Arkadaşlık mı aşka dönüşür? Yoksa zamanla aşk mı arkadaşlığa? Hangi role fazlasıyla bürünürsen sonunda o olur çıkarsın.
Leylin, Maca ve Sitan’la birlikte okula doğru gittiler. Yollardaki kar, kirlenmiş, bazı yerleri taş gibi olmuş diğer yarısı ise çamurla bir olmuş, yavaştan yok oluyordu. Maca, biraz geride kalarak Sitan’la kısık sesle konuşmaya başladı.
- Şimdi bu ağlak suratla arkadaş olduk. Peki ya sonra? Bize ne kazandıracak bu?
- Kes sesini Maca. Ölüler dışında hiçbir şeyden anlamaz mısın sen?
- Peki ya sen? Ölüler dışında neyden anlarsın?
- Ben vicdandan anlarım, anladın mı? İnsanların haksızlığa uğradığı öfkeden anlarım. Bu yüzden kes sesini ilerle.
Leylin, ikizlerden biraz korktuğu için, her zamankinden daha hızlı yürüyordu. Sonunda okula varmış, hatta yerlerine bile geçmişlerdi. Öğretmen Noah, sınıfa geldiğinde tam orta sıradaki yeri boş görünce bir tuhaf hissetmişti. Tuma’nın yeriydi orası. Fakat Tuma, artık ölüydü. Noah, derin bir iç çekişten sonra kendini toparlayıp, çocuklarla derse kaldıkları yerden devam etti. Bir süre sonra da dönem sonu sınavı için önlerine kağıtlar koydu.
Kazanan her zamanki gibi Leylin olmuştu. Her sınavdan tam puan alan Leylin, tek hedefi kasaba dışındaki bir üniversitede okumaktı. Okuldan hızla eve geldiğinde ablasını aramaya başladı. Bir anlığına ablasının geç geleceğini unutmuştu. Daha sonra heyecanını gizleyemeyen Leylin, botunu da montunu da alıp hızla tepeye gitmeye karar verdi. Kapıyı açtığında hala akşam olmadığını, giderse Michael’in kızacağımı düşünerek kapıda beklemeye başladı. Bir süre sonra Leylin, uyuya kaldığı yerden kalkarak havaya baktı. Evet vakti gelmişti. Hızla tepeye doğru koşmaya başladı. Tepedeki dar ormanlıktan geçerken gecenin son ışıklarının da söndüğünü, hatta önünü göremeyecek kadar karardığını fark etti. Hemen elini cebindeki kibrite atarak bir tane, o bittikten sonra bir tane daha diye diye sonunda eve varmıştı. Kapıyı Michael açmış, gördüğü şeye şaşırmış gibiydi. Leylin, arkadaşına tuhaf tuhaf bakarak;
- Geldiğime kızdın mı?
- Hayır, hayır! Kızmadım. Aksine şaşırdım.
- Niye? Hep geliyorum ya.
- Bu defa gelmezsin sandım. Girsene içeri.
Leylin içeri girmişti. Şöminenin başında oturan Leylin, camdan dışarı baktığında korkutucu bir şeyle karşılaştı. Adeta bir silüet gibi havadan yayılan kapkaranlık bir sis vardı. Hemen Michael’i çağırıp ona da gösterdi. Michael, gördüğü manzaradan dolayı şok olmuş daha net anlamak için, pencereyi açmayı denemişti. Fakat pencereyi araladığında sis içeri girmeye başlamıştı. Korkudan hızla pencereyi sıkıca kapatıp, perdelerle camı örtmüşlerdi. Bir süre sonra karanlık sis silüeti büyümeye, kasabaya daha fazla yayılmaya başlamıştı. Dışarıdan insanların korku dolu çığlıkları geliyor, bazı bebeklerin ağlama sesleriyle karışık çocuk bağrışmaları da oluyordu. Silüet kaybolunca, seste kesilmişti. Leylin, perdeyi araklayıp ne olduğuna bakmak istedi. Tam elini atıyordu ki, merdivenlerden gıcırtılar gelmeye başladı. Michael’in babasıydı uyanan. Babası sadece büyük geceye uyanır kapıları kilitler diye düşünen Michael bile bu duruma şaşırmış hatta korkmuştu. Leylin’e hemen saklanmasını söyleyen Michael, gözleriyle iyice sağlanabileceği bir yer arıyordu.
