-Buz Kelebekleri-
Tanrı neden canlının ruhumu bu kadar zıt bir bedene koyae bilinmez. Kalp her iki yana da çekilir; akla yatan kötülük, niyeti sevilen iyilik, hiçbiri nasıl da böyle sarılır yüreğe kimse bilmez.
Alesya acılı bir ölümü, belirsiz bir yaşamı ve yaşamı sürdürürken içinde olacağı korkuyu kabul edemedi. Belki keskin bir son ve kararlı olmak... Her şeyi daha fazla uzatmadan kesmek onun kabul ettiği bir seçenekti. Bu seçeneğe onu iten tek şey çaresizlikti. Her şeyi yaptıran ve her şeyden el çektiren her canlının kendini sakınmak istediği his.
Çaresizlik...
Bu kendini Sukha’ya ait hissetmeyen. Benliğini yitirip bir kabuk gibi kalmaktan ve acılar içinde olmaktan korkan Alesya’nın hissetiğiydi.
Aşağıya doğru süzülürken onu karşılayacak sert yüzeye ve son acı çekişe kendini hazırladı. Titreyerek gözlerini kapattı.
Kral Dirim onu arkasında tek bir hareketle balkon duvarın çıktı. Kendini Alesya’nın arkasından bıraktı. Onların bu haline Kral Dora gözlerini devirdi. Özel güçleri olan kralların yanından kendini yüksekten atarak intihar etmek pek dahice değildi. Yavaş adımlarla balkon duvarlarına ilerledi.
Kral Dirim’in genç kızdan daha fazla olan ağırlığı ile düşme hızlıydı. Arkasından pelerini havayla dalgalanırken onu takip ediyordu. Ölümü kabullenmiş kıza yaklaştığında kendine çekmek için ellerini kullandı. Düşmeyi bekleyen kız onu saran kollar ile gözlerini açtı.
Mavi gözleri, kahverengi renginin arasındanki sarı renklerin parladığı gözlerle karşılaştı.
Kral Dirim onu daha fazla kendine çekti ve göğsüne yasladı. Ortaya çıkan Kadeh Yılanı sarayın bahçesinden yukarı doğru yükselirken bedeni uzadı ve büyüdü. Yere düşen kralına hızla ulaşıp onu üstüne aldı. Kral Dirim düşerken dik durmaya çalıştı yılan geldiğinde sendeleyerek yılanın üzerinde durdu.
Göğsündeki kızla biraz yalpalasa da hemen toplandı ve özel bağları ile kendini yılana bağladı. Onun bir parçası ve bütünlüğüydü artık.
Kadeh Yılanı onları atladıkları balkona götürdü onları izleyen Kral Dora başını iki yana sallıyordu. O kılını bile kıpırdatmazdı. Hem kimse onları suçlayamazdı sonuçta ölmeyi kendi istemişti.
Kral Dirim eğilip Alesya’yı kucağına aldı sonra yılanın üzerinde sıçrayarak balkona atladı. Onun ne halde olduğunu görmek istediğinde yanağını göğsüne yasladığını gördü. Genç kız yaşam için hiçbir enerji taşımadan gözleri fersiz bir şekilde bakıyordu.
“Size asla zarar gelmesine izin vermem Kraliçe Alesya.”
Alesya bundan emin değildi onlar için lanetin ta kendisini taşıyordu. Ne yapacağını bilmiyordu, yeniden ölmek için bir şey yaparmıydı bilmiyordu. Ölmekten korkuyordu, acı çekemekten korkuyordu, yok olmaktan korkuyordu.
Bu korkuyla bir yere sinip öylece oturmak istiyordu. Kral Dirim onun dinlenmesi için yatağına götürdüğünde bu yüzden sesini çıkarmadı. Üstünü örten ve onu ölümden kurtarak krala minnet duymuyordu. Mavi gözleri teni solmuş bir ölü gibi belirtisiz bakıyordu.
Kral Dora, kardeşinin onunla ilgilenmesinin bitmesini bekliyordu. Kral Dirim kızı özenle üşümesin diye örtü ile sarmalarken o yarım kalan intiharına teşvik etti.
“Biz saraydan ayırlıyoruz. O zaman tekrar denemekten sakın çekinme.”
Kral Dirim ona susmasını söyleyen bir bakış attığında omuzlarını silkti. Ondan önce odadan çıktı, kapıda beklerken ilerdeki lordlar ona selam vermek için eğildi. Kral Dora içeriyi kastederek emir verdi.
“Kimse girmeyecek ne olursa olsun. Gitmek isterse kimse engelmeyecek.”
