Güneş yeni doğmuş, gölün yüzeyine altın rengi serpilmişti. Sabahın serinliği cildime değiyor, ellerim soğuk suya batarken hafif bir ürperti geçiriyordu.
Bugün işe gitmeden önce, çamaşırları yıkamaya gelmiştim.
Gölün kenarına geldim, sepetimi yere koydum ve çamaşırlarımı çıkardım. Tahta bir taşın üzerine oturup ilk gömleği suya batırdım.
Su, parmaklarımı yakalayacak kadar soğuktu ama alışmıştım. Elimle sabunu çamaşırın üzerine yayarken, sabahın sessizliği içimi ferahlatıyordu. Kuşların cıvıltısı, suyun hafif dalgalanışı… sanki yalnız ben ve göl kalmıştık.
Dikkatimi dağıtan tek şey, gölün karşı kıyısındaki taşlık alandı. Ağaçlar arasında bir hareket fark ettim. İlk bakışta dikkate almadım ama bir an duraksadım. Kafamı kaldırdım ve gözlerimi kısarak bakınca, gözlerime inanamadım.
Tarık Ağa oradaydı. Yanında bir adam daha vardı, her ikisi de gölün kenarında duruyor, konuşuyorlardı. Tarık Ağa’nın duruşu her zamanki gibi sert ve kontrol doluydu.
Yeşil gözleri uzaklara, gölün üzerinde bir noktaya takılmıştı. Beni görmüyor, bana bakmıyordu. Kalbim istemsizce hızlandı ama ellerimi sudan çekmedim. Çamaşırıma hafifçe bastım, suyun sıçrayan damlaları parmaklarımı ıslattı. Ama gözlerim onlardan ayrılmıyordu.
“Bu adamın ne işi vardı burada?” diye sordum kendi kendime.
Adamın elinde bir yüzük vardı. Tarık Ağa onu dikkatle inceliyor, parmağına takmayı düşünüyordu. Tarık Ağa’nın elleri sertti, parmakları uzun ve güçlüydü. Yüzüğe her dokunuşunda sanki bütün köyün tarihini tartıyormuş gibi bir ifade vardı yüzünde.
Ben, sudaki çamaşırlarımla ilgileniyormuş gibi yaparak onları izledim. Tarık Ağa’nın yeşil gözleri bana hiç değmedi, kalbimde hem bir hayranlık hem de hafif bir korku oluştu.
Elimi suyun içinde hızlandırdım. Çamaşırı ovarken, fark ettim ki bir an için gölün serinliği bile Tarık Ağa’nın duruşunun etkisi altında küçülüyor gibiydi.
O duruyordu; gözleri uzaklara bakıyor ama varlığı her şeyi dolduruyordu. Sanki gölün tüm sabah sessizliğini içine çekmiş, kendi dünyasına hapsetmişti.
Tarık Ağa bir an durdu, yüzüğe baktı, sonra başını hafifçe eğip adamın söylediklerini dinledi. Yeşil gözleri hâlâ bana değmiyordu. İçimde bir sarsıntı hissettim; fark ettim ki, bakmaması bile bir tür hâkimiyet kuruyordu.
Sepeti taşın üstüne koymuştum. Çamaşırları tek tek durularken bir anda elim kaydı. Sepet, taşın kenarından göle doğru kaydı. “Ah hayır!” dedim, ama sesim rüzgârda dağıldı.
Hemen uzandım, tutmaya çalıştım ama sepet kayarak suya düştü. Ardından ben de dengesizce öne eğildim. Ayağım kaydı, bir anda dizlerim çözüldü, taşın kenarındaki çamurlu yere düştüm. Soğuk su bacağıma kadar sıçradı. Çamur ellerime bulaştı. Kalbim hızlı atıyordu.
“Of,” dedim.
