1.Bölüm - Sis ve Kan
(Bir Yıl Önce)
Semtimin o dar, her daim nemli ve kalabalık sokaklarından yükselen uğultu, kafenin camlarından süzülüp içeriye daha huzurlu bir fısıltı olarak sızıyordu. Karşımda oturan Zeynep, önündeki buzlu kahvesini karıştırırken her zamanki o analizci bakışlarını yüzüme dikmişti. Psikoloji okumasının verdiği bir alışkanlıkla, sadece söylediklerimi değil, söyleyemediklerimi de duymaya çalışıyordu. Yanımızda oturan Murat ise önündeki kalın Ceza Hukuku kitabının sayfaları arasında kaybolmuş, dudaklarının kenarında hafif bir gülümsemeyle bizi dinliyordu.
"Derin, gerçekten bazen senin bir insan olduğuna dair şüphelerim artıyor," dedi Zeynep, sesindeki neşeli sitemle. "Okul birinciliğini kimseye kaptırmadın, staj başvuruların şimdiden havada uçuşuyor ve sen hala kütüphaneye gidip 'biraz daha' çalışmaktan bahsediyorsun. Gözlerin yorgunluktan kanlanmış, farkında mısın?" dedi Zeynep, ciddiyetle bana bakarak
Gülümsedim. Bu gülümseme, hem onlara duyduğum sevgiyi hem de içimdeki o bitmek bilmeyen hırsın bir yansımasıydı.
"Yorgunluk geçer Zeynep ama kaçırılan bir detay bir ömür peşini bırakmaz. Babam her zaman derdi, 'Hukuk, boşluk kabul etmeyen bir sanattır. Eğer o boşluğu sen doldurmazsan, adalet o delikten sızıp gider.' Ben sadece o deliği kapalı tutmaya çalışıyorum." dedim sakince.
Murat kafasını kitaptan kaldırdı, gözlüklerini burnunun üzerine düzelterek bana baktı.
"Baban emekli bir savcı olabilir Derin ama sen henüz bir avukat dahi sayılmazsın, yolun başındasın. Bu kadar yüklenme kendine. Üstelik seneye son yılımız. Mezuniyete bir kala bu tempo seni bitirecek." dedi.
"Bitirmeyecek," dedim kararlılıkla. "Aksine, beni var edecek olan, bu tempo. Ben sadece iyi bir avukat olmak istemiyorum Murat. Ben, herkesin 'bu dava bitti' dediği yerde o kimsenin görmediği izi bulan kişi olmak istiyorum. Özgün olmak, kimsenin cesaret edemediği savunmaları yapmak... Bunun bedeli de uykusuz gecelerse, razıyım." dedim kendimden emin bir şekilde.
Aslında bu hırsın altında yatan tek şey mesleki aşk değildi. Evdeki o sessiz ama devasa beklentinin ağırlığını her an omuzlarımda hissediyordum. Mimar bir anne, başarılı bir doktor abla ve her cümlesi birer kanun hükmünde olan savcı bir baba... Bizim ailede başarı bir seçenek değil, bir hayatta kalma biçimiydi. Onlara layık olmak, 'Derin Acar' isminin arkasını doldurmak zorundaydım.
"Neyse," dedi Zeynep pes ederek. "Sen yine o tozlu rafların arasına kaçacaksın belli. Ama söz ver, yarın akşam bizimlesin. Biraz nefes almazsan ruhun isyan edecek." Kabul etmezsem başımın etini yiyeceğini biliyordum. Bu yüzden,
"Söz vermiyorum ama çalışacağım," dedim çantamı toplayıp ayağa kalkarken. Onlara el sallayıp kafeden çıktığımda, şehrin o akşamüstü serinliği yüzüme çarptı. Zeynep ve Murat ın o güven veren varlıkları arkamda kalırken, zihnim çoktan kütüphanenin o sessiz labirentlerine girmişti bile.
