Düşüş
Bu sefer vedalaşmak sanki daha ağır geldi. Neden bilmiyorum, Ege’ye sarıldıktan sonra koşup tekrar boynuna atıldım. Hâlbuki süre belli, görev basit. Ama nedense içimde garip bir his var. Sanki bu seferki ayrılığımız sandığımdan daha uzun sürecek. Sanki bu sefer onu yeniden göremeyeceğim. Bu tuhaf hislerle çıktım yola. Prosedürleri hallederken biraz olsun iç sesime kulaklarımı kapayabildim. Ama şimdi özel uçağa binerken o adını koyamadığım his yeniden yüreğime dokundu. Neredeyse yok ben vazgeçtim, gitmiyorum diyeceğim. Ama bunu içimden bile geçirirken suçluluk duygusuna mani olamıyorum. Genel Kurmay Özel Kuvvetler Komutanlığı’na gidip içimden bir ses bu göreve çıkma diyor, benim yerime özel kuvvetlerden başka birini koruma timi lideri olarak atar mısınız, mı diyeceğim? Bu cümleyi kurmak şöyle dursun görüşme talep etmem bile mümkün değil. Elimde olsa der miydim? Hayır, bu da çok gülünç olurdu.
İşlemlerimi yapmaya devam ettim. Şimdi hatırlıyordum da bir zamanlar çok etkilendiğim bir film vardı. Film aklıma her düştüğünde, o kahramanın yerinde olsaydım aynı seçimi yapar mıydım, sorusu gelirdi. Oradaki kahraman uçak kalkmadan 5-10 dakika önce uçağın düşeceğini, kimlerin hangi sırayla nasıl öleceğini görüyordu rüyasında. Öyle etkileniyordu ki rüyasından saçma diyemiyordu. Arkasından rüyada gördüğü olaylar sırayla yaşanmaya da başlayınca uçağın kalkmaması için olay çıkartıyordu. Tabii uçak kalkıyordu kalkmasına ama onu ve kavgaya karışanlar indirilmiş oluyordu uçaktan. Yolculuğa çıkamayanlar kahramana sayıp sövmekle meşgulken uçağın düştüğünü görmeleriyle kendilerini şanslı saymaları bir olmuştu. Hikâye böyle başlıyordu gerçi. Niye aklıma geldiyse şimdi? O bir film elbette. Gerçek de olamaz. Zaten ben de bir rüya görmedim. Kendi kendimi teskin etmeye çalışıyorum yalnızca. Ama yine de böyle bir rüya dahi görüyor olsam o uçağa binmek zorundayım. Kimliği hakkında en ufak bir bilgim olmayan bu adamı korumaktan sorumluyum. Bana yalnızca diplomat olduğu bilgisi verildi. Aslında huzursuz hissetmem de bu bilinmezlikle birlikte ortaya çıktı. Neden bize kimi hayatımız pahasına koruyacağımız söylenmedi? Neden güzergâhı bilmiyoruz? Her şey o kadar gizli ve karmaşık ki… Bir an önce eve dönmekten başka bir arzum yok. Basit diye sevindiğim bu görev beni şimdiden boğuyor. Bilinmezlik, bir çatışmaya düşmekten daha betermiş meğer.
Ben düşüncelerimle savaşırken tüm kontroller de bitti. Diplomat yerine geçti. Ben de yakın koruması olarak yerimi aldım. Bu görevin benim için tek güzel yanı askeri kıyafet giymiyor oluşum. Dikkat çekmeyecek kombinler hazırlamışlar bu bir haftalık seyahat için. Bu her türlü yorucu olacağı belli olan yolculuk için biraz daha rahat giysiler giyiyor olmak büyük avantaj. Acaba ilk durağımız neresi olacak? Düşünürken istemsizce gözlerim kapanmak istiyor. Dün, Ege beni öyle yordu ki… Şimdi acısı çıkıyor. Neyse ki özel uçaktayız. Birazcık gözlerimi dinlendirirsem sorun olmayacaktır. Olmamalı. Lütfen olmasın. Sadece birazcık… Dinlenmek istiyorum. Azıcık uyursam kendime geleceğim. Biliyorum…
Hemencecik uyudum mu yoksa gördüğüm korkunç bir kâbus mu? Bir gürültü kopuyor kulaklarımda. Zangır zangır titriyorum uykumda. Belki de bilincimi kaybetmeden önceki son an’ım bu, böyle kaldı hafızamda…
*
“Uyan… Uyan… Asker beni duyuyor musun?”
