-İNTİHAR-
Herkese ait olan günah ortaya konulduğunda kimse onu üstüne almak için hareket etmez.
Kraliyet havyanları hareket etmeyi bıraktılar. Kendilerine gelip yaptıkları tahribat ile krallarına karşı mahcup davrandılar. Etrafta salınan kar taneleri sakince yere inmeye başladığında görüş açısı düzeldi.
Kral Dora hemen yerde yatan Alesya’nın yanına koştu. Gücünü kullanmamıştı, her şeyi eski haline getiren güç onun tarafından gelmişti. Biri onu öldürmüş diye düşünüyordu. Koşarak onu kontrol etmek istedi.
Titriyordu ve ince boğazında hareket eden ademelmasını gördü. Biraz daha yakınlaştığında onun yeşil gözlerini gördü. Bir an afalladığında gözlerin yavaşça renk değiştirip mavileştiklerini gördü.
Geldiği adımların aksi bir şekilde geriye adımlar atarken sendeledi. Neler olduğunu sadece Tanrı bilirdi fakat bu dönen oyuna izin veriyorsa onları korkunç bir son bekliyordu.
Kral Dirim de Alesya’yı kontrol etmek için geldiğinde Kral Dora kolunu öne uzatıp onun daha fazla ilerlemesine engel oldu. Bunu neden yaptığını bilmeyen Kral Dirim kardeşine baktı. Onun yüzündeki ifade dehşete düştüğünü gösteriyordu.
Diğer kral kardeşlerde onların yanına geldi. Onların kırmızı kandan dolayı iğrendikleri için ilerlemediklerini sandılar. Bu konuda daha iyi davranabileceğini düşünen Kral Tambet ilerledi ve yerde sırt üstü yatan kızın yanında çömeldi.
Duygusuz ve ifadesiz bir şekilde mavi gözlerini donakalmış gibi duruyordu. Yüzünde herhangi bir ifade yoktu. “İyi misin?” diye sordu. Tepki alamadı ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Ayakta onu izleyen üç krala baktı onlarda herhangi bir şey söylemediler. Yol göstermediler.
Kral Tambet ayağa kalkıp “Bu hayvanlara ne oldu?” diye sordu. Etraflarında onlara fazla yaklaşmaya cesaret edemeyen ve utanan kraliyet hayvanlarına bakarak söyledi.
Kral Dora gözlerini kızdan ayırmadı. “Az önce büyü vardı.” dediğinde Kral Tambet kaşlarını çattı. “Kimse burada büyü yapmaz. Hiçbir krallık buna cesaret etmez.”
Kral Dora buna cesaret etmiş olsunlar diye dua etti. Kardeşinin kıza doğru ilerlemesine hâlâ daha izin vermiyordu.
“Size seslendim ama duymadınız. Kızın arkasında bir şey vardı. Ne olduğunu göremedim ama sanki kanatları vardı.”
Kral Dirim kardeşinin onu neden böyle korumaya aldığını bilmiyordu. Fakat sözünden çıkmayan bir çocuk gibi ardında durdu. Bunu yaptığına göre bir bildiği olmalıydı. Ona yaklaşıp kanatlı kraliyet hayvanlarını saydı.
“Cula mıydı acaba? Sis Baykuşu mu?”
Kral Tavi bu ihtimallere olanak vermedi. “Buna cesaret etmezler. Ayrıca bizim hayvanlarımız etkileneceği bir büyü onların hayvanlarını da etkiler.”
Kral Dora kardeşine izin vermezken kendi ilerleyip temkinli bir şekilde Alesya’ya baktı. Yüzü yavaşça his kazanıyordu. Az önceki acıların çeken kızın göz kapakları kapanıp açıldı. Bunun normale döndüğüne işaret sayan Kral Dora kardeşine döndü.
“Hadi gidelim. Krallığımızdan çok uzak kaldık.”
Kral Dirim onun yaşayabileceği korkulara ihtimal verirdi. Fakat onun yüzündeki dehşet farklıydı. Kardeşine baktığında Kral Dora ona kızı taşımasını işaret etti.