Leylin’i dolaba sakladıktan hemen sonra babası aşağıya inmişti. Oğluyla göz göze gelen dev adam, sanki orada kimse yokmuş gibi hemen arkasını döndü. Michael, yıllardır babası için bir hayaletten farksızdı. Asla oğluna bakmaz, baksa görmemiş gibi yapar geçerdi. Babası ince üstüyle dışarı çıkmıştı. Bu kadar soğuk bir hava bile onu bozmuyordu. Michael, Leylin’i dolaptan çıkararak;
- kusura bakma. O ilk defa böyle bir şey yapıyor. Kara sisten dolayı olabilir. Sen korkma. Babam bizi korumak için dışarıya bakıyordur. Eminim.
Michael, ağzından çıkanlara kendisi inanmıyorken, bir ihtimal Leylin inanır diye konuşuyor, hatta sözler bile veriyordu. Leylin ise bu akşam tek başına evde olmadığı için kendini şanslı hissediyordu. Bir süre sonra kalabalığın sesi kesilmiş, karanlık kasabayı boğan sis çökmüş, insanlar sakince evine gider olmuştu. Leylin, Michael’le konuşurken arka kapıdan bir ses duydular. Michael babası olduğunu anlayıp Leylin’e hemen montunu ve ayakkabısını verip evden hızlı bir şekilde kaçmasını söyledi. Leylin, çıplak ayaklarına ayakkabıyı giydirmeye çalışıyor bir yandan donmamak için hızla montunu üstüne atıyordu. Ayakkabısını giydikten sonra kasabadan bir patlama sesi duyunca korkudan hızla ablasının çalıştığı yere doğru koşmaya başladı. Fazla hızlı koşuyordu. Ağlıyor, koşuyor bir yandan montunun fermuarını kapatmaya çalışıyordu. Fermuar takılınca tekrar ağlıyor, tekrar koşuyordu. Patlama sesi onu o kadar korkutmuştu ki bir an önce ablasının yanına gitmek istedi. Evinin tam ters yönünde olan iş yerine daha önce hiç gitmemişti. Bahsedildiği kadarıyla bulmaya çalışıyordu. Karanlık dar bir sokaktan geçerken, açlıktan ölmüş bazı sokak kedileri gördü. Tanrı bilir ya belki de soğuktan ölmüşlerdir. Leylin ise ölümlerinin sebebini sevgisizliğe yorumlamayı tercih etmişti. Kedilere üzülmesine rağmen onlar için bir mezar yapmayı düşünmeden hızla dar yolu aştı. Daha sonra kasabanın hiç gitmediği şantiye yerine varmıştı. Ayyaş işçiler ise sarhoş olmuş, soğukta uyuyarak ölmüşlerdi. Leylin yine farklı düşünüyordu. “Zavallı işçiler hayattan bu kadar nefret etmeseydiler, kendilerini öldürmezlerdi” diye düşündü. Leylin daha sonra zengin konutların olduğu yere vardığında kapıda güzel giyinimli, ellerine çizikler atarak ölmüş bir kadın gördü. Kadın depresyondan dolayı intihar etmişti. Fakat Leylin “ acaba onu kim öldürdü?” Diye düşündü. Hayvanların ağılından geçerken büyük, kirli ve çamur dolu domuz ağılıyla karşılaştı. Domuzlardan biri tek yaşıyordu. Geri kalan üçü ölmüştü. Leylin bir iki saniye durakladıktan sonra, “sokakta bu kadar ceset görmek normal mi?”diye düşündü. Her zamankinden fazla olan bu cesetler anormal bir şekilde hayvanlardan da oluşuyordu. Hemen ağılın solunda kalan, ablasının iş yerine varmıştı. İçeri girdiğinde gördüğü manzara karşısında dili tutulan Leylin, ablasını göz ucuyla aradı. Ablası hemen karşısında, kapı tarafındaydı. Üzerine bir kuaför önlüğü çekmiş, parmak uçlarında durarak, en üstteki raftan boya getirmeye çalışıyordu. Bir sürü insan vardı. Ablası Abigail, Leylin görünce şaşırmış ama ordakiler bir şey anlamasın diye hemen kardeşine önlük giydirmişti. Leylin, ordaki çalışanları izliyor, saç boyadıklarını, bazılarının tırnak törpülediğini hatta başkalarının da cilt bakımı yaptığını görüyordu. Bu çok anlamsızdı. Onca bitkiyi insanların yüzüne sürmeleri değildi anlamsız olan. Leylin ablasının önlüğünden çekiştirerek;
- Abla bu insanlar..
