Ablası Abigail, biraz düşündükten sonra elindeki bardağı masaya bıraktı. Daha sonra camları iyice kapatarak rüzgarın girmesini engellemeye çalıştı. Kapıları da kilitledikten sonra yanına gelip oturdu. Kız kardeşi her şeyden korkan birisi olsa da ablasından korkmuyordu. Aksine aşırı derecede güveniyordu. Abigail, kardeşinin ellerini tutarak;
- Leylin, tepedeki ev de ne?
- Abla tepede biri yaşıyor. Evi var.
- Leylin, tepede kimse yaşamıyor. Sen iyi misin tatlım?
- Hayır Michael yaşıyor orda! Bana inanmıyorsan oraya gidebiliriz. Sana gösteririm.
- Hayır tatlım gitmemize gerek yok. Çünkü tepede kimse yaşamıyor. O evi bilirim. Çok tekin değil. Ayrıca terk edilmiş bir ev. O yüzden bir daha bahsini dahi açmanı istemiyorum.
- Bir şey bildiğin yok. Bana inan. Orda benim arkadaşım yaşıyor. Michael.
- Tamam. Bir gün birlikte yanına gidelim mi?
- olur ama akşamları. Sabahları evde değil.
Abigail Leylin’e tuhaf tuhaf baktı. Tepede gerçekten biri yaşamıyor ama Leylin hala inatla birinin varlığından haberdarmışçasına yalanını sürdürüyordu. Abigail daha fazla dayanamayıp;
- Leylin, tepedeki evde kimse yaşamıyor. Neden hala inat ediyorsun? Bir de bana göstermek istiyorsun öyle mi? Yoksa okuldaki arkadaşlarınla tepedeki boş evde oyunlar mı oynuyorsunuz?
-Oyun mu?
-Evet tatlım. Olabilir böyle şeyler ben de küçükken arkadaşlarımla gizli yerlerde buluşur, oyun oynardım.
Leylin ilk defa ablasını kıskanmıştı. Oyun oynamadan büyüdüğünü fark etmişti. Arkadaşların oyun oynayabileceğini daha yeni fark ediyordu. Michael ile hiç oyun oynamadığını aksine her gün saatlerce sıkılmadan gününü özetlediğini fark etti. Peki Michael sürekli aynı geçen günleri niye hevesle dinliyordu ki?
Ablası Abigail, kardeşinin dalmış suratına bakıp;
- bak işte sen de bu yalanın içinden nasıl çıkacağını bilmiyorsun. Tepedeki eve gitmen yasak. Orası tehlikeli ve ıssız.
Leylin ablasının hala Michael’in varlığına inanmadığına ve görmek istememesine üzüldü. Fakat sonunda pes edip ablasının sözünde duracağına söz verdi. Yine de pek tutması olası olmayan bir sözdü. Leylin uzun, düz, siyah saçlarını bağlayıp ablasına yardım etti. Pencerelere tahtalar vurdular. Rüzgar içeri girmesin diye. Kapıya tahtalar vurdular, birileri giremesin diye. Sonunda “O” gün gelmişti. Bu hafta herkes kendini karantinaya alıyor, bu haftanın hangi günü olacağını bekliyorlardı. Her uyandıkları sabahı “o gün” olarak düşünüyor daha sonra da hayal kırıklığına uğrayıp, hiç beklemedikleri gün ise “o gün” olup çıkıyordu. Bu yüzden Hangin Kasabası sakinleri bir haftalık karantina dönemi başlatmışlardı. En azından canını sevenler karantinadaydılar o hafta.
Tepede yaşayan Michael, beyaz tenini çamura batırmış, çömlekler yapıyordu. Bir yandan da dalgalı kumral saçlarını, kafasıyla geriye itiyordu. Michael’in yaptığı çömlekler, tuhaf bir şekilde fırına girmeden renkleniyordu. Michael çömlekleri yapmaktan, yukarıdan gelen tıkırtıyı duyamadı. En sonunda, merdivenlerden gelen gıcırtıyla irkildi. Babasıydı uyanan. Her karantina döneminde kapıları sıkıca kapatmak için uyanır daha sonra yine üst kata çıkardı. Tanrı bilir üst katta ömrünün yarısını nasıl geçirmişti. Michael ve babası neredeyse hiç konuşmaz fakat Michael’in yaptığı tek hatada fiziksel olarak şiddet görmesi için elinden geleni yapardı. Uzun zamandır Michael evde ölü gibi yaşıyor ve babası onu fark dahi etmiyordu. Michael hemen ellerini yıkayıp, odasına geçti. Sürekli olarak okumayı unutmamak için aldığı kitabı baş ucundan çekip tekrar okumaya başladı.
