3.Bölüm

1984 Words
Bazı insanlar ismine, bazıları ise çevresine çeker derler. Bazı insanlar ise istemeden bir kasabanın verdiği şekle göre ilerler. Kendi iradelerinden kopan bu insanlar nasıl oldu da başkasının ölümüne bu denli üzüldüler. Bir çocuğun ölmesine mi üzülmüşlerdi? Yoksa sıra kendi çocuklarına geldikleri için mi? Cansız beden daha fazla yerde kalmaması için Zangoç Vladimir, hemen cenaze töreni hazırlattı. Gelmek isteyen çok az insan vardı. Bunlardan bazıları Leylin ve ablası Abigail diğer ikisi ise Sitan ile Maca’ydı. Sitan’la Maca kasabada en sinirli ve sessiz çocuklardı. Okuldaki öğrencilerle hiçbir şekilde arkadaş olmayan bu ikizler birbirleriyle de pek anlaşamıyorlardı. Cenaze töreninde insanlar ne yapacaklarını bilmiyorlar ama orda kalmaya devam ediyorlardı. Ölüye saygılarını bu şekilde gösteren insanlar aslında düşündüğümüz kadar kötü değillerdi. Tuma’nın cansız bedeni tabuttan çıkarılıp, toprağa gömüldükten sonra çevrede ne Leylin ne de ablası Abigail kalmıştı. Yalnız Sitan ile Maca kalmışlardı. Uzun, yakışıklı bu iki kardeş ikiz olmalarına rağmen birbirlerine hiç benzemiyorlardı. Sitan siyah saçlı, beyaz tenliyken Maca, sarı saçlı, buğday tenliydi. Peder Antonio, cenazeden sonra Vladimir ile birlikte kiliseye doğru yürüdü. Peder artık bu hayattan yorulmuş, daha fazla cenaze kaldıramayacak halde Zangoç’a dönüp; - Vladimir, eski dostum, tanrı yolundaki tek yoldaşım; Ben artık bu kasabayı kaldıramıyorum. Ben sebebi bilinmeyen ölümleri artık kabullenemiyorum. Tanrı’dan vazgeçeli uzun zaman oldu. Biliyorsun, hiçbir peder tanrıdan vazgeçemez. Ben vazgeçtim. Ben tanrıdan da tanrının merhametinden de vazgeçtim. Gidiyorum. Burdaki insanların bana olan güvenini sarsmamak, onları dipsiz bir kuyuya atmamak için, hala tanrıya inanan bir peder gibi davrandım. Buraya kadar kardeşim. Sen benim yerime kasaba halkının yanında dimdik dur. Biliyorsun, sen benden daha inançlısın, daha zeki ve kudretlisin. Vladimir’de uzun zaman önce tanrıya dua etmeyi bırakmıştı. Fakat ona olan inancı hiçbir zaman tam olarak yok olamamıştı. Arkadaşı Antonio’da onu terk ediyordu. Artık tanrıya olan inancı o kadar kolay dirilemezdi. Vladimir sesini çıkarmadan arkadaşını, kasabanın pederinin omuzlarına bir kaç kez vurup, “ merak etmeyin Peder, ben kasabadan asla kaçmayacağım” dedi. Vladimir, Peder uzaklaştıktan sonra hemen çanların çaldığı kilisenin en üst katına gitti. Büyük çana vardığında çanda büyükçe eğrilikler, siyah parmak izleri gördü. Siyah parmak izleri, bir insana ait olamayacak kadar büyük, bir hayvanınkine benzetemeyecek kadar insanlarınkine benziyordu. Vladimir hemen çanın altındaki bezi alıp güzelce sildi. Geriye ne bir parmak izi kalmıştı ne de siyah lekeler. Vladimir, etrafa bakındıktan sonra aşağıya indi. Kiliseden hızla uzaklaştı. Sitan ve Maca, Tuma’nın mezarının başında duruyorlardı. Maca