Neler oluyor? Gözkapaklarımı hareket ettirmek bile güç. Rüya mı görüyorum? Oysa sadece kısa bir an gözlerimi dinlendirecektim. Derin uykuya mı düştüm? Ne zamandır uyuyordum?
“Nabzı atıyor… Geri döndü…”
Sesler duyuyorum. Bir kalabalık toplanmış sanki bir yere. Bu uğultu da ne? Bazı sesler kulağıma geliyor. Ne söylediklerini anlamış değilim. Sanki kelimeler cümle olamadan dökülüyor insanların dudaklarından. Öyle anlamsız ki benim için. Yakalayabildiklerimse yapbozun küçük parçaları gibi. Bir resim oluşturamıyorum duyduklarımla.
“Ne durumda?”
“Yaşam değerleri sabit. Şimdilik her şey yolunda görünüyor.”
“Yeni bir durum olursa haberim olsun asker.”
“Elbet komutanım!”
Birine bir şey olmuş galiba. Gözlerimi açabilsem… Bedenime söz geçiremiyorum ki. Çok yorgunum. Neden bu kadar yorgunum sanki? Ah, doğru Ege. Egem yüzünden yorgundum ben. Çok yormuştu beni dün gece. Ama yine de çok güzeldi. Hatırlayınca istemsizce gülümsedim. Ama bu hareket bile canımı yaktı. Sanki yüzüm kaskatıymış da ben onu zorla hareket ettirmişim gibi. Yüzüme dokunmak istedim bu yüzden. Kolumu dahi kaldıramadım. Parmaklarımı bile oynatamıyordum. Hayır, hayır. Bu kadar takatsiz olmam Ege yüzünden olamaz. Bu çok saçma. Göreve çıkmıştım ben. Evet, en son uçağın kalkmak üzere olduğunu anımsıyordum. O zaman hareket edebiliyordum yorgun düşmüş olsam da. Başka bir nedeni olmalı. Ama ne?
Öyle…
Olmalı…
Şimdi…
Biraz daha…
Uyumalıyım…
*
Gözlerimi açmak istiyorum. Bir yandan da su içesim var. Dudaklarım kupkuru sanki. Üzerimde hâlâ büyük bir yorgunluk var. Oysa şu an böyle yatmamalıydım. Hayır, direkt kalkmam gerek. Diplomat! Evet, onu hatırladım şimdi. Uçaktaki yerine oturmuştu. Sonra ben de yerime geçtim. Başka? Ardından ne oldu?
“Bugünkü değerleri daha iyi. Sandığımdan daha hızlı iyileşiyor.”
“Güzel. Tamamen iyileşmesi ne kadar sürer?”
“Hımm… Böyle giderse 2 aya ayaklanır.”
“Çok iyi. Yeni bir gelişme olursa haberim olsun.”
“Anlaşıldı komutanım.”
Geçen sefer duyduğum sesleri yine duydum. Geçen? Geçen derken, bu tam olarak ne zamandı? Kalkmam lazım. Ama yapamıyorum. Neden? Ne oldu bana? Hareketlerim neden kısıtlı? Biri bir şey desin, birileri bana yardım etsin. Neden mumyalanmışım gibi hissediyorum? Vücudumun kontrolüne niye hâkim değilim? Ne oldu böyle?
“Hemşire komutana haber ver. Asker uyanıyor.”