Karanlık çökmüştü karın üstüne. Her geceden daha farklıydı bu gece. İnsanların umutsuz ve mutsuz görüntüsü bile hissedilmiyordu. Adeta terk edilmişe benziyordu kasaba. İnsanlar camlarına tahta vurduğundan mı yoksa kasabaya çökmüş karabasandan mı bilinmez, etrafta bir ateşböceğinin ışığı kadar bile aydınlık yoktu. Bu kapkaranlık gecede fırtına deli gibi esmeye başladı. Kilisenin camları kırıldığında bütün kasaba ölüm sessizliğini bozup çığlık attılar. Daha sonra herkes sakince durup dinlemeye devam etti. Hayır, bekledikleri ses yoktu. İçleri biraz olsun rahatlamış olan kasabalılar, tekrar korkuyla günün geçmesini beklediler. Leylin ablasına sarılmış ağlarken ablası Abigail dua ediyordu.
Daha sonra geceye uyku çökmüş, herkesin yavaştan gözleri ağırlaşmaya başlamıştı. Tam o sırada bütün kasabanın caddelerindeki lambalar ahenkle dans ediyordu. Biri kapanıp diğeri açılıyordu. Sanki festival günüydü. İnsanlar bunu fark edemiyordu. Çünkü pencerelerinde tahtalar vardı. Sanki rüzgar insanların tepkisizliğinden nefret etmişçesine sertçe esmeye devam etti. Sürekli sert esmesi tahtaların sökülmesine hatta kapıların bile dayanamayacak hale gelmesine sebep oldu.
İnsanların yarısı uykusundan uyanmış diğer yarısı korkudan uyuyamamışlardı. Leylin ağlayarak annesinin ona ölmeden önce taktığı kolyesine sıkıca sarıldı. Abigail’de Leylin’e aynı şekilde sarıldı. Fırtına yavaştan dinmişti. İnsanlar ağır uykuya dalmışlardı.
Sabah olduğunda insanlar yavaştan uyanmaya başlamış, bir ses çıkacak mı diye kulaklarını pür dikkat pencereye yaslamış bekliyorlardı. Fakat beklenen ses yine çıkmamıştı. Herkes derin bir nefes aldıktan sonra kendilerini toparladılar.
Tuma, kendi evinde yalnız yaşayan bir çocuktu. Kasabada öksüz bir çok çocuk vardı. Onlardan biri de Tuma’ydı. Tuma sabah uyandığında ilk işi sesi duymak için pencereye yaklaşmak oldu. Fakat bir ses duymadığında rahatça nefes almayan tek kişide Tuma oldu. Hayal kırıklığına uğramış gibiydi. Tuma ellerini birbirine kenetleyip dua etmeye başladı. Yıllar sonra kasabada ilk defa Abigail dışında biri daha dua ediyordu.
Hangin kasabası, fırtınadan dolayı ayakta duracak hali kalmamış evlerle doluydu. “O gün” bu hafta içinde bir gün olacaktı ama tam olarak hangi gün olacağını bilmeme insanları sürekli korkutuyor ve endişe içinde olmasına sebep oluyordu.
Leylin’le ablası kahvaltı hazırlayıp, karşılıklı sakince yemeye başladılar. Bir süre sonra pencereden dışarı bakan Abigail, karın şiddetlendiğini, hatta gökyüzünde şimşeklerin çakmaya başladığını fark etti. Sabah sabah hava olabilecek en kötü haldeydi. Abigail, hemen tahtaları alıp, camları kapatmaya başladı. İnsanlar da yavaştan tekrar camlarını kapatmaya başlıyorlardı.
Sokaklar her zamanki gibi bomboş, karda bir tane bile ayak izi yoktu. Evlerde sobalar tekrar yakılmaya başlamış, çocuklar ayaklarına kalın çorapları çekmişlerdi. Tuma gibi çocuklar ise sobalarını yakmayı bilmez, ancak ayaklarına patiklerini geçirir, üstlerine battaniyeleri kat kat atarlardı.
Hava karardıkça, ağaçların hışırtı sesi daha da yükseliyordu. Şimşekler çakıyor, ağaçlardaki yapraklar hunharca savruluyor, dalları kırılıyordu. Caddelerdeki karlar, rüzgarla havalanıyor tekrar yağıyormuşçasına düşüyordu. Abigail, Leylin’e sarılarak hikayeler anlatmaya başlamıştı. Günün çabuk geçmesi için herkes bir şeylerle uğraşıyordu.
Tekrar gece olmuştu. Bu sefer ne rüzgar sertçe esiyor, ne de kar yağmaya devam ediyordu. İnsanlar rüzgara öylesine alışmışken birden seslerinin kesilmesi onları ürkütüyordu. Gece olmuş hatta sabah olmak üzereydi. Tekrar aynı geçmişti gün. Yine sabahleyin insanlar kalkmış fakat beklenen sesi duymamışlardı.