Lordlar başlarını eğip emri aldılar. Kral Dora yine kendine bir şey yapmak isterse onu engelleyecek kişileri ortadan kaldırdı. Zaten kardeşi ile birlikte gideceklerdi bu yüzden korkumasız ve savunmasız bırakıyordu. Olurda ölürse sevinirdi.
Kral Dirim kapıyı çekip dışarı çıktığında uzakta duran lordları gördü. Kardeşinin onlara nasıl emirler verdiğini tahmin edebiliyordu. Nasıl ki kardeşi onu yok sayarak kızı öldürmelerini emretmiyordu o da kardeşinin emirlerini reddemezdi.
Kardeşinin otoritesini asla sarsacak şeyler yapmazdı. Bu zıt birliktelik yıllardır nasıl devam ediyorsa yine öyle devam edecekti. Birbirlerinin önünü kesen emirler vererek askeri düzende disiplinsizlik oluşmasına neden olmazlardı. Fakat her zaman kıvrak zekaları ile açık noktaları bulabiliyorlardı.
Kral Dirim kardeşinin aksi bir emir vermeden, uzakta duran lordlara seslendi. “Saraydan çıktığımı Lord Veter’a haber edin.”
Kardeşi Kral Dora, kızın koruma görevini o lorda verdiğini tahmin ediyordu. Fakat endişe etmedi Lord Veter da kızın öldürülmesini istiyordu. Elbette kralının emri yanında kendi isteğinin bir önemi olduğunu düşünmeyecekti. Kral Dora kendi müttefiği olabileceği için onun isteğini önemsemeyi düşünüyordu.
Krallar saraydan birlikte çıktılar. Onları bahçede bekleyen atlıların başına geçtiler. Normalde hiçbir silah taşımayan Kral Dora’nın bel tarafına asılı olan küçük bıçaklar görünüyordu.
Bu halkını endişe ettirmesin diye pelerini ile kamufle ediyordu. Kral Dirim’in böyle bir problemi yoktu. O yanından ayırmadığı gümüş kılıncı ve arada kendini gösteren ok ve yayı ile dolaşıyordu.
Krallar aynı sırada atları ile en ileride giderken halkın arasından geçtiler. Sık sık onlara görünmek, krallarının sarayda saklanmak yerine onlarla ilgilendiğini gösterirdi.
Orta pazardan geçtiler, herkes eğilerek selam verdi. Kral Dora’yı pek sık göremezlerdi, bundan yararlanarak onu süzenler oldu. Merak dolu bir şekilde krallarına bakarlarken onlara kızı sormaya cesaret edemediler.
Birbirlerini itekleyip sorması için cesaretlendirdikleri kişiler bile geri çekti. Onlarla doğrudan konuşmak zordu. Belki sadece Kral Dirim olsaydı diz çökerek yolu yordamıyla konuşabilirlerdi fakat bu sefer yanında Kral Dora vardı. Onun nasıl tepki vereceğini bilmiyorlardı. Krallıkların geçişini gergin bir şekilde izlediler.
Yollarını Karanın Ormanına çevirdiler ve atlarını sürdüler. Hilallerin ışıkları arasında sıklaşıp onları buradan kovmak ve onlar yerine karanlığa sahip olmak isteyen sık ormanın içinde ilerlediler. Ağaçlar aslında kuru ve nefessizdi ama yaprakları ilk açtıkları zamandan beri üstlerinde duruyordu. Toprağı verimliydi ama çiçek tohumları buradan kaçalı kendinlerini rüzgâra verip başka yere gideli çok olmuştu.
Tek bir ışık yakmadan o yoldan sapmadan ilerlediler. Atların bir şey gördüğü yoktu. Askerler gibi ayak seslerini takip ediyorlardı. Kralların bindikleri atların, ayak sesleri onları nereye götürüyorsa arkalarındaydılar.
Bu böyleydi, karanlık yüreklerine korku ile dolup onları tedirgin ve endişe etse bile, içgüdüleri onları oradan uzaklaştırmak için her şeyi söylese de...
Onlar kralların arkalındaydı.
Karanın Ormanında bile onların cesareti ile ışıksız ilerliyorlardı. Her zaman böyle olacaktı.
Doğru ya da yanlışlarında bile...
Krallar Tanrı’nın çocuklarıydı, herkesten daha güçlüydü. Halkı korumuştular, koruyorlardı ve koruyacaklarına güvenmek istiyorlardı. Kralların gözleri kahveringi gözlerindeki sarı çizgilerle karanlıkta ilerleyebilmelerine olanak sağlıyordu. Zaten yakınlaştıklarında gidecekleri yerde karanlık yoktu.