Kral Dora güçlerden ve sihirlerde men edilmiş ve bu yüzden ellerini kollarını bağlayan bu yerden bir an önce çıkmak istiyordu. Zaten hiçbir şeyi kontrol altına alamıyorlardı hiç değilse ellerinden geldiği kadar karşı koyarlardı.
Göl bölgesinde çarpaz taşlı vadinin ortasından çıktılar. V şeklindeki keskin taşlar onları boz kırlar bölgesinde güç ve sihirden men edilmiş ortamdan çıkardı. Krallar birbirleri ile vedalaştılar. Anisa Kralları onları bekleyen askerlerinin ve atlarının yanına gittiler. Onları burada bırakarak onlardan önce kız hakkında bir yargıya varmak istemişlerdi.
Kral Dirim kızı kollarından görünmez güçlerini ile havaya kaldırdı. Onu havada süzülen saçlarına baktı ve çektiği acıyı yüzünde belli eden ifadeye baktı.
Kral Dora, Kadeh Yılanına emir verdi ve onu hızla uçabilsin büyümesini istedi. Onunla kısa bir sürede krallıklarını ulaşabiliyorlardı. Onları bekleyen yılana ilerlemeden önce durdu.
Kardeşine ve uyuyan kıza baktı. Bunu söylemek için uygun bir zaman bekliyordu ama aynı zamanda bir an önce bilmesi gerektiğini hissediyordu.
“Oradayken kızın gözleri farklıydı. Renk değiştirdi.”
Kral Dirim’in aklı karıştı, bunun neyin belirtisi ya da sebebi olduğunu anlayamadı. Kardeşini bu kadar dehşete düşüren şeyin bu olduğunu anladı. Geri çekilmesinin nedeni bu olabilirdi.
Kral Dora, havayı altına alarak kendini yukarı kaldırdıktan sonra yılanın üzerine çıktı ve kardeşine baktı.
“Senin dolunayda gördüğün kızın gözleri yeşildi değil mi? Sanırım senin kızda buralarda.”
Havada süzülerek uyuyan kıza baktılar. Sadece bir insan olabilirdi, bir kraliçenin onu piyon olarak öne sürdüğü ve kendi Diyar Perdesinin başka bir yerinden geçmiş olan biri daha olabilirdi.
Muhtemelen bu kız ile bir bağı vardı. Bu kızda kehanetin bir parçasıydı fakat tam olarak neresinden bulunuyordu kimse bilmiyordu.
Kral Dirim kızı kollarının arasına alarak Kadeh Yılanın üzerine çıktığında birbirlerine yakın duran iki kardeşin arasınlarındaki kıza baktılar. Baygın kız hakkında vardıkları tüm yargıların boşuna olduğunu düşündüler.
Her gün, her an yeni bir şey olacak ve bildiklerinide düşündüklerinide unutacaklardı.
Kadeh Yılanı yavaşça havalanıp krallarını taşırken gökyüzü yine griydi. Dolunaysız büyük bir boşluk gibi duran gökte yine onun ışığı ile aydınlanan yerden bu sefer daha karanlık duruyordu.
Grinin sahiplendiği lanetsiz de kasvetli olan Sukha’da kendi krallıklarına doğru ilerlediler. Ne düşüneceklerini ya da ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Sanki onların ağzına çaresizliği sürmüş tadına bakmalarını istiyordu.
Krallığa vardıklarında halk onları meydanda bekliyordu. Taş ve ahşabın karışık olduğu yapılarından çıktılar. Tüm binalar en az iki katlıydı ve yan yanaydılar. Meydandaki dükkanlar sadece tek katlıydı ve hepsinin çatıları dümdüzdü.
Halktan bazıları meydan pazarının çatılarına çıkıp Kadeh Yılanı ile üstlerinden geçen krallarına baktılar. Kimileri sokaklarda, kimileri evlerinin pencerelerinden çıkmış bakıyordular. Krallar sırf kızı görmesinler diye çok yukarıdan uçuyorlardı. Fakat halk kızı görmek istemiyordu kendilerini hatırlatmak istiyordu. Onların vereceği karara etki etmek istiyorlardı.
Bu lanet hepsinindi fakat mevzu suçlarını üstlerine almak olduğunda kimse kendini günaha layık görmüyordu.