- sus.
- Ama abla bu insanları görmüyor musun?
- Leylin kes sesini. Hemen eve gitmen lazım. Sakın kardeşim olduğunu belli etme.
Robot gibi çalışan insanlar Leylin’i kolay kolay fark edemezlerdi. Leylin, ablasının iş yerinden korkmuş, en iyisi ev diye düşünüp hızla eve doğru koşmuştu. Eve doğru koşarken caddede sınıf arkadaşı olan Mia ve Tom’un cesediyle karşılaşmıştı. Onları görünce olduğu yerde kalmış, gözleri yaşla dolmuştu. Oysaki onlar değil miydi, her gün ağlayan Leylin’le dalga geçen? Onlar değil miydi Leylin’in dışlanma sebebi olan? Şimdi ise cesetlerinin başında ağlayan Leylin’den başkası değildi. Leylin bir süre ağladıktan sonra Sitan, yanına gelip;
- Kara sis yüzünden.
- N-Nasıl yani?
- Kara sis sokaktaki insanları boğuyordu. Bir nevi zehir gibiydi.
- peki o patlama neydi?
- o bir bomba değildi. Bir adamın iç organlarının lanetli kasabamızı süsüleme sesiydi. Her yer kan oldu, bağırsak oldu.
- tamam. Tamam. Sus artık. İğrenç.
- iğrenç değil. Korkunç. Yıllardır ölen insan gördüm ama bu başka. Bu adam öldükten sonra geriye ne kanı ne de bağırsağı kaldı. Sis onu yedi.
- Sis? Adamı mı yedi?
- Evet. Bilmiyor musun? Liu geri döndü.
- anlamıyorum. Ne demek istiyorsun? Sis canlı mı?
- canlı olan sis değil, canlı olan kara sisin yüce tanrısı Liu. Onu hiç duymadın mı?
- ben tek tanrıcıyım.
- böyle bir kasabada yaşayan biri için yanlış bir seçim olmuş. Yine de sen bilirsin.
Sitan elleri cebinde eve doğru giderken, cesetlerle yalnız kalan Leylin ne yapacağını bilemiyordu. Artık bir peder bile yoktu. Hemen zangoçun evine gidip ona haber vermeyi düşündü. Fakat uzaktan tekrar kara sis görülmeye başlamıştı. Sitan’ın evine baktığında tuhaf bir şey görmüştü. Kafasını bir anlığına döndüğünde sisin çok yayıldığını gördü. Hemen eve doğru koştu. Kapıyı sıkıca kapatıp, perdeleri çekti. Annesinden kalan kolyeye sıkıca sarılıp, kısık sesle ablası için dua etmeye başladı. Karanlık sisin silüeti yine kasabayı sarmaya başlamıştı. Michael evinde Leylin’i düşünüyor, onu göndermek zorunda olduğu için kendine kızıyordu. Fakat nasıl olurdu da kara sis tanrısının babası olduğunu söyleyebilirdi ki?
Bir süre sonra sis tekrar yok olmaya başlamıştı. Sokakta yaşayan bir canlı bile kalmamıştı. Kasaba sakinleri ilk defa böyle bir şeyle karşılaştığını söylüyor, tek tük yaşayan yaşlılar ise bundan on beş yıl önce de olduğunu hatırladıklarını söylüyorlardı. On beş yılda bir olan bir olay olduğuna karar vermişlerdi. Sisin bittiğinden haberi olmayan Leylin, sıkıca sarıldığı kolyesini bırakmadan uyuya kalmıştı. Çoğu akşamı “ölecek miyim? Öldürülecek miyim?” Diye düşünmekten yorulmuş, “artık bu kasabayı terk etmeliyim” diye düşünmeye başlamıştı. Gece boyunca ablasını beklemiş fakat ne sokakta bir silüet ne de kapıyı çalan bir kişi vardı ortalıkta.