Yolun sonunda ki dağın oyuğuna ilerlediler. Geldiklerinde krallar atlarını durdurup üstünden indiler. Askerlere burada kalmalarını için emir verdiler ve hepsi ateş yakmamalarını, ışık kullanmamaları gerektiğini biliyordu. Orman ışık ile tehlikeli oluyordu, onların sözlerine güvenip öylece karanlıkta beklemeleri gerekiyordu.
Kral kardeşler girdikleri mağara girişinde rüzgâr uğulduğuyor toprağın kokusu ciğerlerine doluyorlardı. Ayakları çamurların içindeki su birikintileri ile kirlenirken Kral Dora iğrenir gibi yüzünü buruşturdu. Mağara tünelinin daraldığı bir yer vardı. Kral Dirim oraya takılmamak için sırtındaki oku çıkardı. Bunu silahsız olmak için yaptığını sanan Kral Dora garipsedi.
“Silahları çıkarmak zorunda olduğumuzu bilmiyordum.”
Burası yok olan Elbanların topraklarıydı, onları sahiplenip kendi topraklarına katmışlardı. Burayı ele geçirir geçirmez Kral Dirim kendine bir saray yapıp halkından insanları da alarak buraya yerleşmişti.
Bu strateji en kolay sahiplenme ve ele geçirme taktiğiydi. Elban halkından kalanların ve onların yanına sığınınları ise kraliyet içinde rastgele yerlere dağıttılar. Kimlikleri ni, topraklarını ve krallıklarını unutturmak istediler. Bu da yok etmenin en kolay çeşidiydi. Kim olduklarını unutturmak.
Bu dağın içi Elban Krallığının varlığından beridir burada olan ve çok uzun yıllarca değişmemişti. Kral Dirim’in de değiştirmek istemediği bir yerdi. Daha doğrusu değiştirmek ve ele geçirmek isterse büyük bir düşman kazanacağını biliyordu.
Kahin Lodar...
O yaşlı kahin Yedi Bilge’nin yolunda ve öğretilerinden giden Sukha’da ki tek kişiydi. Onun bilgileri ve güçleri buranın en iyisiydi. Kral Dirim onun düşmanlığını kazanmak yerine saygısını alarak iyi geçinmişti. Fakat onun sözü ile silahlarını bırakacak kadar burayı ona bırakmamıştı. Kardeşine döndü, söylediği komik gelmişti.
“Krallar ne zamandır kendi topraklarında zorundalıkla hareket eder oldu, Kral Dirim.”
“O yaşlıya gösterdiğin iltimas nedeniyle sözünü dinleyebileceğinizi düşündüm Kralım.”
Kardeşinin ona laf dokundurmasını umursamayan Kral Dirim başını da eğerek dar yerde yürümeye başladı. Arkasından gelen kardeşine güldü. İroni dolu resmi konuşmalarını devam ettirdi.
“Krallığımız güçlü Kralı Dora, bilmez misiniz ki ben sadece benim sözümü söyleyenin sözlerini dinlerim.”
Kral Dora kardeşinin arkasından eğilerek yürürken onun dediğine hak verdi.
“Bilmez miyim? Ne kadar dik kafalısın.”
Sonu görünen tünelden ışık süzülerek yollarını aydınlatmaya başlamıştı. Sonunda tünelden çıktıklarında geldikleri yer gözlerini kamaştırdı. Gözlerini kıstılar ve yukarıdan gelen ışığa ellerini siper ettiler.
Burasının ışığı ve sıcaklığı derilerine ulaştığında Sukha’dan başka bir yerdeymiş gibi hissetiler. Başka bir yerde; güneşin doğup battığı, kitaplarda okuyup masal diyarı gibi gelen diğer evrenlerde.
Gözleri alışınca etrafa odaklabildiler. Geldikleri karanlık ve korkutucu ormanın içinde böyle bir yeri kimse hayal edemezdi. Dağın içinde bulunan yeni bir krallık olabilirdi.
Ağaçların; yapraklarının ve gövdelerinin renkleri öyle canlı görünüyordu ki sanki onlara gülümsüyor gibiydi.
Çimenin, kahverengi toprağın üstlerinde biten çiçeklerin; hepsinin renkleri aşka meyilliydi. Arzuları kabartan güzellikleri ile yaşama enerjisi veriyorlardı. Tüm bunların ortasında onlara zarar vermekten korkan bir yapı vardı. Küçük bir baraka.
Doğayı kendine uydurmamış tam tersi doğaya uymuştu. Onların bir parçası olduğunu kabul eder gibi yapılan bir inşa vardı. Tepesinin ağaç dallarıyla kapatıldığı duvarları yerine ağaçları gövdelerinin sarmış olduğu bir yerdi kapısı yoktu.
“Kahin Lodar!”
