ben kalacağım. Ya sen benimle geleceksin.”
Bu bir teklif değildi. Bir karardı. Melis’in yüzü sertleşti. Şok geçmişti. Şimdi irade devredeydi.
“Hayır.”
Karan’ın bakışları keskinleşti.
“Bu tartışılacak bir konu değil.”
“Benim evim burası.”
“Ve az önce biri kapının önünde fotoğraf çekti.”
“Senin yüzünden,” dedi Melis, sesi ilk kez yükselerek. “Senin hayatın yüzünden.”
Cümle odada yankılandı. Karan’ın çenesi gerildi.
“Evet,” dedi düz bir sesle. “Benim yüzümden.”
Bu kabulleniş, savunmadan daha ağırdı.
Melis’in gözleri dolmadı. Ama içindeki düzen çatladı.
“Bu benim hayatım Karan. İşim, evim, düzenim. Her şeyi bir gecede toplayıp senin karanlık dünyana taşınamam.”
“Bu karanlık dünya dediğin şey şu an kapının önünde duruyor,” dedi Karan. “Ve seni izliyor.”
“Peki ya hep mi böyle olacak?” diye sordu Melis. “Hep kaçacak mıyım? Hep senin gölgenle mi yaşayacağım?”
İşte oradaydı.
Kontrol ile özgürlük arasındaki çizgi.
Karan ilk kez birini zorla koruyamayacağını anladı.
Cebinden telefonu çıkardı.
“Aras. Apartmanın karşısında iki kişi daha istiyorum. Sabah kadar. Giriş-çıkış kontrol. Plaka taraması. Evet. Ben buradayım.”
Telefonu kapattı.
“Kalacaksın yani?” dedi Melis.
“Evet.”
“Bu çözüm değil.”
“Bu gece için yeterli.”
Melis pencereye yürüdü. Aşağı baktı. Gölgeler. Siyah araç. Bekleyen adamlar.
“Ben korkmak istemiyorum,” dedi yavaşça.
Karan arkasında durdu. Bu kez dokunmadı.
“Ben de seni korkutmak istemiyorum.”
Melis döndü.
“Hayatının o kısmını benden saklayamazsın artık.”
Bu bir suçlama değildi.
Bir eşikti.
Karan’ın yüzündeki sertlik yumuşadı.
“Bugün depodaydım,” dedi.
Melis’in bakışları sabitlendi. “Silah mı?”
Cevap vermedi.
Ama Melis anladı. Zaten sarılırken Karan'ın belindeki silahı görmüştü.
Bir adım yaklaştı.
“Ben zayıf değilim,” dedi. “Ama kukla da değilim. Eğer yanında olacaksam, gerçeği bilerek olacağım.”
Karan’ın içinde bir şey yer değiştirdi. Bu yalnızca korunacak biri değildi. Bu, yanında durabilecek biriydi.
Elini uzattı. Bu kez beline değil, eline dokundu.
Sahiplenmek için değil. Söz vermek için.
“Tamam,” dedi. “Saklamayacağım.”
Aşağıda başka bir araç sokağa girdi. Farlar camdan içeri süzüldü, duvarda iki gölge oluşturdu.
Savaş artık tek taraflı değildi. Melis kalmıştı.
Ama bu kalış korkudan değil, bilinçli bir duruştu.
Ve Karan ilk kez birini korurken kontrolü paylaşmayı öğreniyordu.
Gece henüz bitmemişti. Ama artık yalnız değildi.