Fakültenin kütüphanesi, gece yarısına doğru iyice ıssızlaşmıştı. Masamın üzerindeki lamba, önümdeki dosyalara sarı, yorgun bir ışık döküyordu. Saatlerdir 'Kusursuz Sorumluluk' üzerine notlar çıkarıyor, emsal kararları didik didik ediyordum. Kütüphanedeki o eski kağıt ve ahşap kokusu, benim için en huzurlu parfümdü. Dış dünyadaki kaos, burada yerini mutlak bir disipline bırakıyordu. Gelecek yıl mezun olacaktım. O cübbeyi giydiğimde sadece babamın kızı değil, kendim olarak var olacaktım. Bu düşünce, gözlerimdeki yanmaya rağmen beni ayakta tutan tek şeydi.
Saat gece yarısını çoktan geçip ikiye yaklaştığında, kütüphane görevlisinin uyarısıyla toparlanmaya başladım. Binadan çıktığımda kampüs, üzerine devasa bir sessizlik yorganı çekmiş gibiydi. Adımlarımın beton zemindeki yankısı, boş koridorlarda büyüyerek bana eşlik ediyordu. Havanın nemi iyice artmış, hafif bir sis tabakası ağaçların arasından süzülerek yere inmişti.
Ana binanın arkasındaki karanlık otopark alanına doğru ilerledim. Burası taksi durağına giden en kısa yoldu ancak aydınlatma direklerinden biri arızalı olduğu için zifiri karanlığa gömülmüştü. Tam köşeyi dönecekken, derinden gelen boğuk seslerle duraksadım. Bir tartışma vardı. Sesler ne kadar bastırılmaya çalışılsa da, gecenin sessizliğinde keskin birer bıçak gibi kulağıma ulaşıyordu.
Bir gölgeye, büyük bir çınar ağacının arkasına çekildim. Kalbim göğüs kafesimi zorlamaya başlamıştı. Nefesimi tutup izlemeye başladım.
Üç karaltı... İkisi yanyana, üçüncüsü ise onlardan biraz daha uzakta duruyordu. Sesler yükseldi.
"Sana söyleneni yapmadın," dedi içlerinden biri. Sesi o kadar duygusuz, o kadar pürüzsüzdü ki, insanı asıl korkutan buydu. "Ve sen o şansı, zamanında bize onu vermeyerek kaçırdın."
"Doğru olanı yaptım. Ne sanıyorsunuz ki, geri dönerse önce sizi ortadan kaldıracak, bilmiyor musunuz? O, bunun peşini bırakmaz" diye öfkeyle çıkıştı, ayrı duran adam.
O an, adamlardan birinin elinin beline gittiğini gördüm. Metalik bir tıkırtı duyuldu. Saniyeler, sanki birer asır gibi uzadı. Zamanın durduğunu, kanımın damarlarımda donduğunu hissettim. Silahı tutan adam
"Biz olduğumuzu hiç bir zaman öğrenemeyecek" dedi ve ardından o ses... Sessizliği bir yırtıcı gibi parçalayan o sağır edici ses.
DAN...
İkisinden ayrı duran adamın bedeni, bir kukla gibi sarsılarak yana yığıldı. Dudaklarımdan istemsizce, boğuk bir çığlık kaçtı. Ellerimle ağzımı kapattım ama çok geçti.
Silahı tutan adam, bir hışımla benim olduğum tarafa döndü. Karanlık, yüz hatlarını tamamen maskeliyordu. Sadece siyah bir silüetti o an benim için. Ama o silüetten yayılan o ölümcül, o karanlık enerjiyi tüm hücrelerimde hissettim. Bana doğru bir, iki adım attı. O an, ölümün soğuk nefesini ensemde duydum. Gözlerimi kapattım, her şeyin bittiğini, babamın bana alacağı o cübbeyi hiç giyemeyeceğimi düşündüm.
"Vaktimiz yok!" dedi diğer adam, aceleci bir tavırla. "Şimdi değil. Arabaya atalım şunu, çabuk!"
Silahı tutan kişi duraksadı. Bana doğru attığı o son adımda kaldı. Bir saniye daha bana, yani saklandığım o ağacın gölgesine baktı. Bakışlarını görmüyordum ama beni orada hissettiğini, varlığımı zihnine kazıdığını biliyordum. Ardından, sanki hiçbir şey olmamış gibi eğilip yerdeki adamı kollarından tuttular. O koca bedeni, sürükleyerek karanlıkta bekleyen siyah bir aracın bagajına yüklediler. Kapılar sertçe kapandı, lastikler asfaltta acı bir feryat bırakarak dönmeye başladı ve saniyeler içinde otopark eski, tekinsiz sessizliğine geri döndü.