Artık insanların mecali kalmamıştı. Beklemekten yorgun düşenler, ağlamaktan harap olanlar hatta uykusuz geceler geçirenler çoğalıyordu. Bu sefer Leylin her zamankinden daha çok kolyesine sarılmış, korkulu gözlerle ablasına bakıyordu. Abigail’de aynı şekilde kardeşine sarılmış bu geceyi de atlatmayı bekliyordu.
Tekrar gece olmuştu. Hava aniden karanlığa gömülmüş, göz gözü görmeyecek kadar sis kaplamıştı. Yüksekten sanki rüzgar kendine bir beden bulmuş gibi uçuyordu. Varlığını derinden hissetmeye başlamıştı, hangin kasabasının sakinleri. Kar durmuş, aniden sağanak yağmur başlamıştı. Yarım saate kalmadan yerdeki katman katman dolan kar eriyip yok olmuştu. Hangin kasabası büyük bir banyodan sonra etrafta ne toz ne kar kalmıştı. İnsanlar yağmurun sesinden, dipsiz duygulara dalıyor, battaniyelerine daha çok sarılıyorlardı. Abigail ise yağmurun şiddeti arttıkça sesini yükselterek kardeşine hikaye okumaya devam ediyordu. Sürekli aynı hikayeleri dinleyen Leylin, sıkıtıdan uyuya kalmıştı. Abigail’de hikayeyi bir kenara bırakıp, kardeşine sarılıp uyudu. Çünkü uyku, korkuyu kovabilecek yegane hamleydi.
Şimşekler durmuştu fakat bu defa kocaman bir yıldırım kasabanın en ücra yerindeki evin çatısına çakmıştı. İnsanlar korkudan uyanıp çevrelerine bakındılar. Daha sonra evlerinde bir şeyler olmadığını fark edenler eşlerine dostlarına olmayanlarda battaniyelerine sarılmaya devam ettiler. Gece bitmek üzereydi. Şafak vaktinde kargaların sesleri kasabayı gürültüye boğuyor, kanatları ise dolunayın eşsiz görüntüsünü kapatıyordu. Bir kaç saat kargalar musallat olduktan sonra sabah olmuştu. İnsanlar tahtalardan içeriye sızan güneş ışınları sayesinde fark etmiş, tahtaları sökmeye başlamışladı. Tekrar pür dikkat bir ses duymak için pencereye yanaştılar. Sonunda o ses çınlamaya başlamıştı. Uzaktan da gelse sanki yanı başında çalıyormuşçasına kilisenin çanları bir sağa bir sola sallanıp dans ediyordu. Sesi bütün kasabayı kasıp kavurmuş bazılarının içine üzüntü bazılarına ise rahatlama vermişti.
Kilisedeki zangoç Vladimir, çanları kendisinden başka kimsenin çalmadığını bilmesine rağmen bu haftanın geldiği yıllarda kiliseye adım atmaz, evde tanrıya yakınırdı. Kilisenin etrafına dolanan insanlar, kapıda çanların çalma sebebi olan bedeni gördüler. Bedenin sahibi Tuma’dan başkası değildi.
İnsanlar bugünü atlattık dercesine rahatlasalarda, küçük bir çocuğun bedenini görmek onları rahatsız etti.
Kupkuru halde, bendeninden acımasızca ruhu arındırılmış gibi duran ceset, Tuma’nın tatlı suratından geriye kalan kemikli suratı, ilk defa bir gülümsemeyle toprağa gömülecekti.
Çocuklar Tuma’yı gördüğünde korkmaya başladılar. Hep yaşlıların öldüğü kasabada sırada çocuklar mı vardı? Herkes etrafına bakındı. Yaşlı insan sayısı neredeyse yok denecek kadar az, bir elin beş parmağını geçmeyecek haldeydi. Yaşlılar çocuğa üzülseler de kendi adlarına mutlu olmuşlardı. Çocukların çoğu yetimdi. Bu yüzden korkuyorlardı. Abilerine ablalarına sarılmış ağlayanlar vardı. Geri kalan 3-4 kişi annelerine babalarına sarılmıştı. Yaşayan ebeveynler çocuklarından önce ölmek istedikleri için ağlıyor, önce ölürlerse de çocukları yalnız kalacak diye ağlıyorlardı. Ne düşüneceklerini bilemeyip ağlamaya devam ediyorlardı. Kasabada ilk cesetten sonra, ilk defa insanlar bu kadar canlı bir şekilde ağlıyor, duygularını gösteriyorlardı.