Birtakım koşuşturmacalar yankılanıyor. Neredeyim ben? Seslere bakılırsa uçakta değilim. Uçakta değilsem neredeyim? Ayrıca ne zaman indim? Diplomat! Onu görmem gerek. Gözkapaklarımı emrime uyması için zorluyorum. Sorumlu olduğum insanı görmem gerek. Ne zamandır uyuyordum acaba? Ya başarısız olduysam? Hadi Ebru yapabilirsin. Aç şu gözlerini.
“Asker, beni görebiliyor musun?”
Bir adam gözlerime ışık tutuyor. Zaten zar zor açabildiğim gözlerim ışıktan rahatsız oluyordu. Konuşmak istiyorum. Ama boğazımda bir yumru buna engel oluyor.
“Beni görüyorsan bir işaret ver.”
İşaret mi? Ne yapabilirim ki? Kımıldayamıyorum. Zar zor gözlerimi açıp kapıyorum.
“Görme kaybı yok, muhtemelen beni duyuyor, güzel.”
Bana mı söylüyor tüm bunları yoksa kendi kendine mi konuşuyor? Anlayamıyorum. Her şey o kadar karmaşık geliyor ki…
“Bedenini zorlama, henüz erken.”
Hareket etmeye çalışmama söylüyor bunu sanırım. Konuşmaya çalışıyorum tekrar. Her çabam boğulacakmışım gibi hissettiriyor. Öksürüyorum ses çıkarmış olmak için. En azından birileri bana bir açıklama yapsın istiyorum.
“Ne oldu? Bir yerin mi ağrıyor?”
Cevap vermek istiyorum. Ama yapamıyorum. Ağzım kupkuru. Çenemi oynatamıyorum. Yüzümde de tarif edemediğim bir sızı var. Yüz kaslarımı oynatamıyorum.
“Kendini zorlama asker. Emin ellerdesin.”
Emin ellerde miyim? Bir şey olmuş, bu açık. Ama ne? Düşüncelerimi toparlamaya çalışıyorum. Görev, yolculuk, diplomat… Aklıma direkt gelen kelimeler. Saldırıya mı uğramıştık? Yoksa uçakta mı bir şey olmuştu? Bilmek istiyordum. Ne olur biri her ne olduysa anlatsın istiyordum.
“Hı, hı,” diye inledim. Dudaklarımı oynatmadan ancak bu kadarcık ses çıkarabildim. Yine de kimse tepki vermedi. Tüm gücümü toplayıp aynı sesi birazcık daha güçlü çıkarmaya çalıştım.
“Hııı, hııı!”
“Komutanım, hasta bir şey söylemeye çalışıyor sanırım.”
Evet, evet. Konuşmaya çalışıyorum burada. Her kimsen çok dikkatlisin.
“Öyle mi asker? Peki, hastamız ne diyor?”
Bir sessizlik oluştu. Neden az önceki asker komutanına cevap vermiyor?
“İnleme gibi bir ses duydum komutanım.”
Oh, sonunda yalnız olmadığımdan emin oldum.
“Gülünç olma asker. Hasta muhtemelen acı çektiği için inliyor. Sen işini yap, yeter.”
“Emredersiniz komutanım!”
Harcadığım güç böylelikle boşa gitti. Oysa asker, beni doğru anlamıştı. Ama komutanını inandıramadı. Uzaklaşan ayak sesleri duyduğuma göre odada yine yalnız kalmıştım.
“Komutan inanmadı bana,” dedi az önceki ses. Demek ki odadan çıkan sadece komutan olmalı.
“Ama ben ne duyduğumu biliyorum.”
En azından konuşmaya çalıştığıma birini ikna edebilmişim.
“Merak etme, yakında iyi olacaksın. Sen çok güçlü bir askersin. Ölümü bile alt ettin.”
Ölümü mü alt ettim? Ben ölümden mi döndüm yani? Demek ki ceset gibi yatıyor olmam bu sebeptendi.