Tam toparlanmaya çalışırken başımı kaldırdım. Tarık Ağa’nın bana baktığını gördüm. O an içimden sıcak bir dalga geçti. Birkaç saniye sadece baktı. Ardından birden adımlarını bana doğru yöneltti. Gölün sessizliği bozuldu, ayak sesleri yaklaştı. Yanıma geldiğinde gölün serin kokusu ve onun ağır, keskin parfümü birbirine karıştı.
“İyi misin?” dedi. Sesi derin ve sakindi. Sanki öfke ya da şaşkınlık değil, sadece bir tespit vardı tonunda. “Elif?”
Elif kimdi? Benim adım Damla’ydı.
“İyiyim,” dedim aceleyle. Sesim kısıktı. “Sadece ayağım kaydı.”
Gözlerini üzerimden çekmedi. “Emin misin?” diye sordu.
“Evet,” dedim, başımı öne eğdim. “Üstüm başım biraz çamur oldu ama iyiyim.”
Bir adım daha yaklaştı. Suya uzandı ve gölün kenarındaki sepetimi aldı. Sepetin sapından su süzülürken eliyle çamuru silmeye çalıştı. Sonra bana doğru uzattı. “Al,” dedi. “Bir daha taşın kenarına fazla yaklaşma.”
Elimi uzatıp sepeti aldım ama ellerimiz birbirine değdiğinde, içimden sanki elektrik geçti. O da fark etti, ama elini hemen çekmedi.
Kısa bir an, parmakları benimkine değdi, sonra geri çekti. “Ayağa kalkabiliyor musun?” diye sordu.
“Deneyeyim,” dedim. Ayağa kalkmaya çalıştım ama çamurda dengesiz bir şekilde kaydım. O an Tarık Ağa bana elini uzattı.
“Tut şunu,” dedi.
Söyleyecek bir şey bulamadım. Elini tuttum. Eli güçlüydü, avucunun sıcaklığı parmaklarıma yayıldı. Beni yukarı çekti, ayağa kalktım. Çamur eteğimin ucuna kadar sıçramıştı. Gözüm, onun gömleğinin kolundaki su damlalarına takıldı. Güneş ışığı onları parlatıyordu.
“Teşekkür ederim,” dedim. Sesim neredeyse fısıltılı çıkmıştı.
Gözleri bir anda dudaklarımı buldu, sonra da dekoltemi…Gözleri aniden koyulaştı.
Başını hafifçe eğdi. “Bir şey değil. Ama dikkat et. Göl sabahları serin olur.”
Bir anda bileğimde bir sızı hissettim. Elimi kaldırdım, küçük bir diken batmıştı ve kanıyordu. Tarık Ağa hemen fark etti. Gözleri bileğime kaydı.
“Dur, kıpırdama,” dedi.
Ne yapacağını anlamadan öylece durdum. Elini uzattı, bileğimi nazikçe tuttu. Dokunuşu sert değildi, ama kararlıydı. “Bir diken batmış,” dedi, sesi yumuşamıştı. “Dur, çıkarayım.”
“Yok, ben hallederim,” dedim ama elim titriyordu.
“Kanıyor,” dedi kararlı bir sesle.
Ardından başını hafifçe eğdi, parmak uçlarıyla dikenin olduğu yere dokundu. Diken küçüktü, ama onun dokunuşu sanki tüm bedenimi uyandırdı. Diken çıktı, ama kalbim hâlâ sıkışmış gibiydi.
“Geçti,” dedi, elini yavaşça çekti. “Biraz suyla yıka, yoksa iltihap olur.”
Başımı salladım. “Tamam,” dedim sessizce.
Bir süre aramızda sessizlik oldu. Gölün sesi, kuşların ötüşü ve suyun kıyıya vurması dışında hiçbir şey yoktu. O ise hiç acele etmiyordu. Gözlerini hafifçe göle çevirdi. “Bu göl,” dedi alçak bir sesle, “bazen insanı içine çeker. Dalgası yoktur ama sükûneti insanı boğar.”
Ne diyeceğimi bilemedim. O konuşurken gözlerimi yere indirdim. Sanki söylediği her cümle kendi içine kapanmış bir sırrı barındırıyordu.