çok üzülmüş gibiydi. Sitan ise sakin bir şekilde yere bakıp, kısık sesle; - Bunların hepsi senin suçun. Biliyorsun değil mi? - Sitan, bu nasıl benim suçum olabilir? Görevlerimi ihlal etmemin tek sebebi sen olabilirsin. Sence ben bunun olmasını ister miydim?! - Maca, görevlerini nasıl ihlal edebilirim ki? Hepsi saçmalık! Bu çocuğun ölmesi, buraya gömülmesi ve ateist bir peder tarafından tanrının yanına gönderilmesi, nasıl benim suçum olabilir?! Birbirlerine öfkeyle baktıktan sonra Sitan cebinden bir sigara çıkarıp, içmeye başladı. Maca, Sitan’ın vurdumduymaz hallerinden sıkılıp orayı terk etti. Akşam insanlar evlerine giderken ne rüzgarın sesi ne de karın şiddeti onları korkutuyordu. Yine her şey normale dönmüş gibiydi. İnsanlar evlerine vardığında çocuklarına sarılarak uyuyor, sıradaki kendisi mi yoksa çocuğu mu, olduğunu düşünüyorlardı. Bu ebeveynli evlerde bir tek huzursuzluk vardı. Çocuklar da aynı şekilde kimin öleceğini düşünüp korkuyor, ailelerine daha sıkı sarılarak uyuyorlardı. Neyseki o günün gelmesine daha üçyüz altmış üç gün vardı. Tuma öleli daha iki gün oluyordu. İnsanlar ne çabuk Tuma’yı atlatıp, kendi dertlerine yanmaya başlamışlardı. Ebeveyni olmayan aileler ise yani kardeş olanlar acilen kasabayı terk etmek istiyor fakat çocuk başlarına nasıl yapabileceklerini, kasabadan çıkmak için nasıl bir fayton bulacaklarını düşünüyorlardı. Leylin’in ablası ise hiç kasabayı terk etmeyi düşünmüyordu. Belli ki ulaşım aracı olmayanlar yürüyerek veya bisiklet yardımıyla da kasabadan ayrılmayı istemiyorlardı. Fakat Abigail’in kasabada kalmasının başka sebepleri vardı. Elbet bir gün ortaya çıkacak olan sebepleri vardı. Leylin, Tuma’nın ölümünden büyük darbe yemişti. Kendisine mi üzülsün yoksa ablasına mı emin olamıyordu. Anne ve babasını hiç görmediği için ölüm korkusu pek yoktu. Ama iş gençlerin ölümü olunca nasıl da herkes bencilleşmiş, vicdanını meydana salmıştı. Kırmızı kurdele sallandıkça öfkeli vicdanlar nasıl da saldırıyor, bencilleşiyor en sonunda da yeniliyorlardı. Olsun bildiğimiz bir şey varsa o da öfkeli vicdanların çok fazla hatadan sonra muhakkak kazanan olduğuydu. Kasaba halkı üzüntüyü, kızgınlığı iyi bilirdi. Şimdi sırada vicdan azabıyla, öfkedeydi. Öfkeli bir kasaba halkı nasıl olurdu..Tanrı bilir. Gecenin en sessiz ve ıssız saatlerinde Peder Antonio, valizini almış, mavi faytonuna binip kasabanın çıkışına doğru yola çıkmıştı. Yerdeki kar tanelerinde faytonun ve at toynaklarının izi kalıyor, rüzgar arkadan esip yok ediyordu. Fırtınalı hava faytonun dengesini bozuyor, Kar şiddetlenip, camlara perde gibi iniyordu. “Gitme!” diye haykırsada tabiat, Antonio çoktan yola koyulmuştu. Kasabın sonuna vardığında buraya geldiği ilk yılı hatırladı. Bin altıyüz seksen beş yılında geldiğini ve şimdi bin yediyüz yılında ayrıldığını fark etti. On beş yıldır buradaydı fakat Antonio, kasabanın