Kral Dirim seslendiği yaşlı adamın onu duyacağını biliyordu. Bu geniş alanda dağın içine çarpa çarpa yayılan sesi kendini tekrarladı. Daha ileriye gitmek istediğinde ağaçların arasından çocuklar çıktı.
Sağlıklı görünen küçük çocuklardı.Hhepsi hemen hemen aynı yaşlardaki elliye yakın çocuk vardı. Kral Dora buna kaşlarını çattı.
“Bunlarda ne?”
Onların büyü ve sihirle oluşabilecek birileri olduğunu sanıyordu. Oysa Kral Dirim onların ne değil, kim olduğunu biliyordu.
“Onlar Durgunların çocukları.”
Kral Dora şaşkınlıkla kardeşine daha sonra onlara ifadesizce bakan çocuklara baktı. “Durgunların çocukları mı var?” Kral Dirim ona göz devirerek dönüp baktı. Bunu tahmin ediyor olması gerekirdi.
“Durgunlar, aklını kaybedenler arzularını değil. Bu çocukları birinin yetiştirmesi gerekirdi bende izin verdim.”
Kral Dora iğrenerek yüzünü buruşturdu ve çocuklara baktı. “Hastalıklı değiller değil mi? Onları öldürmemiz gerekiyor mu?” Kral Dirim derin bir nefes alıp kardeşine sabırla iç çekti. Ona güç katmayacak yararsız tek bir kişiyi bile halkından saymayıp öldürmek istiyordu. Onun için canlar değil halkı önemliydi.
Krâl Dirim önden ilerleyip çocuklara yakınlaştı. “Kahin Lodar nerede?” Onlarla muhatap olması bile kardeşinin canını sıktı. Ne diye onları önemsemesi gerekiyordu bilmiyordu. Yararsız ve hastalıklı Durgunların çocuklarından ne olacaktı? Yaşamları onlara bile dertti. Kim bakıp büyütecek ve yetiştirecekti? Kendine doğru düzgün bir ev bile yapmayan Kahin Lodar mı?
Çocuklar onlarla konuşmadılar, hepsinin üstü başı temiz açık renkte kıyafetler giyiniyorlardı. Kızların açık pembe elbiseleri erkeklerin yakasız gömlek ve kumaş pantolonları vardı. Diğer çocuklar gibi ses şamata yapmıyorlardı, büyümüş gibi duruyorlardı.
Kâhin Lodar, çocukların arkasından elinde kendinden uzun asası ile ağır aksak bir şekilde geldi. Gelen kişiyi duymuştu fakat ilerleyince onların iki kişi olduklarını gördü.
Kâhin Lodar dağ dışında neler olduğunu biliyordu. Ritüelde onlara katılmıştı ve Şeytan Taşı Melek Gözyaşı testinde uzaktan seyretmişti. İnsan olduğunu anlayan ilk kişiydi. Bunu anlar anlamaz buraya geri dönmüştü.
Daha fazla elde etmesi gereken bilgi yoktu. Zamanı beklemek onun en iyi vazifesiydi. İsterse büyü ile evrende neler olup bittiğini buradan hiç çıkmadan öğrenebilirdi fakat yapmazdı.
Kral Dora, yaşlı adamın yavaş adımlarını sıkılarak izledi. Kahin Lodar, Kral Dirim’i görünce sevinmişti, bir dost görmek burada her zaman mümkün değildi.
“Sizlerin yolu buraya şans ve ışıklar içinde düşmüştür umarım.”
Kral Dirim maalesef diyerek baktı. “Dolunayın yok oluşu ile karanlık ve endişe içinde aştık yolları. Sizin bilgeliğinizin bize bağışlayacağı bilgilere ve yol göstericiliğinize ihtiyacımız var. Dostluğunuzu bizden esirgemeyin.”
Kral Dora öne çıktı kardeşinin yanına geçerken çevresinde onları izleyen çocuklara bakındı. Daha sonra kâhine döndü. “İyi şeyler olmuyor.”
Kâhin Lodar zorla büküldüğü dizleri ile yere oturmak istedi. Çocuklardan iki kız çocuğu hızla gelip ona yardım ettiler. Yere oturduktan sonra Kahin Lodar onların saçlarını okşadı ve teşekkürü gülümsemesinde yansıtarak baktı.
Kızlardan biri uzaklaşırken diğeri onunla kaldı. Yere uzanıp başını oturan yaşlı adamın dizine koydu. Kahin Lodar onun saçlarını okşarken onu izleyen kralların endişelerinin yersiz olduğunu düşünür gibi konuştu.
“Dolunay gökte saklandığı içindir.”
Kral Dirim anlayamadı ve tekrarladı. “Saklanmak mı? Dolunay kaybolmadı mı?”