Atalarını suçluyordular oysa atalarından bu yana değiştirdikleri hiçbir huyları ve yaşamaları olmamıştı. Tanrı onların üzerinde lanetini tutmakla haklıydı fakat yine de her şeyi kendi içindeki umutla yaratmışken onları çaresizliğe bırakamazdı.
Krallıktaki en görkemli yer Adal Sarayıydı. Krallıktaki en yüksek ve en gösterişli yer saraydı. Tüm krallığı görebilmek için kule gibi uzun tüm krallığı sığmak isterler gibi de büyük yapmışlardı.
Bahçesi duvarları yoktu, halka kendini açan kralların samimiyetini gösteriyordu. Büyük açıklığın ortasındaki tepede yapılan saray kendini korumaya alamamış gibi görünebilirdi fakat sarayın içinde krallar olduğu sürece tek bir taş bile yerinden oynamazdı.
Onları burada alt etmek isteyecek kimseler mutlak delirmiş olmalıydı. Ziyaretçi salonun üzerindeki büyük terasın üzerdeki balkonlu yer Alesya’nın kaldığı yerdi.
Kadeh Yılanı krallarıda oraya götürmek için balkonda durdu. Krallar balkonun içine atladılar ve Kral Dirim’in geçmesi için balkonun kapılarını açan Kral Dora o kızı yatağa yatırana kadar izledi. Daha sonra yatağın yanında durup kıza baktılar. Her şey birbirine girmişti.
Kral Dora kardeşine elini uzattı. Kral Dirim sadakat ve kardeşliklerinin sağlam bağı ile onun elini tuttu. Sonra kardeşini kendine çekti, ona göre az güçlü olan kardeşi yakınına gelince sarıldı. Birbirlerinin sırtlarını sıvazladılar.
“Sonsuza kadar.” dedi Kral Dora. Kardeşlik bağlarının süresiydi çocukluklarından beri birbirlerine karşı söz ve bağlılık yemini bu sözdü.
“Sonsuza kadar.”
Onları bekleyen kötü bir son ya da lanet... Onların içine bulunduğu kötü durumlar veya fikir ayrılıkları hiçbir şey bu bağdan daha önemli ya da üstün değildi. Tanrı sonu gerçekleştirse bile iki kardeş birbirlerine sarılıp aynı kelimeyi söyleceklerdi.
Sonsuza kadar...
***
Alesya yavaşça göz kapaklarını açtı. Bir süre tavana baktı kalp atışının çok hızlı attığını düşünecekti. Eğer sadece onun kalp atışı olsaydı. Zihninde ağırlığı olan kızın şimdi kalbinde atışları vardı. Kendi atışları onunkinin yanında çok cılız ve sessiz kalıyordu.
Alen içine girmiş onu ele geçirerek yavaşça onu sahiplenen bir elma kurdu gibiydi.
Yataktan çıktı ve ayağa kalktı. Kralların aradıkları o değildi, o bir insandı. Bu evrenin kraliçesi değildi. Krallarına aradığı, hem korkup öldürmek istedikleri hem de korudukları kız Alen’di.
Onun içindeydi ve onu ele geçiriyordu. Buraya ilk geldiğinde Diyar Perde’sinden geçerken ki hislerini hatırladı. Kendini kaybolmuş hissetmiyordu, kaçıyordu. Bir şeyden kaçıyordu, içindeki kızdan kaçıyor olmalıydı. Pekte kaçamamıştı.
Yataktan kalkıp kendine bir yansıma alanı aradı. Balkona açılan iki kanatlı büyük camları bunun için çok uygundu. Onu gökteki hilallerin ışığı ve içinde bulunduğu odanın ışığı ile gayet iyi görüyordu. Hemen ismini söyledi.
“Alen.”
Kendi yansımasında başka biri vardı, onun ismini söylerek onu serbest bırakıyormuş gibiydi. Alen bir tozun kendi cılızlığında gücü ile bulunduğu kör karanlıkta elini Alesya’ya uzattı. Nasıl olduğunu merak ediyordu.
“Alesya iyi misin? Kendini nasıl hissediyorsun?”