Sabah olduğunda Leylin, okul için hazırlanmaya başlamıştı. Oturma odasına geldiğinde ablasını orada uyurken gördü. Yanına gidip yanağına bir öpücük kondurdu. Abigail, gözlerini aralayıp baktığında Leylin’in okul için hazır halde beklediğini gördü. Ona bugün okulun iptal olduğunu, dün çok fazla insanın öldüğünü söyledi. Leylin ise hemen okula gidip , çabucak üniversite kazanmak istiyordu. Çünkü artık cinayetlerden ve korkulu uykulardan bıkmıştı. Ablasına bakarak “ Mia ve Tom dışında tanıdığımız ölen başka biri var mı?” diye sordu.
Abigail üzüntülü bir ses tonuyla “Noah, öğretmeniniz. Ne yazık ki dışarıdaki kedileri beslemeye çıkarken..ölmüş”
Leylin’in gözleri dolmuş elindeki kitabı düşürmüş, bağırmak istese de dili tutulmuş bir haldeydi. Öğretmeni bile öldüyse onların ne kadar vakti kalmıştı ki?
Leylin daha fazla dayanamayıp ablasının yanına çömeldi. Gözyaşlarına boğularak “ abla nolur gidelim” derken hıçkırıyor, yalvarmaya devam ediyordu. Bir insan bu kadar çaresizken nasıl olurdu da gözünü kırpmadan onu reddedebilirsin ki? Abigail, kardeşinin ellerinden tutup kendinden çekerek ayağa kalktı. “Olmaz, gidemeyiz. Anlamıyorsun. Para lazım. Ben biriktiricem. Çok az kaldı. Bekleyebilirsin. Bak ikimiz de hala yaşıyoruz. Yapabiliriz.”
İşte bu sözcükler, bu gözlerdeki samimiyetsizlik, sonunda kasabaya öfkeyi getirmişti. Sonunda insanlar vicdan azabıyla, öfkenin tadını çıkarmaya başlayacaklardı. Uzun zamandır ölü gibi yaşayan kasabaya öfke, bir canlılık olarak geri gelecekti. Kim bilirdi ki ağlayan insanlar, kırılan çocuklar, herkesten daha çok kin ve öfkeyi kusabilirdi diye? Belki Sitan’la Maca yapabilirdi diye düşünülse de her cenazeye katılan, sonuna kadar kalan ikili onlardan başkası değildi. İnsanların öfkesinin sebebi neydi bilmiyorum ama Leylin’in öfkesi ablasının vicdansızlığıydı. Her yastığa başını koyduğunda kardeşinin yaşadığı korkuyu anlayamaması ve her şeyi basit görüp bütün yoğunluğunu işine vermesiydi. Leylin düşündü. En son ne zaman ablasıyla doğru düzgün bir şey yapmışlardı? Ne zaman ablası onu incitmemek için empati kurmuştu? Leylin bir kez daha düşündü. Yarın doğum günüydü ama hiçbirini hatırlamayan ablası bunu hatırlayacak mıydı?
Akşam heyecandan uyuyamayan Leylin, yarın Michael’le doğum gününü kutlamayı planlıyordu. Çünkü sadece Michael onu dinliyor, ciddiye alıyor ve en önemlisi her doğum gününü hatırlıyordu. Hiç pasta almamıştı doğum gününe fakat asla bundan gocunmuyordu. Sonuçta doğum gününü hatırlamayan bir ablası vardı.
Sabahleyin hava düzelmeye başlamış gibiydi. Soğuk rüzgara rağmen kar yağmıyor gökyüzü griliğini korkuyordu. Acaba bir gün yaz havasını görecek miydi bu kasaba?
Leylin botlarını çekerek hızlıca sokağa çıktı. Ablasıyla karşılaşmak istemiyordu. Yolda vakit geçsin diye yürürken, Sitan ile karşılaştı. Maca’da hemen yanlarına gelerek, yüksek sesle;
- İyi ki doğdun Leylin .
Leylin, ablasının bile hatırlamadığı doğum gününü daha üç günlük arkadaşının kutladığını görünce mutlu oldu. Mutluluğu ise sadece gözlerinden anlaşılıyordu. Maca’ya teşekkür edip mutlu bir şekilde yürümeye devam etti. Sitan peşinden giderek;
- O kadar çok mu mutlu etti seni bu?
- Ne? Evet..
- o zaman doğum günü pastan benden.
