1. BÖLÜM
Güneş, Şanlıurfa’nın kızgın toprakları üzerine adeta bir alev topu gibi çökmüştü. Henüz öğlen bile olmamıştı ama Harran Ovası’nı kaplayan uçsuz bucaksız pamuk tarlaları, sıcaktan serap gibi titriyordu. Uzaktan bakana bir kar denizi gibi kusursuz ve beyaz görünen bu tarlalar, yakından bakıldığında Gülsüm için ömür tüketen bir hapishaneden farksızdı.
"Gülsümmmm! Boynu altında kalasıcaaa! Kız durma, acele et! Ağanın kamyonu gelmeden şu sırayı bitirmemiz gerek!"
Anasının yorgun, çatallı sesiyle irkildi Gülsüm. Alnından süzülen teri, kolunun tersiyle silerken beline bağlı olan devasa bez çuvalın ağırlığıyla omzu çöktü. Henüz çok gençti ama elleri, o sert pamuk kozalarını ayıklamaktan, dikenlerin batmasından erkenden nasır tutmuş, yer yer çatlayıp kanamıştı.
Dört kız kardeşin en küçüğüydü o. Anası onu doğurduğunda, babası yüzüne bile bakmamış, "Yine mi kız?" diyerek sırtını dönmüştü. Anası sırf bir erkek evlat verebilmek için kaç kere bu tarlalarda hamile karnıyla çapa sallamış, kaç bebeğini toprağa daha doğmadan, kanıyla bırakmıştı; Gülsüm hepsinin çetelesini yüreğinde tutuyordu. Şimdi evde kundakta yatan o küçük erkek kardeşi için, analı kızlı bu beyaz cehennemde canlarını dişlerine takıyorlardı.
Gülsüm, başındaki beyaz tülbendi yüzünü koruyacak şekilde sıkıca bağlamıştı ama tülbendin arasından görünen iri kömür karası gözleri ve o tarlalara ait olamayacak kadar duru, asil güzelliği gizlenemeyecek kadar ortadaydı.
Tam eğilip bir pamuk kozasını daha kavrayacaktı ki, sıcağın ağırlığı genç kızın göğsüne bir taş gibi oturdu. Nefes alamıyordu. Başındaki tülbendin altı alev alev yanıyor, pamuk tozları boğazını kurutuyordu.
"Ana," diye fısıldadı Gülsüm, sesi rüzgarda kaybolacak kadar kısıktı. "Ben bir solukta dereye varıp yüzümü yıkayayım. Şu içimdeki yangını söndürüp hemen dönerim."
Anası, arkasındaki sıradan başını bile kaldırmadan, elindeki pamukları çuvala tıkıştırırken söylendi: " Öfff bir eksiğin tükenmiyor kız! Tez git gel! Ağa görmesin, işi bıraktığını duyarsa yevmiyemizden keser!"
Gülsüm, belindeki ağır çuvalı tarlanın kenarına usulca bıraktı. Üzerindeki kirli önlüğü çözüp atarken, adeta prangalarından kurtulmuş bir kuş gibi hafiflemişti. Tarlanın bittiği yerde başlayan, söğüt ağaçlarının gölgelediği patikaya doğru koşar adım yürümeye başladı. Oraya adımladıkça, ovanın o kavurucu, tozlu havası yerini serin bir su esintisine bırakıyordu.
Burası Fırat’ın kollarından süzülen, iki yanı sık ağaçlarla ve devasa kayalıklarla çevrili gizli bir dere kenarıydı. Köylüler buraya pek gelmezdi, tekin olmadığını söylerlerdi ama Gülsüm için burası cennetin yeryüzündeki tek sığınağıydı.
Derenin şırıltısını duyduğu an, yüreğindeki o ağır yük hafifledi. Çevresine bakındı; yaprak kımıldamıyordu, kuş seslerinden başka çıt yoktu. Gülsüm, sıcaktan kavrulan teninin çığlığına daha fazla dayanamadı.
Üzerindeki eski, yamalı fistanın düğmelerini tek tek çözdü. Beyaz şile bezinden içliğiyle baş başa kaldığında, saçındaki tülbendi de çözüp bir kenara bıraktı. Beline kadar uzanan gür, dalgalı saçları bir şelale gibi omuzlarından aşağı döküldü.