Alesya gözlerindeki nefretle çenesindeki kasları sıkarak sordu. “Sen kimsin?” Onun neden sinirli olduğunu anlamayan Alen şaşırdı. Ne diyeceğini ve nasıl yakalaşacağını bilemedi.
“Anlamadım.”
Alesya kullanılan ve sonunda harap olacak kişi olarak kendini savunmak istiyordu. Tüm bu acıların nedeni o olmalıydı. Uyum göstermediği Sukha’nın havası yetmiyor gibi birde içinde Alen’i taşımak onu bu hale getirmişti. Az kalsın ölüyordu ve bunun dönüşü yoktu.
Yumruğunu sıkarak camlara yaklaştı. “Sen kimsin ve nesin? Buradakilerin beni kraliçe sanıyor.” Tüm suç onundu ve hemen açıklamalıydı. İçine girmek için her ne yaptıysa şimdi bunu düzeltmeliydi.
Alen tedirgin bir şekilde ellerini birleştirdi. Onu sakinleştirmeli ve sözlerini dinletmeliydi. “Bak bunları ben sana açıklayamam. Bende bilmiyorum. Biraz sabredip hafızanın geri gelmesini beklemeliyiz.”
Alesya onun oyaladığını anladı. Ona anlatamadığı her neyse öldükten sonra bir önemi olmayacaktı. Buna bir son vermeye ve kendini kurtarmaya kararlıydı. Saklananın en korkacağı şey yerini belli edecek olmanın endişesi olabilirdi. Onu bununla tehdit etti.
“Sen kafamın içinde misin aynada mısın her nerdeysen bundan diğerlerininde haberi olacak.”
Alen onu korkusunu anlıyordu. Zarar görmekten ve ölmekten korkuyordu. Fakat bunu yapması ikisini de tehlikeye sokacaktı. Alen onu zihninde yaşarken gücünü kullanıyordu ve ölmesine izin vermemişti.
“Merak etme seni korayacağım.” diyerek hem söz veriyordu hemde endişesini yok etmeye çalışıyordu. Alesya onu dizginleyecek her lafa karşıydı. Öfkesi o kadar taze ve sıcaktı ki kendini yakıyordu. Kalbinin üzerini örten farklı bir kalp atışına dayanamıyordu.
“Sen. Onların öldürmek istediği sensin değil mi?”
Alen kafasını iki yana salladı. Ona hayal kırıklığı ve gücenerek baktı. Diğerlerinin safını bu kadar hızlı tutabileceğini düşünmemişti. Onu koruduğu için minnet duyar ve onun yanında olur sanmıştı.
“Alesya. Sen neler söylüyorsun?”
Alesya söylediğine inanıyordu etrafta amaçsız onu bir yere götürmeyen adımlarla dolandı. “Onlar birini arıyorlar ya da bir suçluyu. Ben kimseye bir şey yapmadım.” Fakat cezası ona kesilecekti. Onu suçlayacaklardı ve öldürmek isteyeceklerdi. O kimseye bir şey yapmamıştı üstene üstlük o da bir kurbandı. Alen’in kurbanı. Geleceğin getirdiği kötülüklerin hepsinin nedeni oydu.
Alen kendine inandırmak için çırpındı. “Biz kimseye bir şey yapmadık.” Eğer Alesya sadece kendini düşünürse geri alamayacakları hatalar ortaya çıkardı.
Alesya adımlarını durdurdu. Onun senini duyduğu kafasını kesmek ondan ayrılmak istiyordu. Parmaklarını sertçe saçlarının arasına geçirdi. Camdaki yansımaya baktı.
“Biz diye bir şey yok. Kafamın içinden çık! Bu lanet olası yerden kurtulmak istiyorum!” Kendine hakim olamıyordu sesi yükselmişti. Onu kafasında istemiyordu. Öfkesine sahip olmıyordu hatırladığı acılar bile onun irade dizginlerini kırıyordu. Alen ona ulaşamamın acısını yaşadı. Endişe içinde onu durdurmak istedi. Başkaları onu duyacaktı.
“Alesya sakin ol.”