Titreyen ellerimle cebimden telefonumu çıkardım. Parmaklarım tuşlara basmakta zorlanıyordu.
"Lütfen yardım edin... Şehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi... Otoparkta birini vurdular! Çabuk gelin!"
Yere çöktüm. Sırtımı ağacın sert gövdesine yaslayıp hıçkırıklarımı bastırmaya çalıştım. Dakikalar sonra kampüsün girişinde beliren mavi-kırmızı tepe lambaları, gecenin karanlığını delerek yanıma ulaştı. Polisler araçlarından inip fenerlerini yakarken, ben hala o silahın sesini kulaklarımda duyuyordum.
Ancak kabus asıl şimdi başlıyordu.
Polis memurları otoparkı karış karış taradılar. Ben ise bir kenarda, üzerime atılan battaniyenin altında titreyerek onları izliyordum. On dakika, yirmi dakika, bir saat geçti...
"Hanımefendi," dedi yaşlıca bir polis memuru, elindeki feneri söndürüp yanıma gelerek. Sesinde rahatsız edici bir şüphe vardı. "Emin misiniz? Silah sesi duyduğunuza ve birinin vurulduğuna..."
"Gördüm!" dedim ayağa fırlayarak. "Tam orada! İki adam, birini vurdu ve bagaja atıp gittiler!"
Polis fenerini yerdeki temiz asfalta tuttu.
"Bakın, burada ne bir boş kovan var, ne bir kan izi, ne de bir sürtünme emaresi. Kamera kayıtlarına baktık, otoparkı gören o iki kamera da arıza nedeniyle kayıt almamış. Hanımefendi... çok çalıştığınızı, finallere hazırlandığınızı söylediler kütüphane görevlileri. Yorgunluk, stres... Bazen zihnimiz bize oyunlar oynar."
"Hayır, oyun falan değil! Ben bir hukukçuyum, ne gördüğümü biliyorum!" diye bağırdım ama sesim boş otoparkta yankılanıp bana geri döndü.
Polis memuru hafifçe gülümsedi, acıyan bir bakıştı bu.
"Gidin ve biraz uyuyun. Yarın her şey daha mantıklı gelecektir."
Eve gittiğimde hala zihnim silahın patladığı o kareyi defalarca kez oynatıyordu. Gözümü her kapattığımda tekrar tekrar zavallı adamın yere düşüşünü görüyordum. İlk kez şahit olduğum bir durum karşısında bu kadar çaresiz kalmak beni daha da korkutmuştu. Sabaha doğru gözlerim kapandığında, resmen uyumamış, sızmıştım...
Ertesi sabah uyandığımda, güneşin parlak ışıkları odama sızarken hala o geceyi yaşıyordum. Hemen bilgisayarın başına geçtim. Yerel haberler, sosyal medya, polis telsizi kayıtları... Hiçbir yerde tek bir kelime dahi yoktu. Ne bir kayıp ilanı, ne bir cinayet soruşturması, ne de kampüste bir olay dedikodusu. Dünya, hiçbir şey olmamış gibi dönmeye devam ediyordu.
Aynaya baktığımda karşımdaki kızı tanıyamadım. Gözlerimdeki o sarsılmaz özgüven gitmiş, yerine derin bir huzursuzluk yerleşmişti. O gece orada sadece bir suça şahit olmamıştım. Ben, adaletin ne kadar kolay susturulabileceğine şahit olmuştum. Hiçbir kanıtın olmadığı, hiçbir cesedin bulunmadığı bir suç...
O adamın yığılışı zihnimin en karanlık köşesine bir mühür gibi basılmıştı. O an biliyordum ki, o gece otoparkta dökülmeyen o kan, aslında benim geleceğimin üzerine sıçramıştı. Ve bir yıl sonra, bu sessizliğin hesabı benden çok daha ağır bir şekilde sorulacaktı.