Kâhin Lodar içini ferah tutup olaylar için onları yatıştırdı. “Hiçbir şey yitirilmiş değildir efendim. Dolunay hâlâ gökte, sadece gizleniyor. Gökyüzünü üzerine bir örtü gibi çekmiş.”
Kral Dora kardeşinin şaşkınlığının geçmesini beklemedi. “Bize kanıt verin Kâhin Lodar, sözünüz güvenilirdir fakat bilgi kanıt ister.” Bilgi ile hiç işi olmayan güçlü kralın böyle söylemesi Kâhin Lodar’ı gülümsetti.
“Kızın kanına gök yansıdığında ayın parıltısını görebileceksiniz. Dolunay Elbanların ayıdır ve o kız Elban kanı taşıyordur.”
Kral Dora kafasını iki yana salladı. Onun bilmediğini düşünerek açıkladı. “O kız insan bedeni taşıyor. Bizler gibi etinde kemiklerinde sihrin doğumu yok. Hiçbir şey hatırlamıyor bile, zihninin kaybolduğunu söyledi. Uyurken sarayımızdaki kâhinler sihirlerini kullandı. Kız kör bir karanlık içindeymiş. Gerçekten hafızasını yitirmiş.”
Kâhin Lodar gülümsedi, buruşuk ciltli parmaklarını dizine uzanmış kızın saçlarının üzerindeydi. Bakışlarını kızın mavi gözlerine dikti.
“Hiçbir şey yitirilmiş değildir efendim.”
Onun bu sözleri kralların akıllarını karıştırdı. Kral Dirim onun sözlerindeki dolambaçlı kelimelerin ve yolların izini sürdü ve merakla sordu.
“Onun da zihninin önüne bir perde geçmiş midir?”
Dolunayın önüne çekilmiş bir perde gibi, anıların varlığını gizleyen bir perde daha.
Diğer çocuklarda artık kralların onlara zarar vermeyeceğinden emin olarak Kahin Lodar’ın yanına geldi ve diz çöküp etrafını sararak oturdular. Oğlanlardan biri başını onun koluna yasladı.
Kâhin Lodar, karşısındaki iki kral kardeşin parlayan gözlerinden akıllarında ki fenalıklar ve ihtimalleri sezebiliyordu. Dolunayın yok olmaması onları mutlu etmişti, saklananı ortaya çıkarabilecek büyüler ve sihirler yaparlardır. Fakat Kâhin Lodar onların heveslerini kırdı.
“Endişelenmeniz gereken bu perdeyi diken soydur. Ya meleğin kanadından olan kız bizi şeytan sütünden korumaya çalışıyor ya da şeytanın sütünden olan bize iyilik getirene perdeler çekerek engel oluyor.”
Kral Dora iki kız üzerinden konuştuğunu fark ettiğinde aklındaki ihtimalin doğru olma olasılığı fazlalaştı.
Sukha’ya iki kız gelmişti ve onların elinde sadece bir insan kız vardı. Kral Dora onun bilgileri saklayarak verdiğini biliyordu. O da bilgilerinin önüne perdeler çekip kralların bulmalarını istiyordu. Bunu bildiği için onu gafil avlamak için sorularını farklı yoldan soldu.
“İnsan bedeni fazla kalamaz. O ölecek mi? Tanrı’nın bize gönderdiği kısa kullanımlı kişiler olabilir mi?”
Kâhin Lodar, onu Tanrı buraya gönderdiyse ölsün diye değil diyemedi. Yaşamasının kesinliğini belirten hiçbir şey söylemedi. Sadece onlara zaten bildikleri bir çözüm söyledi.
“Onu, Yedi Bilge Gölünde yıkamalısınız.”
Kral Dirim’de oyalandığının farkına vardı. “Göl suyu bedeni bir boyuta emanet etti. Konuşan bir boyuta.”
Kâhinin buna şaşırması gerekiyordu ama bekledikleri kadar şaşırmadı. Kurallaşmış bilgiyi söylerken yaşlı yüzü gerçeği zaten bildiğini belli ediyordu.
“Boyutlar konuşamaz.”
Kral Dora, onun rol yapmasına güldü. “Bize boyut olduğunu söyledi. Krallara yalan söyleyemez diye düşündük.”
Kâhin Lodar, belli ettiği ifadelerinin arkasındakileri çıkardı. Kaşını kaldırarak kral olarak vasfının büyüklüğünün altını çizen Kral Dora’ya konuştu.
“Doğru, kimse krallara yalan söylemeye cesaret ve cüret edemez. Tabii eğer kral değil ya da kraliçe değilse.”
Kral Dirim açıkça sordu. “İkisininde birden gelmesi mümkün mü?” Kâhin Lodar başını salladı. Dudakları bir çizgi gibi birleştiğinde onların bu kadar gözü kapalı olmasına üzüldü. Sözde krallardı fakat lanete olan korkuları zekalarının önüne geçebiliyordu.