Alesya tekrar odanın içinde gezinmeye başladı. Başını ellerinin arasına sıkıştırmış ve kendi kendine konuşuyordu. Sayıklıyordu, ne kadar battığını ve buradan kurtulamayacağını kendine söylemeye başladı.
“Buradaki hiç kimse benim gibi değil. Ben buraya ait değilim. Ben insanım ve burada yaşayamıyorum. Az kalsın ölecektim.”
Buraya ait değildi, ölecekti. Onu burada bekleyen hiçbir iyilik olmadığını hissetti. Çektiği acıların hepsini her gün hissedeceğini düşünmek çıldırtıyordu. Her gün o acılar ve baş ağrısı... Her gün ölümün kapısını kadar gitmek.
Alen yine ona güvence vermek istedi. Ama bu sefer olmamıştan değil olandan bahsetti. İksir Gölü çevresinde yaptığından bahsetti.
“Alesya, ben orada seni korudum ben. Ölmene izin vermedim.”
Alesya deli bir sırıtarak ona baktı. Birde bunun için ondan teşekkür ya da minnet mi bekliyordu? Tüm bunlar onun suçu değil miydi? Onu suçladı.
“Hayır, beni buna sen bulaştırdım. Sende onlar gibisin güçlerin var. Onlar seni arıyor sense kafamın içinde saklanıyorsun. Beni kullanıyorsun.”
Alesya hızla camlara yaklaşırken Alen yalvararır gibi konuştu. “Lütfen, dinle beni.” Oysa onu dinleyecek bir halde değildi. Alesya öfkesine kapılmış kendini bile düşünmüyordu. Çaresizliği aklındaydı ve çaresiz olmanın verdiği öfke vardı.
“Herkese söyleyeceğim. Senden haberleri olacak.”
Cam balkon kapılarını tutup ikisini de birden açtı. Hava almak onu rahatlacak bir eylem değildi, Sukha’da değil. Her nefes onu ciğerine fazla yoğun ve yorgun geliyordu. Alen onun bunu yapabilecek kadar kontrol altından çıktığını gördü.
“Sakın yapma seni öldürürler.”
Ölümden korkan birinin ölümle korkuttu. Bu Alesya’yı histerik bir kahkaya sürükledi.
“Zaten ölüyorum görmüyor musun? Benim buradan kurtulamam lazım. Nereden geldiysem oraya gideceğim.”
Balkonun içinde gezinirken camların yansımasından onu kendine çekmek isteyen Alen çaresizce ikna etmeye çalıştı. Onun aklından geçebilecek tehlikeli düşüncelerden arındırmak istiyordu.
“Sen buraya aitsin.”
Alesya kafasını iki yana salladı. Yarı açık balkon camına baktı. Nefesini hiddet içinde alıyordu. Buraya ait değildi, acılı bir ölüme ait değildi. Onu kullanmak isteyen kıza nefretle baktı.
“Beni kullanmana asla izin vermeyeceğim. Onlardan saklanmak için beni kullanıyorsun. Gölde bedenimi aldın ve ben hiçbir şey yapamadım.”
Yine kendi bedenine bile sahip çıkamayacak duruma gelmek istemiyordu. O acıların hiçbirini yeniden yeniden yaşamayacaktı. Baştan beri onu koruyan Alen’in tek niyeti onu kullanıp krallardan saklanmaktı.
Alen sesini yükseltti, ona karşı iyi niyet gösterip onu sakinleştirmesi gerekiyordu. Fakat dinlemiyordu ve muhtemelen çok kötü bir şey yapıp ikisini de tehlikeye atacaktı.
“Alesya bunu ben istemedim! Ne yapacağımı bilmiyorum. Sadece sakin ol ve iç güdülerini kullan. Hafızan yerine geldiğinde inan bana bu yaptığından pişman olacaksın.”
Alesya onun birde üste çıkmasına dayanamadı. Manipülasyon yapmaya çalıyordu onu bir kukla gibi oynatacaktı.
“Beni yönlendirme! İç güdümmüş bu aptal yerde her şey aklımı zorluyor.”
Alen dişlerini sıkarak ona sabrının sonuna dayanarak konuştu. “Bağırma. Seni duyacaklar.” Alesya cama yaklaştı onu daha yakından görmek istiyordu. Yeşil gözleri delmek ister gibi bakıyordu aynı ona bakan mavi gözler gibi...