ilk yıllarını çoktan unutmuştu. Sanki hep böyle sisli ve karanlık bir kasabaydı. Sonunda Antonio, kasabanın levhasını da aşmış, mavi faytonuyla tamamiyle sise karışmıştı. Uzun bir günün ardından insanlar sanki yıllar sonra ilk defa uyuyorlarmışçasına derin bir uykuya daldılar. Sitan ile Maca ise şöminenin başında oturmuş kara kara düşünüyorlardı. Sitan, kasabanın başına gelenleri izledikçe öfkeleniyor, düşündükçe çıkar yol bulamıyordu. Beyaz gömleğinin ilk iki düğmesini açıp, rahatça nefes almaya çalıştı. İçindeki sıkıntı bir türlü dinmeyince Maca’ya odun almaya gittiğini söyleyip dışarı çıktı. Dışarıya çıktığı anda kar bütün montunu beyaza döndürecek kadar hızlı yağıyor, yüzünü felç edecek kadar da soğuk rüzgarlar estiriyordu. Sitan rüzgarın geldiği yöne bakarak; - Sen de kimsin? Önündeki uzun ince çocuğu daha önce kasabada gördüğünü hatırlamıyordu Sitan. Çocuk, Sitan’la aynı yaşlarda olmalıydı. Boyları neredeyse birbirine yakın olan bu çocuk ruhsuz gözlerle Sitan’a bakarak; - Asıl sen kimsin? - Ben mi? Tanımıyor musun yani? Bu havada niye dışarıdasın çocuk? - Çocuk mu? Ben on dört yaşındayım. - Ben de on dört yaşındayım. - Benden büyük olmadığın sürece bana çocuk diyemezsin. Ayrıca sen Leylin’le aynı sınıftasın. Yani on üç yaşında olman gerekiyor. - Ben geç başladım. İkincisi sen beni daha önce gördün mü yani? Ayrıca senden daha büyüğüm. En azından senden olgunum. Sitan, çocuğu süzdükten sonra tekrar sordu. - Senin adın ne? - Adımı neden sana söyleyeyim ki? Senden ölüm kokusu geliyor. Sitan duyduklarına inanamadı. Bu çocuk az önce ona ne söylemişti. Nasıl böyle bir şeyi söyleyebilmiş, hatta fark edebilmişti. Sitan bir sigara daha yakıp, sırtını duvara yasladı. Kısık gözlerle tekrar çocuğa baktı. - Ölüm kokusunu bilir misin? Sence ben katil miyim? Kasabanın hayaleti? Kabusu? Hata istersen zombisi de olabilirim. Sence olabilir miyim? Aklın alıyor mu? - Bana sorarsan hiçbiri değilsin. Sen fazla ölü görmüşe benziyorsun. Bu yüzden ölüm koktuğunu söyledim. Cenazede yüzündeki ifadeyi gördüm. Sanki yıllardır böyle şeyleri gören biri gibisin. Kasaba halkından daha fazla ölüm görmüşe benziyorsun. Sitan, çocuğu daha çok merak etmişti. Çocuğu iyice süzdükten sonra tekrar sordu. - Adını söylememenin bir sebebi olmalı. Saklanıyor musun? Çünkü ölüm sana hiç yaklaşmışa benzemiyor. Belki de korkuyorsundur. Seni öldürmem merak etme. - Gerçekten senden korkmadığımı bildiğini biliyorum. Kışkırtma beni. Görmemiş gibi yap geç. Sitan, izmaritini ayağıyla basarak söndürdü. Çocuğun yanına yaklaşarak; - Senle dost olalım mı? - Neden senle arkadaş olayım ki? - Çünkü okula gitmiyorsun. Sana okumayı yazmayı öğretebilirim. - Yazabiliyorum ve okuyabiliyorum da. - Öyle mi? Kim öğretti? - Babam öğretti. Her akşam kitap okuyorum. Yani senle dost olmama gerek yok. Benim zaten bir arkadaşım var. - Leylin mi? Ağlak