“Sihir her şeyi mümkün kılar efendim. Kehanette kızın geleceği söylenir fakat aynı kehanette seçim meselesi de vardır. Seçim olduğuna göre iki kişi olması gerekmez mi?”
Kral Dora aklına gelenin bizzat başına gelmesi ile köşeye sıkışmış hissetti. Oyuna getirilmişlerdi, onlar bir insanın hayatını korumak için uğraşırlarken diğer kız kim bilir neredeydi.
“Biz dolunay kaybolmadan önce kızların yüzlerini gördük. Dolunaya yansımıştı. Benim gördüğüm kız saraydaki insan. Neden bunu sadece biz gördük diğer krallar görmüş olduklarını belirtmedi?”
Kâhin Lodar yüzündeki ifadelerin hepsini sildi. “Sizin haricinizde kimse Elban topraklarında yaşamıyor belki ondandır.”
Kralsız ve kraliçesiz yıllarını idame ettiren Elban halkı yağmaya ve savaşa karşı koyamıştı. Çünkü karşılarında özel güçleri olan krallar vardı. Onların güçlerine karşı koymak zaten bir çocuğunu öldürdü. Kalanlar ise silinip gitti.
Kâhin Lodar kızın saçlarını okşayan elinin bileğine baktı. Kısa çizgili üst üste üç çizgiye baktı. Damgalanmış Elban haklının iziydi.
Kralların ikisi de başlarına giren keskin acı ile yere düştüler. Yine aynı şey oluyordu. Kız hissettiği acıyı onlara veriyordu.
Kral Dirim saçlarını yolmak isteyerek başındaki acıyı çıkarmak istiyordu. Hemen yanında yerde yatan Kral Dora yumruk yaptığı elini acıyla öyle sıkıyorduki bedeni kaskatı kesilse de başındaki ağrıyı geçen bir ağrıya ulaşamadı ve yeri yumrukladı.
Çocuklar önce irkilip korku ile Kâhin Lodar’a yaklaştılar. Kâhin Lodar yerde acı ile kıvranan kralları izlerken kılını kıpırdatmadı. Gülümsemesi yüzüne yansıdı ve korkak çocukları yatıştırdı.
Onlara “Topraklarımızın sahipleri geldi.” diye mırıldandı. Çocuklar yerde acı ile kıvranan kralları artık gülümseyerek izlemeye başladılar.
Onlarının acılarının öcünü alacak Tanrı’nın kızları gelmişti.
***
Alesya, kafasındaki her şeyi silmek istiyordu. Gölden çıktığında en zorunu atlattığını düşünüyordu. Anisa kralları ile tanıştığında ne kadar huzurlu hissetmişti. Tekrar onların kelebeklerine onu sakileştirecek enerjilerine ihtiyacı vardı.
Aklına onların verdiği kelebekli bronş geldi. Nerede olduğunu bilmiyordu fakat burada olabileceğini düşündü. Ona ait olduğu için buraya bir yere bırakmış olmalıydılar. Yatağının yanına duran çekmeceyi karıştırdı ve bir kutunun içinde buldu.
Avuçlarının arasına aldığında irkilmesine neden olan bir ses yüzünden bronşu düşürdü. Anisa Krallarının seslerini duymuştu, kendinden emin olamadı. Sonuçta içinde biri ile yaşan biri olarak farklı sesler duyması normal olurdu.
Yere eğilip temkinli bir şekilde bronşu eline aldı. “Kraliçe Alesya?” Bu Kral Tavi’nin sesiydi. Kendi kendine konuştu.
“İç güdülerimden sonra aklımı mı kaybettim?”
Kral Tambet güldükten sonra konuşmaya başladı. “Bizi affedin lüften... Diğer kralların yanında bunu açıklayamadık. Fakat bronşu elinize aldığınızda birbirimizle konuşabiliriz.”
Alesya kafasını salladı bunu anladıktan sonra kendi tepkisine güldü. Sonra onlar ile alakalı bir detay aklına geldi.
“Siz selam verirken elinizin birini kalbinize bronşu taktığınız yere dokunduruyordunuz.”
Kral Tavi onun bu detayı kaçırmadan bunları birleştirerek düşünmesine hayran kaldı. “Ah, sizin neden bu kadar zorlandığınızı şimdi anlayabiliyorum Kraliçe Alesya. Siz çok zeki ve hiçbir şeyi gözden kaçırmayan birisiniz.”