Adımlarını suya doğru attı. Urfa’nın sıcağına inat, buz gibi akan nehir suyu ayak bileklerini yaladığında ürperdi. Masalsı bir peri kızı gibi, yavaşça suyun derinliğine doğru ilerledi. Su beline ulaştığında durdu. Avuçlarına doldurduğu o serin suyu yüzüne, boynuna, omuzlarına çarptı. Gözlerini kapatıp başını geriye doğru eğdi; saçları suyun yüzeyinde siyah bir gece gibi dağılırken, derenin suyu onun hüzün çetelesi tutan narin tenini şefkatle yıkıyordu. Dünyadaki tüm acılardan, tarlanın tozundan, ailesinin gözündeki ağırlığından arındığını hissetti o an.
Ancak bu masalsı sessizlik, aniden yaklaşan bir atın nalları altında ezildi.
‘’Tak. Tak. Tak.’’
Gülsüm, suyun içindeyken dehşetle gözlerini açtı. Kalbi göğüs kafesini yırtacak gibi çarpmaya başladı. Söğüt dallarının arasından, simsiyah, asil bir atın üzerinde beliren o heybetli karaltıyı gördü.
Miran, altındaki simsiyah küheylanın dizginlerini sertçe çekti. Hayvan, suyun kenarındaki çakıl taşlarını ezerek durduğunda, üstündeki adamın karanlık gözleri çoktan avını bulmuş bir yırtıcı gibi kilitlenmişti. Hiç çekinmeden, saklamaya lüzum bile görmeden, arsız ve hırslı bir beden süzüşüydü bu.
Bakışları, sudan yeni çıkmış bir mermer sütun gibi parıldayan o narin omuzlarda gezindi, ardından suyun azizliğine uğrayıp tenine sırılsıklam yapışan şile bezi içliğe kaydı. İçliğin altından belirginleşen dolgun göğüsleri, ürkek nefesleriyle inip kalktıkça, Miran’ın gözlerindeki o ela hareler iştahla kaplandı. Bakışlarındaki o yoğun, çiğ talep, aralarındaki serin havayı bile saniyeler içinde tutuşturdu.
Gülsüm, üstündeki o pervasız, mülk sahibi gözlerin ağırlığı altında ezilmek yerine, damarlarındaki o deli kanının kaynadığını hissetti. Utanç, yerini aniden hırçın bir gurura bıraktı. Ellerini hemen göğsünün üzerinde çaprazvari birleştirerek o arsız bakışların önünü kesmeye çalıştı ve suyun içinden adeta cırlayarak bağırdı:
"Ne bakıyorsun be hanzo herif! Hiç mi edep haya bilmezsin sen? Çevir o gözlerini arkana, yıkıl git buradan!"
Hanzo herif...
Adam atın üzerinde hafifçe öne doğru eğildi, kalın kaşları çatılırken, az önce iştahla bakan gözlerine bu kez sinir alevleri yandı.
"Sen..." dedi Miran, sesi nehrin şırıltısını bastıran tehlikeli bir fısıltı gibiydi.’’ Karşında kim var bilmez misin eceline susamış ceylan gözlü dilber?"
‘’Ceylan gözlü dilber ‘’ demişti…
Gülsüm’ün bu kelama içi titrese de istifini bozmadı. Bu herif kendisiyle nasıl böyle hayasızca konuşabilirdi.
"Kim olursan ol! İster ağa ol, ister paşa, buraların namusu senden mi sorulur?" diye haykırdı Gülsüm, sudan çıkamadığı için hırsından ağlamak üzereydi ama geri adım da atmıyordu. "Gözünü dikmiş dik dik bakarsın bir de utanmadan! Defol git diyorum sana, yoksa çığlığı basar tüm tarlayı buraya toplarım!"
Miran’ın dudaklarının kenarında hırçın, tehlikeli bir tebessüm peydah oldu. Atından çevik bir hamleyle atladı. Çizmeleri çakıl taşlarını eze eze, suyun tam kenarına kadar ilerledi. Aralarındaki mesafe azaldıkça, Gülsüm onun uzun boyu karşısında bir kez daha ürktü amra çenesini dik tutmaya devam etti.
Miran, nehir kenarında duran yeşil söğüt dalını eliyle geriye doğru iterken, gözlerini Gülsüm’ün iri gözlerine dikti.
"Topla..." dedi meydan okuyan, boğuk bir sesle. "Topla ki akşamına seni koynuma alayım!’’