Alesya onu kendi kafasından söküp olmak istiyordu. Tüm bu zamanlarda onu korumasında tek bir nedeni olabilirdi. Çünkü ikisi de aynı yerdeydi.
“Beni öldürürler mi diye korkuyorsun? Muhtemelen buna izin vermezsin çünkü ben ölürsem sende yok olur gidersin değil mi?”
Alen’in öfkesi gözlerinden geçti ve yüzüne ağır bir hüzün çöktü. Karşısındaki Alesya onu tehdit ederken titremiyor ya da korkmuyordu. Gözlerindeki nefreti görmeye dayanamadı.
Alesya ondan iğrenir gibi yüzünü buruşturdu. “Bana gerçeği söyle onlara ne yaptın? Neden herkes bana kraliçe diyor ve beni öldürmek isteyeceklerini söylediler?” Alesya onu suçlarken Alen pes etti. Bu kadar çabuk nasıl karar varıp onu suçluyordu.
“İyi dinle beni.” diyerek derin bir nefes aldı. Alesya o devam etmeden önce önemli bir ayrıntının altını çizdi. “Sakın yalan söyleme. Bunu yaptığını anladığım an herkese söylerim. Nasıl kafama girdiysen seni oradan söküp alırlar ve ölen sen olursun.”
Alen kabul etti ama tehditinin bir önemi olmamıştı. Başını hafifçe salladı. Ona her şeyi anlatamazdı, tüm bunları kendi zihninde bulmalıydı.
“Dinle beni... Günahlar bizim değildir fakat yakarışlar bizlerin elinden gelebilirdi. Bir lanet var. Tanrı’nın herkesi feci bir sonla öldüreceği söylenen bir lanet. Bozmalı ve karşısında durmalıyız. Bizim hem itaat etmemiz hemde isyan çıkarmamız gerekiyor.”
Birbirine dolanan ifadeler ve bağların kopuk olduğu bir anlatım vardı. Alesya sabırla dilini dişlerinin üzerinde geçirip ona keskin bir bakış attı. Bu son uyarısıydı bir daha algı ve yanıltmaca kullanmamalıydı.
“Düzgün anlat. Zıt ifadeleri kullanıp durma. Son kez uyarıyorum seni.”
Alen onun inatçılığına karşı sertçe baktı. Sonra daha açık davrandı. “Kehanete göre iki kız var. Bu kızlardan biri evreni kötülüğü ile yok edecek. Diğeri her şeyi düzeltebilir ve laneti engeller.” Bunlar onun zihninde bir yerleri aydınlatıp hatıralarını geri verebilirdi.
Alesya’nın öfkeli yüzü düştü geriye doğru adım atarken sendeledi. Az kalsın düşüyordu. Kendini toparlamaya çalıştı fakat bu hiç kolay değildi. Kehanet eğer gerçekse herkesin o kızı öldürmek için haklı bir sebebi vardı.
Lanet gerçekleşmesin diye öldürürlerdi. Herkes o iki kızdan biri olduğunu düşünüyordu. Hangisi olduğunu sanarsalar sansınlar bu önemli değildi. Kimsenin umurunda olmaz ve risk almayıp onu öldürülerdi.
Alen onun bedeninden güç kullanmıştı onlara basit bir insan olduğunu açıklasa bile kimse inanmazdı. Alen onlara iyilik için burada olduğunu açıklamayı bırak varlığını bile saklıyorsa en kötü ihtimale sahipti. O herkesin öldürmek istediği kızdı ve onun zihnindeydi. Yavaş yavaş bedenine sahip oluyordu.
“Sen benim kafamın içinde saklanıp beni paravan yaptın.” diyerek suçladı. Artık battığı dipten kurtuluş için hiçbir ışık görmüyordu. Bu lanetli gri evren onu sonuydu.
Alen sertçe elini yüzünde gezdirdi. Söylediklerinden bunu çıkarması öfkelendirdi. “Alesya beni çıldırtıyorsun. Keşke yer değiştirseydik.” diye sızlandı. Onun bu tavırları Alesya’yı zıvanadan çıkardı.