Alesya buna tam olarak üzülme noktasındaydı. Kendi derdine çekilmek üzere iken Kral Tavi ona nasıl olduğunu sordu. “Yabancı... Buraya ait değilim ve acısını çekiyorum. Kelebeklerinizin ve enerjinizin beni rahatlatmasına ihtiyacım vardı, bronşu elime bu yüzden almıştım.”
Kral Tambet onu rahatlatmak için Adal Krallarının sevmeyeceğin bir konudan yardım aldı. “Yabancı hissetmenizi gerektirecek bir durum yok Kraliçe Alesya. Kendi topraklarınızdasınız. Orası Elban halkının toprakları şu an sadece Adal Krallığı kullanıyor.”
Alesya yüzünü ekşitti ona iyi niyet kisvesi altında verilen bu bilginin algı olduğunu sezebiliyordu. Burada kalmayı kabul ederek toprak kavgasına tutaşacak değildi. O sadece buradan kurtulmak istiyordu. Onların kraliçe olduğunu zannetmeleri ile ilgilenmiyordu.
“Kraliçe Alesya sizinle bir şey denememizi ister misiniz?” Kral Tavi’den gelen bu istek ilgisini çekmese de gönülsüzce “Nedir?” diye sordu.
Kral Tambet kardeşinin aklından geçen fikri kıza açıklarken biraz karamsardı. “İşe yaramayabilir. Sadece bir deneme, belki sonuç size kelebekleri getirebilir.”
Alesya derin bir nefes aldı. Şu an onu intihardan uzaklaştıracak tek şey Buz Kelebekleri olabilirdi. Rahatlamak ve dinginlik içinde kalmak istiyordu.
“Denemekten bir zarar gelmez. Ne yapmam gerektiğini söyleyin.”
Kral Tavi heyecan içinde yeni bir oyunu çocuk gibi açıklamaya başladı. “Birinden size su getirmesini emredin.”
Alesya gözlerini devirdi. “Buradakilerin bana getirecekleri tek şey ölüm olabilir.” dedi. Onun bu dertlerle uğraşması Kral Tambet’i üzdü.
“Orada rahat hissetmiyorsanız ve layık olduğunuz değeri görmüyorsanız her zaman buraya gelebilirsiniz. Krallığımızım kapıları sonuna kadar size açıktır, bunu sakın unutmayın.”
Orası ya da burası ne fark ederdi. Alesya Sukha’da olmak istemiyordu. Bugün ki intiharı için kendi zavallılığına güldü.
“Bugün başka yere gitmeyi denedim ama o da olmadı.”
Krallar onun ne demeye çalıştığını anlamaya çalışırken Alesya kırmızı olsa da gri ışıklı bu yerde koyu görünen güllerin olduğu vazoya baktı, içinde su gördü. Onlara söylediklerini unuttu.
“Biraz su bulabildim. Ne yapmam lazım?”
Kral Tavi ince ayrıntılarını hatırlamaya çalıştı. Bunu en son denediklerinde çocuktular ve yaptıklarında kâhinleri çok kızmıştı. Tüm krallık onların yaptığı bu sihirle aylarca Buz Kelebekleri yüzünden sıkı giyinip ateşi ısınmak için kullanmışlardı.
Her yeri Buz Kelebekleri kaplamıştı. Onlara kızmak isteselerde Buz Kelebekleri onları sakinleştirdiği için kâhinler haricinde kimse bir şey diyememişti.
“Şimdi suyu bir şeyin içine koyun.” Kardeşi Kral Tambet düzeltti. “Su çok olmasın hatta suyu avucunuzda bile tutabilirsiniz.”
Alesya kafa karışıklığı içinde vazoya yaklaşırken “Ama sizi duyabilmek için bronşu avucumda tutmam gerekmiyor mu?” diye sordu. Kral Tavi onun endişesini haklı görürken onun bulamadığı ve düşünemediği ayrıntıyı Kral Tambet açıkladı.
“Aslında su ve bronş aynı yerde olacak. Bu yüzden suyu söylediğimizde avucunuza dökün. Büyü bizim sözlerimle işleyecektir hem siz bizi duyarsınız. Bronşlar Buz Kelebeklerinin özleri ile yapılmıştı. Yani sihrini Buz Kelebeklerinden alıyor.”
Alesya boştaki elini yüzüne sürtüp derin bir nefes aldı. Karışık bu işlerin nereden çıktığını merak ediyordu. “Bunları nereden öğreniyorsunuz? Bu karışık işlerin hepsini nereden çıkardınız? ”
İki kardeşte onun laf edişine güldü. Kral Tambet “Tanrı’nın çocukları olmak böyle bir şey işte.” diyerek sözde mütevazilik gösterdi. Alesya elindeki bronşu bırakmadan gülleri vazodan çıkarmak istedi. Kokuları olmayan gülleri çıkartırken dikeni parmağına battı.