“Ben dikkat ederim,” dedim sonunda.
O zaman bana baktı. İlk kez bakışlarımız tam anlamıyla buluştu. Gözleri yeşildi, ama öyle bir yeşil ki… içine bakınca sanki insanın kendi korkularını, kendi geçmişini görüyordu. Gözlerini benden çekmedi. Birkaç saniye sürdü ama bana dakikalar gibi geldi. Sonra başını çevirdi.
Tam o sırada dengesizce bir adım geri çekildim. Bir anda ayağım kaygan bir taşa bastı. Gölün kenarındaki yosunlar ıslaktı, dengemi kaybettim. Bir çığlık kaçırdım; düşerken kendimi öne attım ve ellerim Tarık Ağa’nın göğsüne çarptı.
Avuçlarım sert kaslarının üstünde durdu, parmaklarım istemsizce gömleğinin kumaşını sıktı. Yüzüm onun boynuna gömülmüştü; nefesi saçlarımın arasında dolaşıyordu.
Bir saniye öyle kaldık. Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki, onun göğsünde de hissediyordum.
“Ben…” dedim.
Tarık Ağa dengemi sağlamak için kollarını belime doladı, ama ellerinden biri yanlışlıkla kalçama indi. Avucunun sıcaklığı ince eteğimin üzerinden bile yanıyordu.
Parmakları bir an kasıldı, sonra hemen çekmeye çalıştı.
“Özür dilerim,” dedi fısıltıyla. Sesi boğuktu, utangaç ama bir o kadar da derindi.
“Ben… ben de özür dilerim,” dedim. Sesim titriyordu, çünkü hâlâ göğsüne yapışmıştım.
Ellerimi çekmek istiyordum ama çekemiyordum. Vücudum sanki mıknatıs gibi ona yapışmıştı.
Tarık Ağa geri çekilmedi. Aksine yüzü yavaşça yaklaştı.
Burnunun ucu burnumun ucuna değecek kadar yakındı. Gözleri gözlerimin içine kilitlenmişti; o koyu, derin bakışlarında hem şefkat hem de bastırılmış bir ateş vardı.
Dudaklarımız birbirine değmiyordu ama aramızda bir santim bile yoktu. Nefesi dudaklarıma çarpıyordu, sıcak ve hafif naneliydi.
Bir an bile kıpırdamadık. Sadece nefes alıyorduk. Göğsü her nefeste göğsüme değiyor, sert kasları avuçlarımın altında inip kalkıyordu. Kalçamı tutan eli hâlâ oradaydı, parmakları istemsizce kumaşı hafifçe sıkıyordu. Kalçamı hafif sıkarak beni kendisine bastırdı.
Ona doğru sürtündüm.
Ne yapıyorduk biz?
İki günde ne bu yakınlaşma?
Bacaklarım titredi, dizlerim çözülüyordu.
Gözlerimi kırpamıyordum. Dudaklarım aralandı ama tek kelime çıkmadı. Tarık Ağa’nın bakışları dudaklarıma indi, sonra tekrar gözlerime çıktı.
Sanki bir izin bekliyordu ama ikimiz de o izni vermeye cesaret edemiyorduk. Aramızdaki mesafe o kadar azdı ki, kalbimizin atışları birbirine çarpıyordu.
“Elif…” dedi.
Başımı hafifçe kaldırdım; burnum onun çenesine değdi. O an gözlerini yumdu, sonra tekrar açtı. Nefesi hızlandı. Elinin tersi yavaşça kalçamdan belime kaydı, ama hâlâ beni bırakmıyordu.
Öpüşmüyorduk. Ama sanki öpüşmekten daha yoğun bir şey yaşıyorduk. Dudaklarımız birbirine değmediği hâlde, tenlerimiz konuşuyordu. Kalbim kulaklarımda zonkluyor, boğazım kuruyordu. Bir adım daha yaklaşsam dudaklarımız çarpışacaktı ama ikimiz de o son santimi kapatamıyorduk.