“Buradan nasıl kurtulurum bana söyle. Hemen!”
Sesi daha öncekinden daha fazla çıkmıştı. Ses tonu öyle ılık ve akıcıydı ki dinleyenlere tesir ediyordu. Onu dinleyip söylediklerini yapmak isteyecek arzuya sahip oluyorlardı. Alen maalesef der gibi baktı. Burayı kabullenmesi gerekiyordu.
“Alesya kurtulamazsın. Sen buraya aitsin.”
Alesya daha fazla geriye doğru gitti. Israr etti, kurtuluşu olmalıydı. “Sana söyle dedim.”
Sırtı balkon duvarına değdiğinde kısık sesi ile son çaresine sığındı. Eğer buradan kurtuluşu yoksa, öldü demekti. Ya acılar içinde kıvranarak ciğerleri patlayıp ölecekti ya da daha acılar içinde bedeni Alen’e ait olduktan sonra yok olacaktı.
Arkasındaki duvara dönüp tırmanmaya çalıştı. Elindeki tek koz bedeniydi. Bundan başka bir şeyi yoktu. Alen onun yaptığını fark edince telaşa kapıldı.
“Dur, ne yapıyorsun?”
Alesya çıplak ayakları ile taş duvarın oymalı yerlerine basarak duvara çıktı. Çıkarken elbisesinin etek kısmına bastığı için sendeledi. Az kalsında dengesini sağlayamayıp aşağıya düşecekti.
Alen korku ile bağırdı, onu yaptığından alıkoymak istiyordu. “Düşeceksin. İn hemen oradan.”
Alesya dengesini sağlamak için kollarını iki yana açıp yüzünü yansımaya döndü.
“Eğer söylemezsen kendimi aşağı bırakırım. Ben zaten burada yaşayamıyorum sende o pis amacına ulaşmadan yok olur gidersin.”
Alen ne diyeceğini bilmiyordu sadece onu caydırmak için “Tamam, tamam. deyip ne söyleyeceğini düşündü. Zaman kazanarak ona söyleceği yalanın ikna edici olması için hızlıca düşündü.
Alesya ne kadar yüksekte olduğuna baktı, hemen altında bir teras vardı. Muhtemelen oraya düştüğünde kafası parçalanacak ölecekti. Alen’i kafasından böyle çıkarabilirdi. Önüne döndü ve zor görebildiği Alen’e baktı.
Telaşa kapılmış onu indirmek için korku içinde bir şeyler geveliyordu. Yalan söylüyor ve onu oyalıyordu. Camın içindeki cılız görünüşünden değil de içindeki hislerinden anlıyordu.
Alesya çaresiz olduğunu kabul etti. Burada iki ateş hattının ortasında acılı bir ölümle yok olup gidecekti. Rüzgârla uçuşan elbisesinin etekleri ve saçları onu aşağı çekmek istiyordu. Odasının kapısının açıldığını fark etmedi. İçeriye giren Kral Dora’yı seslenene kadar fark edememişti.
“Hey sen! Ne yapıyorsun?”
Alesya’nın yaptığı şey gayet açıktı. Zaten Kral Dora’da bununla ilgilendiği için sormuyordu. Balkona geldiğinde Alesya elini ona doğru tuttu.
“Yaklaşma bana.”
Kral Dora sanki onu durdurmak isteyecekmiş gibi davranmasına güldü. “Neden? Yaklaşırsam kendini mi atarsın? O zaman neden yaklaşmayayım ki?”
Oysa Alesya camlardaki yansımayı görmesin istiyordu. Çaresiz olsa bile bir umuttu içindeki. Alen’in bir şeyler söyleyip yaptığından pişman olarak af dilemesini istiyordu. Onu ait olduğu yere gönderebileceğini söylemesi gerekiyordu. Alesya’nın mavi gözleri yaşla dolmaya başladı.
Kral Dirim’de gelip onu görünce telaşlandı. Kardeşi gibi ne söyleyeceğini bilemeyerek aynı soruyu sordu.
“Kraliçe Alesya, ne yapıyorsunuz?”