Refleks olarak elini çektiğinde yüzünü buruşturarak parmağındaki küçük kana baktı. Sukha’daki gül bile ona acı vermek için elinden gelenin yapıyordu. Daha sonra kralları bekletmemek için gülleri çıkardı ve vazoyu eline aldı.
“Suyu döküyorum elime.” deyip onaylamalarını bekledi. Kral Tavi heyecanlı bir şekilde konuştu.
“Hadi başlayalım, Kraliçe Aleysa.”
Alesya vazoyu eğip ağzından avucuna su döktü. Su yere süzülüp parmakları arasından yere damla damla gidiyordu. Azaldıkça kristal vazonun suyunu avucuna dökmek için elinde tuttu.
Krallar kendilerinde olan bronşu birleştirdiği ellerinin arasında tutuyorlardı. Böylece ikisi de Alesya ile konuşup işitebiliyordu. Büyüyü de birlikte yaptılar.
Sözler aynı anda ağızlarından çıktı. Alesya onların söyledikleri şeylerden anladığı kelimeler oluyordu fakat sesleri net gelmiyordu. Sadece arada duyabiliyordu. Duyduğu kelimeler: Saf, sert, buz, kelebek, sıcak yürek, bu beden gibi şeylerdi.
Avucundaki su damla damla azalırken ekleme yapmak istedi. Fakat sözler söylenirken yere düşen damlalar bile tekrar avucuna yükselince hayretle izledi ve vazoyu aldığı yere koydu. Kelebek figürlü bronş avucunda kaynıyormuş gibi kabarcıklar çıkan suyun içinde dalgalandı.
Suyun şeffaf yüzeyi kağıt gibi sayfa sayfa ayrıldı. Her bir şeffaf sayfası Buz Kelebeklerinin kanatları oldu. Avucundaki su bitene kadar Buz Kelebekleri şeffaf kanatları ile uçmaya başladı.
Alesya avucundaki su bitince havada uçuşan kelebeklere hayranlıkla bakarken Anisa Kralları ile konuştu.
“Kelebekler buradalar.”
Başardıklarını anlayan krallar gülerek birbirlerine baktılar çocukken yaptıkları kadar heyecanlı olmuştu. Kral Tambet kutlamayı Alesya’ya bıraktı.
“Buz Kelebekleri sizi dondurmadığı için iyi enerjimizi yayacaktır ve kendinizi iyi hissedeceksiniz.”
Kelebekler tam olarak onu yapıyordu. Alesya etrafında uçuşan ve yavaş yavaş onun bedenine konmakta olan kelebeklerin enerjilerini hissediyordu. Artık daha iyi ve rahatlatıcıydı. Sorunları aynı ciddiyetle duruyordu fakat Alesya onlara o kadarda tepki veremiyordu.
“Kendimi iyi hissediyorum.”
Buz Kelebekleri göl bölgesinde olduğu gibi saçlarına ve kürek kemiklerine yoğunlukla kondular. Alesya yatağa yürüyüp oturduğunda ıslak bronşu hâlâ daha avucunu öne uzatarak tuttuğunu fark etti.
Elini çekip diğer elinin parmakları ile almak istedi. Kanayan parmağı ıslak bronşa değdiğinde her şey saniyeden az bir süre ile tam tersine dönüştü.
Alesya yine boğazını parçalayan acı ve kafasına giren bin bıçak keskinliğiyle hissettiği acıyı tattı. Öyle ani olmuştu ki gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi açıldı. Buz Kelebekleri kontrolden çıkıp havada uçmaya daha çok kaçışmaya başladığında Alesya tüm gücü ile çığlık attı.
Sadece o da değil. Onun acısını yine Sukha’ya ilk uyanışında olduğu gibi tüm krallar hissetti. Bu sefer o evren için uyanmamıştı. Evren, kırmızı kan büyüsü ile uyanmıştı. Tüm krallar acı ile kıvrandılar. Alesya kendini yatağının üzerine sırt üstü bırakıp acıyla bir yay gibi kıvrılan bedenindeki acılarla başa çıkamadı.
Aklına onu kurtarabilecek kişinin ismi geldi. “Alen.” diye bağırdı. Lordlar onun acı ile bağrışlarını duysa bile içeri girmiyorlardı. Böyle emir almışlardı.
Alen soluk soluğa kör karanlığın içinde ismini duyunca uyandı. Neler olduğunu anladığında donup kalacak durumu bile yoktu. Gözlerini kapattı, Alesya’nın boğazından çıkan hırıltılı sesle konuştu, aynı tını onunda sesine karıştı. Bir şey yapmadan önce sözünü verdi.
“Seni koruyacağım.”