suratlı olan. Ağlamaktan konuşmaya vakit bulabiliyor mu bari? - Leylin hakkında konuşma! - Peki, eğer dost olursak, sana bu kasabada asla bulamayacağın kitaplarımdan veririm. - Neden böyle bir şey isteyeyim ki? Defol git. - Tamam..tamam. Leylin ile dost olurum o zaman. Gerçi ağlamaktan konuşmaya vakit bulur muyuz emin değilim. - O çok nazik biri. Ona yaklaşma. Sen ona zarar verecek birine benziyorsun. - Ben kimseye zarar vermem! Aptal! Sadece sen çok tuhaf birisisin. Bu yüzden senle arkadaş olabileceğimizi düşündüm. Çocuk biraz düşündükten sonra, Sitan’ın o kadar güvenilmez biri olmadığına karar verdi. Ayrıca fazladan kitap hediyesi ona baya çekici geliyordu. Ellerini uzatıp, Sitan’a bakarak; - Benim adım Michael. Ya sen? - Sitan. Michael söylesene nerede yaşıyorsun? Seni hiç görmedim. Michael nerede yaşadığını söylemek istemiyordu. Bu yüzden geçiştirerek; - Kasabanın sonlarında bir yerde. Peki sen söyle annenler yaşıyor mu? - Hayır. Öldüler. - Üzüldüm. - Niye? Ben üzülmedim. Sen niye üzülüyorsun ki? Michael şaşkın şaşkın baktıktan sonra kendini toparlayıp; - Benim annem ben doğarken ölmüş. Babam ise yaşıyor. - Babanın adı ne? - Lui. Lui Gayen. - Lui Guayen mi seni baban? - Hayır Gayen. Soyadımız Gayen. - Ah tabi. Anladım. - Babamı tanıyor musun? - Yani çocukken duymuştum. Babamla arkadaştılar. Sonra babam ölünce bir daha adını duymadım. O yüzden tuhaf geldi. Sitan iyi yalan söylerdi. Asla gözünü kaçırmaz, sesi titremezdi. Michael’e söz verdiği gibi eve gidip bir kaç kitap getirdi. Michael kitaplara baktıktan sonra; - Kurgu kitaplar mı? Vay canına bunlar çok iyi. - Kurgu mu? O elindeki kitaplar tanrılar hakkında bilgiler. - Tanrılar? Çok tanrıcılığa mı inanıyorsun? - İnanmıyorum. Biliyorum. Neyse sen de oku. Belki fikrin değişir. Michael, elindeki kitapları hemen okumak içi eve doğru koştu. Fakat bilmediği şey, evi kasabanın yukarısında kalıyordu. Sonunda değil. Sitan gittiği yönü fark etmiş, peşine düşmüştü. Michael tepedeki eve girince Sitan şaşkınlıktan yerinden kımıldayamamış, hemen oradan uzaklaşmıştı. Hava karardıkça, rüzgarın şiddeti yükseliyor, kasaba sessizliğe bürünüyordu. Sitan’da hızla eve varıp kapıyı sertçe kapattı. Ses Maca’yı ürkütmüş, hemen Sitan’ın yanına gitmişti. - Ne oldu Sitan? Neyin var? - O yaşıyor! - Kim? Tanrı aşkına konuşsana kim?! - Gayen! Mama yaşıyor. - Yalan söylüyorsun. Onu biz öldürdük. Biz götürdük. Hatırlamıyor musun? - Hayır o yaşıyor. Oğlu da yaşıyor! - Saçmalama! KENDİNE GEL! Sitan yere çökmüş, korkulu gözlerle kaçacak yer arar gibiydi. Maca ise duyduklarından öylesine korkmuştu ki, hemen odasına gidip, ellerini birbirine kenetlemeye başladı. Leylin, ablasıyla birlikte akşamleyin dersleri yapmaya başladılar. Abigail, kardeşinin ödevlerine her zaman yardımcı olurdu. Leylin, Tuma’nın ölümünden sonra doğum gününü ablasına hatırlatmak istemedi. Bunu