Arkasındaki pervaza yaslanan Kral Dora keyifle cevap verdi. “Bana zahmet vermiyor.”
Alesya ne kafasının içindeki sesi ne de onu caydırmak isteyecek kralın sesini duymak istiyordu. Sadece kendi kalbinin cılız sesini duymak istiyordu. Hâlâ yaşıyorken son kez ne kadar güçsüz olduğunu ve bundan başka bir çaresi olmadığına kendini inandırmak istiyordu. Onların seslerini istemiyordu, sert bir üslupla bağırdı.
“Susun ikinizde kapayın çenenizi!”
Kral Dora normal şartlarda ona sesini yükselten birini öldürmek isterdi ama zaten kız kendini öldürmek istiyordu. Bu durum içerinde pek önemsemedi, ayıplayarak kardeşine döndü ve kısık sesle sordu.
“Sence de o küstahlaşmadı mı? Bence tamda ölecek kadar küstahlaştı.”
Bu durumdan keyif alıyordu ve alay ediyordu. Bunlara maruz kalmak bile Alesya’nın kalbini sızlayordu. Gördüğü muamele hiçbir zaman bundan daha fazla olmayacaktı. Kafasının içinde Alen’in ağlamasını duymak istemiyordu çünkü sahte geliyordu.
Alesya tekrar bağırdı, kafasının içinde ona bunu yapmaması için yalvarıp ağlayan Alen’e. “Sana susmanı söyledim!” Saçmaydı, onu zaten öldürmek isterken şimdi sadece kendine ağlıyor olmalıydı.
Kral Dora bunu kendi üstüne alıp ona doğru kükrer gibi bağırdı. Birincisini önemsemedi ama aynı kötü davranışı tekrarlayınca dayanamadı.
“Bana bak!”
Kızın üstüne yürümek istediğinde kardeşi Kral Dirim onu tutup geri çekti. Kendi ani bir hareketlerle değilde sakince ona yaklaştı. Elini havaya kaldırdı.
“Kraliçe Alesya lütfen elinizi verin. Hepsi geçecek daha iyi hissedeceksiniz.”
Alesya gözlerinden yaşlar akarken başını iki yana salladı. Yalvarır gibi ona inanmaları için gerçeğini söyledi.
“Ben kraliçe değilim.”
Cılız sesi bile kendi içinde her şeyi bitirmişti. Kurtulmak için hayatını da bitiriyordu. Daha fazla acıya kendini razı edemezdi. Alen onun atlamak için kesin karar verdiğini anladığında kafasını iki yana salladı. Buna izin veremezdi, gözlerinden yaşlar akarken tüm gücü ile bulunduğu kör karanlığın içinde bağırdı.
“Alesya. Biz kardeşiz.” Bu cümle Alesya’yı duraklattı, bunu görünce devam etti. “Lanetteki o iki kız biziz Alesya. İkimizi de öldürerek laneti bozmak isteyecekler.”
Alesya tepki vermedi başını geriye bırakmak için yasladı. “Yalan söylüyorsun.” dediğinde Kral Dirim güven veren bakışları ile onu ikna etmeye çalıştı.
“Bana inanın lütfen. İnanın bana her şey geçecek.”
Alen dizlerinin üzerine çöktü çünkü ayakta duracak hali yoktu. Avuçlarını kör karanlığın zeminine bastırdı. Ona inanması için ses tonuna kadar yalvardı.
“Bana bunu sen söyledin. Alesya inan bana. Ne olursun? Sen her şeyi biliyorsun. Sadece hatırlaman gerekiyor. Alesya lütfen, her şey geçecek.”
Alesya’nın gözlerinden son bir damla aktı. “Hiçbir şey geçmeyecek.” Kendini geriye boşluğa bıraktı. Gri ışığın kahrı elbisesinin beyazını dalgalandırdı saçları o düşerken havada uçuştu. Alesya ölmeyi çare olarak gördü. Bir kez ölüp acısını kısa zamanda bitirecekti. Eğer Sukha’da yaşamayı denerse her gün acıdan biraz biraz ölüp sonra yok olacaktı. Belki krallar onu öldüreceklerdi ya da Alen onun bedenini bir kabuk olarak kullanacaktı.