- gerçekten mi? Yapmayı biliyor musun ki?
- elbette ben bu işte en iyisiyim. Yıllardır benden daha iyisini yapan görmedim. Ayrıca senin gibi bir çocuğu mutlu görmek güzel. Kasabaya renk katıyorsun.
- ama biz sınıf arkadaşıyız. Bana neden çocuk diyorsun?
- şey..çünkü ben senden bir yaş büyüğüm. Geç başladım.
- Ah..anlıyorum. Teşekkür ederim.
Birlikte biraz sohbet ettikten sonra Leylin, Michael’i unuttuğunu fark etti. Hemen Sitan’la Maca’ya dönüp;
- Arkadaşım Michael’in evine gidelim mi? Onunla birlikte kutlayalım.
Maca, göz ucuyla Sitan’a bakarak, elini ensesinde;
-olur o da gelsin. Bizim de arkadaşımız zaten. Ama tepedeki evde yemek istemiyorum. Buradaki çimenliklerden birine oturup kutlasak olmaz mı?
Leylin, önce Michael’i ikna etmeleri gerektiğini, kendisi için önemli olmadığını söyledi. Bu yüzden Leylin, Michael’le konuşmak için tepeye çıktı. Michael, dışarıda odun kesiyordu. Leylin yanın vardığında heyecanla olup biteni anlattı. Michael, katılacağını söyleyince daha çok gözleri parlayan Leylin, hızla Sitan’ların yanına gitti. Michael ise öfkeden, odunları kırmaya bile odaklanamıyordu. Elindeki baltayı bir kenara atıp, ellerini birbirine kenetleyerek, sinirden kızarmış gözleriyle Sitan’a olan nefretini, nefesini hızla alıp vererek, atmaya çalışıyordu. Böylece Leyin’in yanına vardığında eskisi gibi sakin Michael olarak duracaktı. Odunları kesmeye devam ederken zamanın nasıl geçtiğini fark edememişti. Hemen içeri geçip, en güzel kıyafetlerini giyip, tepeden inmeye başladı.
Piknik alanına vardığında Sitan’la Leylin’i çok yakın olduğunu görünce , farkında olmadığı duygularını uyandırmıştı. Bu duygular Leylin için iyi olsa bile Sitan’a olan öfkesi pek iyi durmuyordu. Aşağıya hızla inip, Leylin’in yanına oturdu. Birlikte doğum gününü kutlamaya başladılar. Pasta vakti geldiğinde Sitan hızlıca gidip getirdi. Çok güzel bir pasta yapmıştı. Bundan Leylin ne kadar hoşnut olsa da Michael bir o kadar rahatsız olmuştu. Michael, arkadaşının elinden böyle kayıp gitmesine dayanamayıp orayı terk etti. Leylin, peşinden giderek ona;
- Nasıl doğum günümde beni yalnız bırakırsın? Sen benim ilk ve en yakın arkadaşımsın.
- Madem senin en yakın arkadaşınım, neden o çocuklarla o kadar yakınsın. Benden uzaklaştığını hissediyorum.
Leylin ilk defa kasabada arkadaş edinmişti. Bu yüzden abarttığının farkında değildi. Gerçi abarttığı bir durum söz konusu bile değildi. Hemen Michael’in ellerinden tutarak “ özür dilerim. Lütfen gel otur.” Dedi.
Hediye faslına geçmişlerdi. Maca, Leylin’e kolye almıştı. Peri kolyesiydi. Leyin çok beğenmesine rağmen annesinin armağınını çıkarmak istemedi. O yüzden hediye kabına koyup, bir gün takarım diye söz verdi. Sitan ise hiçbir şey almamıştı. Pastadan hediyeye vakit bulamayan bu gence kimse içerlenmemişti. Son olarak Michael, Leylin’e bir bileklik almıştı. Bilekliği sade bir şeydi. Fakat Leylin çok mutlu olmuştu. Çünkü aynısından Michael’inde elinde vardı.
Kasaba belki o kadar karamsar değildi. Fikirlerin verdiği karamsarlık kasabayı sarıyor, insanların göz yaşları sise dönüşüyordu. İnsanlar ne zamam sevginin farkına varırlarsa işte o zaman Kasaba yok olur işte o zaman öfke bilinmeyen bir duyguya dönüşürdü.