kötü bir fikir olacağını düşündü. Fakat Leylin, doğum günü için olan heyecanını da gizleyemiyordu. Ablası her ne kadar fark edemese bile. Kasabanın tepesinde yaşayan Michael için hava daha soğuktu. Michael, her zamankinden daha çok Leylin’in yolunu gözlemiş, bir ihtimal bugün gelir diye kapıda beklemişti. Gecenin en geç saatlerinde Leylin derin uykusundaydı. Bu ihtimalin en düşük olasılığına rağmen hala Michael bekliyordu. Gözleri ağırlaşmış, bilinci kapanmak üzereyken verdiği savaş, dostluğunun en güzel kanıtıydı. Sabah olduğunda güneş yine bariyerlerli kasabadan ışığını olabilecek en yüksek seviyede sızdırmaya çalışsada karanlık kasaba hala da sabah denecek kadar aydınlık değildi. Olsun kasaba halkı bu kadar ışığa bile razıydı. Günler sonra güneşin çıkması onlar için yeterliydi. Leylin hemen çantasını doldurup, okul için hazırlandı. Abigail’de iş için hazırlanıp birlikte evden çıktılar. Dışarıya çıktıklarında insanların evlerinden çıkıp iş başı yaptıklarını gördüler. Fakat insanlar fazla öfkeliydiler. Abigail, sebebini öğrenmek için hem yan komşusu olan hem de iş arkadaşı olan genç kız Sophia’nın yanına gitti. - Söylesene Sophia, halkta sen de neden bu kadar öfkelisiniz? - Tanrının bizi terk ettiği yetmiyormuş gibi Peder Antonio’da bizi terk etti. Lanet olası kasabadan ayrılmak için ne atım, ne faytonum, ne de param var. Canımı alana kadar korkuyla yaşayıp, hayatımdan bir şey anlamadan öleceğim. Aynı şekilde sen de Abigail. Abigail, pederin gidişini duyunca hemen Leylin’in yanına gitti. - Leyl, tatlım, ben bugün eve geç gelebilirim. İşim uzun sürecek gibi duruyor. Sakın kapıyı yabancılara açma. Senin için yemek yapmayı unuttum. Bir şeyler atıştırsan olur mu? - Peki abla. Sen çalışmana bak sorun değil. Leylin, ablasının bu kadar çok iş yapmasına üzülüyor, bir an önce büyüyüp, ona bakmak istiyordu. Fakat hangi mesleği yapacağına daha karar vermemişti. Okula doğru yol alan Leylin, birden yanında iki kişinin daha yürüdüğünü gördü. Bunlar Maca ile Sitan’dan başkası değillerdi. Maca, sert yüzüne rağmen daha sevecen görünüyordu. Bu yüzden insanlar Sitan’dan kaçmasına rağmen Maca’dan kaçmıyorlardı. Maca, Leylin’e bakarak; - Söylesene Leylin, senle arkadaş olsak güzel olmaz mıydı? Leylin korkarak, hızlı adımlarla oradan uzaklaşmaya çalıştı. Fakat Maca, hemen yetişti ona. Maca tekrar konuşmaya başladı. - Hey sana diyorum! Duymuyor musun? Arkadaş olalım. Artık ağlamazsın değil mi? Leylin yavaşça gözlerinden akan yaşı silip; - Siz neden benle arkadaş olmak istiyorsunuz? - Michael’in arkadaşlarıyız ve senle de arkadaş olabileceğimizi düşündüm. Yanılmışım. Maca arkasını dönüp giderken, Leylin onu durdurup “ Tamam, eğer Michael’in arkadaşıysanız sizinle arkadaş olurum” dedi. Michael oları uzaktan dinlerken, elindeki dalı sinirden ikiye bölmüştü.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD