Adını söylememle bana dönen mavi bakışları hem sert hem endişeliydi. Ve daha çok plan yapıyor gibiydi.
Bir adım atacağım esnada elini havaya kaldırıp yaklaşmamamı gösterdi. Ardından yeniden arkasını göremediğim kapı aralığına döndü.
Bilmiyorum ama nedense Sinan'la ilgili olduğunu düşünüyordum. Bu yüzden görmemi istemiyordu.
Dinleyecek değildim. Burası benim evimdi. Buraya silahıyla gelen tek bir kimse vardı ancak onun da durduk yere kimseye silah çekeceği yoktu.
Titreyen dizlerime rağmen Sinan'a doğru yaklaştım. Keskin duyularıyla yürüdüğümü anlayınca yeniden bana döndü.
"Yaklaşma!"
Korkusuz sesi her şeyin kontrol altında olduğunu hissettirirken rahatça adımladım ve Sinan'ın tek eliyle tuttuğu kapıyı kendime çekip iyice araladım.
Kemal...
Şaşkındım. Onun bir silahı olduğunu bile bilmiyordum. Eline silah alıp kapıma dayanmış olması...
Aklım almıyordu. O böyle bir insan olamazdı. Benim tanıdığım Kemal asla ama asla maganda gibi davranmazdı.
Bir an içimden gülmek geldi. Gerçeği; benim tanıdığım Kemal asla beni aldatmazdı da!
Koyu gözlerinin etrafını bürüyen kızıllık çok içtiğinin habercisiydi. Eli titrekti. Beni görünce omuzları düştü ve silahın namlusu aşağı baktı. Üzgün gibiydi.
"Armağan!"
"Ne işin var burada?! Bu silahta neyin nesi?!"
Sesimin o denli sert çıkması beklemediğim bir şeydi ama şu an Kemal başına gelecek her şeyi hak ediyormuş gibi hissediyordum.
Saniyeleri kapsayan cümleler sırasında yeniden bedenini dikleştirip silahın namlusunu Sinan'a çevirdi.
Neden geldiğini hatırlamış gibiydi. O tanımadığım Kemal'in ne yapacağını kestiremediğim için korkmaya başlamıştım.
Neler oluyordu böyle?
Sarhoştu, silahı vardı ve sinirli görünüyordu.
"Benden bunun için mi ayrıldın?!"
Silahı ittirir gibi Sinan'ı gösterdi.
"Bu herifin koynuna girmek için mi ayrıldın ha?!"
Bana saydırdığı ithamlar canımı yakmamıştı. Hiçbir şey yapmamıştım ki yapmış olsam bile bana reva gördüklerinden sonra devede kulak kalırdı.
Aklınca suç bastırıyordu.
Sadece canımı sıkmıştı. Bana ne hakla, ne sıfatla bunu söyleyebiliyordu. Bana soru sormuyordu beni yaftalıyordu.
Ağzımı açıp onu paylayacakken Sinan'ın çıkışı önüme geçti.
Eliyle silahı itip Kemal'i tersledi..
"Doğru konuş lan!"
Korkusuzdu, öfkeliydi. Kemal'in elinde silah olması onun için önemsizdi.
"Niye? Yalan mı söylüyorum? Sevgilimin evinde belinde havluyla kapıyı açmanın açıklamasını yapabilecek misin?"
Gözlerimi ergenlik zamanlarımda ki gibi devirmekten kendimi alamadım. Halbuki neredeyse otuzuma basacaktım.
Bu nasıl bir yüzsüzlüktü?
Ayrıldığımıza aklı ererken hala ne diye sevgilim diyebiliyordu?
"Sarhoş olduğun için hatırlamıyorsun galiba ama biz ayrıldık Kemal!"
Kendimden beklenmedik şekilde sakin ve akılcı konuşmuştum.
Tamam itiraf ediyorum elinde ki silah beni korkutuyordu. Yanımda Sinan olmasına rağmen korkuyordum. Sinan korkmasa da korkuyordum.
İçimde bir yan Kemal'in asla o tetiği çekmeyeceğini söylese de diğer bir yan devamlı olarak bunu yaptığını kurguluyordu.
Yine de Kemal'e bunu yapmayacak biriymiş gibi davranmaya çalışıyordum.
"Armağan olanlar sadece tek gecelikti. Ben seni seviy-"
Yalvaran bakışları bana dönükken Sinan onun zayıf duruşunu fırsat bilip silah tuttuğu elini sıkıca kavrayarak duvara yasladı. Güçlü bedenini Kemal'in bedeninin önüne gererek hareket etmesini engellerken diğer eliyle Kemal'in çenesini kavrayarak başını havaya kaldırdı.
"Sevdiğinden mi kapısına silahla dayandın?!"
Öfkeliydi ancak Kemal'e zarar vermeyeceğini biliyordum. Korkularım azaldığı için daha rahattım.
Kemal, boşta kalan tek eliyle Sinan'ı itmeye çalışsa da ona gücü yetmediği açıktı. Derken Sinan silahı Kemal'in elinden alıp kapalı olduğunu bilmediğim emniyeti açtı ve Kemal'in alnına dayadı.
"Böyle mi seviyorsun sen?!"
Sinan'ın sesi açık olan kapıdan apartmanın koridoruna yayılıyordu. Keskin tınıları beni bir an irkiltti.
Ardından söylediği cümle beni saatler öncesine götürdü.
6 saat önce...
Giydiğim uzun kollu bordo mini elbisemin duruşunu baştan aşağı kontrol ettim. Sadece ucunu dalgalandırdığım kumral uzun saçlarım, koyu göz makyajım, parlatıcıyla ışıltı verdiğim kırmızı dudaklarım ve en önemlisi siyah topuklu stilettolarım.
Her zaman ki gibi harika göründüğüme emin olduktan sonra gülümseyerek yatak odasından çıktım. Aynı renk tablet çantamın içine telefonumu koyduktan sonra Jüliet'in mamasını ve suyunu kabına koyup başını okşayarak bir kaç saat sonra döneceğimi söyledim.
Siyah deri ceketimi ve çantamı alarak evden çıktım. Kemal'le buluşacağımız yer restoran&bar tarzı bir yerdi. İçki içmesem de sonrasında beni Kemal'in bırakacağını bildiğimden arabayla gitmek yerine taksi çağırdım.
Restorana geleli on beş dakika olmuştu ancak ne Kemal gelmişti ne de gecikeceğini haber vermişti. Sık olmasa da ara sıra olan bir durumdu. Doktor olduğundan bazı zamanlar umduğu vakitte hastaneden çıkamıyordu.
Sorun etmemem gerektiğini kendime hatırlatarak garsondan istediğim limonlu suyu içerek onu beklemeye başladım.
Ta ki bekleyişimin kırkıncı dakikasında aramalarımdan ve mesajlarımdan dönüş alıncaya kadar.
Asistanı, Kemal'in bir ameliyata girdiğini, ancak iyi geçmediği için Kemal'in iyi hissetmediğini, yanına gelirsem daha iyi olacağını söylediğinde beklemeden restorandan ayrıldım.
Hastane yemek yiyeceğimiz yere yakın olduğu için kısa sürede hastaneye ulaştım. Kemal'in odasının olduğu kata vardığımda asistanın gergin bir tavırla kapıda beklediğini gördüm.
"Hale, neler oluyor?"
Beni görünce yüzünde gergin ifade yerini başka bir şeye bıraktı. Biraz kızgın, üzgün gibiydi.
Tek parmağını dudaklarına götürüp bana sessiz olmamı söyledi. Sonra da kulağını Kemal'in odasının kapısına dayayıp dinlememi istedi.
Garip davrandığı gerçekti. Yinede gösterdiklerini yapmaktan kendimi alıkoyamadım.
Kapıya kulağımı dayadıktan sonra dinlemeye başladım.
"Sana yalvarıyorum Demet. Lütfen! Ben buna hazır değilim! Bu hayatı kaldıramam!"
Kemal ve yalvarmak...
Gözümde bunu canlandırdığım zaman tuhaf bir görüntü oluştu.
Neden kim olduğunu bilmediğim Demet'e yalvarıyordu. Niçin yalvarıyordu?
"Neden yaptığın hatanın bedelini ben ve bebeğim ödüyor?!"
Kulağıma gelen yüksek ses beni kapıdan ses bir kaç santim uzaklaştırdı.
Kemal'in yaptığı hata, ben ve bebeğim. Bu da ne demekti?
"Sessiz ol! Birisi duyacak!"
"Duysunlar Kemal! Herkes bebeğimin babasının sen olduğunu bilsin! Çünkü sen ne kadar kabul etmesen de bu bebek senin! Belki duyanlar aklını başına getirir!"
Bebeğimin babası...
Bu bebek senin...
Gözlerim Hale'nin gözlerindeydi ama hiçbir şey göremiyordum. Duyduklarım kötü bir kabusu yaşatıyordu bana.
Evet kesinlikle olan buydu. Uyuya kalmıştım ve kabus görüyordum. Yoksa Kemal beni aldatmamıştı. Beni kandırmamıştı.
Bunların hepsi kabustu! Uyan Armağan uyan!
Sertçe açılan kapının yaydığı rüzgar saçlarımı savurdu. Uyandım ancak kabus değildi.
Başımı sağa çevirip baktığımda o kadınla göz göze geldim.
Demet'le.
Ve kısa boyunun ardından gördüğüm Kemal'le...
O kadar korku dolu bakıyordu ki,
O kadar çaresiz,
Acınası,
Zavallı.
İçimden bu kelimeleri geçirdiğimde aslında Kemal'in bir ayna olduğunu fark ettim.
Çaresiz olan bendim.
Acınası ve zavallı olan da...
Aptal gibi ona sonsuz bir güven duymuştum.
Kendimden beklemediğim sadakati onda görmüştüm. Gördüğümü sanmıştım.
Aptal gibi ona aldanmıştım. Beni aldatmıştı.
Kalbime aniden saplanan sancı gittikçe tüm göğsüme yayılıyordu.
Yine her yer kan revan olmuştu.
Gücümün ayaklarımdan çekildiğini hissetmeye başladığımda o kadının sesini işittim. Ve birden kendimi toparlamaya çalıştım.
"Özür dilerim. Onunla beraber olduğumda ilişkisi olduğunu bilmiyordum."
Daha önce onunla karşılaştığımızı hatırlamıyordum ama sanki o beni tanıyor gibiydi ve gerçekten pişman görünüyordu.
Ona ne diyebilirdim ki?
İlişkisi olduğunu bilse bile Kemal'in gönlü beni aldatmaya meyilliyse ne söyleyebilirdim?
Tepkisizliğim garip bir durum oluştururken hepimizin sessizliği bunu bine katlıyordu.
Karşımda pişman olduğunu düşündüğüm kadın mağrur bir ifadeyle uzaklaştı.
Başımı çevirip Kemal'e baktım.
"Armağan!"
Adımı söylese de devamında ne diyeceğini bilmiyormuş gibi bir tını oluştu.
İçeri bir adım atıp kapıyı kapattım. Odasında baş başa kalmıştık. Söyleyeceklerim için mahrem bir alan oluşturmalıydım. Buna ihtiyacım vardı.
Baş başa kalmamız ona umut vermiş gibi bana yaklaşmaya başladı.
"Sandığın gibi de-"
Elimi havaya kaldırarak hem susmasını hem durmasını sağladım.
"Açıklamanı duymak istemiyorum! Yalanlarını duymak istemiyorum!"
Buz dolabı gibiydim. İçindeki tüm şeyler bozulmuş olmasına rağmen dışarı asla koku vermeyen dik, dayanıklı ve soğuk bir buzdolabı.
"Lütfen izin ver, anlatayım!"
Düşük çıkan sesiyle bir kaç adım yaklaştı.
"Anlatma Kemal!"
Omuzları düştü ve bakışları kırıldı.
"Sorduklarıma cevap ver. Her şeyiyle, yalansız dolansız, tüm gerçekleriyle."
Bunu öyle söylemiştim ki sanki onu affetmeye sebep arıyor gibiydim.
Gerçeği ise; kıçını tekmelerken vicdan azabı çekmemek için cevaplara ihtiyacımın oluşuydu.
"Tamam. Yeter ki beni dinle."
Kemal... Gerçekten onu affedeceğimi sanıyordu galiba. Beni o kadar da mı tanımıyordu? Ya da kendini vazgeçilmez mi sanıyordu?
"Ne zaman oldu?"
Sorumla bakışları değişti. Endişe yeniden onu ele geçirdi.
"Emin değilim. Bir buçuk ya da iki ay."
Tepkisizdim.
"Kaç kere oldu?"
Kendini savunacak bir konu bulmuş gibi soruma tutundu.
"Bir kere. Gerçekten başka olmadı. Hiç olmadı."
Sabit bakışlarla onun davranışlarını ölçüyordum.
"Başkaları da oldu mu?"
"Olmadı!"
Lütfetmiş gibi söylemesiyle bakışları da değişti. Gittikçe sorunun hallolacağına inanıyordu.
Yine tepkisizdim.
"Bebek?"
"Benden olduğunu iddia ediyor ama nereden bilebilir ki? Kim bilir kaç kişiyle da-"
Devamını dinlemek istemedim. Ben Kemal'den alacağım yanıtları almıştım.
Bir kez daha şereften, onurdan, insanlıktan yoksun biriyle olduğum için kendime acıdım.
Zavallı kalbimin kanları akmaya devam ediyordu, ben yine tepkisizdim ama etkisiz değildim.
Aramızda ki mesafeyi bir kol boyuna indirdim. Gözlerim Kemal'in o yoksun ifadelerinde gezindi. Ellerimi tuttuğunda onun ellerinin ne kadar sıcak olduğunu fark ettim. Ya da ben fazla soğuktum.
"Tek gecelik bir şeydi Armağan. Yemin ederim bir daha asla olmayacak. O kadından da bir şekilde kurtulacağım."
Mutlu masalına kaldığı yerden devam etmek istemesi kalbimi daha fazla kanattı.
Ellerimi çekmeden gözlerine tüm nefretimle baktım.
"Ne attığım tokada değersin ne de harcadığım sözlere! Sadece vakit kaybısın! Yalancısın! Adisin! Onursuzsun! Hep sana haksızlık ettiğimi düşünmüştüm ama seninle olarak en büyük haksızlığı kendime etmişim. Bir daha asla karşıma çıkma!"
Ona verdiğim değere, sevgiye, vakte hiç üzüleceğim aklıma gelmemişti ama görüldüğü gibi hiçbir şeye değmiyordu.
Ona söylediklerimden dolayı pişmanlık duymuyordum.
Ellerimi çekip düşünmeden arkamı döndüm. Odadan çıkacağım zaman sesini işitince durdum.
"Yapma Armağan! Sanki bana aşkından geberiyormuşta aldatılmışsın gibi davranma!"
Neler söylüyordu böyle?
Bu muydu? Mesele aşık olmamam mıydı?
Ona döndüm ve içimden geçenleri tüm doğruluğuyla açıkladım.
"Ben senin beni sevişini sevmiştim Kemal! Sadakatine aşık olmuştum! Ama sen bahanelerin ardına gizlenen pişkin bir herif olmaktan öte değilmişsin!"
Sözlerimi anca o zaman anlamış gibi bakışları buğulandı. Ağzını bir şeyler söylemek için araladı ancak sözlerimden sonra hepsinin tükenmiş olduğunu fark etti.
Konuşsa da onu dinlemeyecektim. Dinleyemezdim.
Kapıdan çıktığımda gözlerime hücum eden yaşlara dur diyemedim. Hıçkırıklarımı bastırıp yaşlarımı akıtarak hastaneden çıktım.
Kolumu tutup adım atmamı engelleyen kişiyle durdum.
Hale.
"Ben üzgünüm Armağan hanım. Ama kandırılmanıza dayanamadım. Belki haddim değildi. Fakat Kemal beye defalarca size anlatmasını söyledim. Yapmayınca da buna hakkım varmış gibi hissettim."
Sözlerinden biri oldukça aklıma takılmıştı.
"Defalarca?"
"Demet... İki hafta önce geldi ve durumu anlattı. Kemal bey aldırması için ikna etmeye çalışıyordu."
Hale konuştukça daha çok kanadım. Kan revan demiştim ya hani kalbimi ayakta tutan her şey kırmızı olmuştu.
Devamını duymaya tahammülüm yoktu. O konuşmaya devam ederken duramayıp yanından ayrıldım.
Sonra yürüdüm, yürüdüm.
Gecenin soğuğu beni titretene kadar ağladım, sel oldum.
Kemal beni böyle sevmişti işte.
Başkasının tenini kendine hak görecek kadar.
Onun kokusuyla beni sarmalayacak, sevecek kadar çok sevmişti.
Gözlerime bakarken bir an bile pişmanlık, vicdan duymayıp seni seviyorum diyecek kadar.
Yüzsüzlüğü, pişkinliği, adiliği.
Ona baktıkça yalnız bunları görüyordum artık.
Sabrım yoktu varlığına.
"Sinan! Bırak onu değmez!"
Samimiydim. Kalbim acısa da gerçek buydu. Değmezdi.
Sinan bana dönüp ne kadar ciddi olduğumu anlamaya çalışırken başka bir sesle üçümüzde bakışlarımızı koridora çevirdik.
"Bırak o silahı!"
Çok iyi tanıdığım o sese, beklemediğim için şaşkınlıktan sordum.
"Hakan?"
Silahını doğrultmuş Sinan'a bakarken onun dikkatini çekmeyi başarmıştım.
"Armağan iyi misin?"
Endişeli yanı sert sesinin arkasında ismimin tınısına eklenmişti. Bunu ancak ben anlayabilirdim. Başka kimsenin ayrıntısına takılmazdı.
"İyiyim. Sorun yok."
Sinan'dan ve Kemal'den arta kalan boşluktan geçemeyeceğim için öne gelip beni görmesini sağladım.
Ancak hala emin olmamış gibi silahı Sinan'da sabit duruyordu. Onu baştan aşağı incelediğinde tek kaşını havalandırdı.
Tamam. Değişik bir durumdu. Belinde sadece havlu olan Sinan iri cüssesiyle Kemal'i sabitlemiş ve alnına silahı dayamıştı.
İhtarını yeniledi.
"Sana o silahı indirmeni söyledim!"
"Neye dayanarak?"
Sinan'ın diklenişine şaşırdı ve cevapladı.
"Türkiye Cumhuriyetinin bana vermiş olduğu göreve dayanarak!"
Spor lacivert ceketinin yakasını havalandırıp Sinan'a polis rozetini gösterdi.
Ufak ayrıntıdan bahsetmem gerekirse Hakan sivil polisti. Ve uzun zamandır en yakınlarımdan biri olmuştu.
Sinan bakışlarını Hakan'dan çekmezken Kemal'in sesini duydum.
"Şikayetçiyim. Canıma kast ediyor."
Derin bir solukla içimde ki hayal kırıklığını attım. Kemal son kullanma tarihi geçeli yıllar olan, geri dönüşümün bile kabul etmeyeceği kocaman bir çöptü ve ben bunların hepsini aynı gece öğrenmiştim.
Sinan silahını indirip Kemal'i ensesinden tutarak Hakan'ın önüne paketmiş gibi uzattı.
"Haneye tecavüz ve cinayete teşebbüs."
Hakan dik dik Sinan'ın suratına bakıyordu.
"Polissen bu arkadaşı içeri tıkman için yeterlidir herhalde."
"Senin yaptığın ne oluyor?"
Sinan sırıttı.
"Nefsi müdafaa."
Hakan, Kemal'in bunu yapacağına olanak tanımadığı ve Sinan'ın sözlerinin doğruluğundan emin olmadığı için benden onay beklercesine baktı.
Başımı aşağı yukarı sallayarak onu onayladım. Hakan, Sinan'ın uzattığı Kemal'i ve silahı almadan önce aşağıda ki ekibe telsizden durumu bildirdi.
Sonrasında hemen geleceğini söyleyerek Kemal'le aşağı indi.
Kapıyı kapattığımda Sinan koridorda ilerlerken birden durup bana döndü.
"O kimdi?"
Hakan'ı kast ettiğini hemen anladım.
"Arkadaşım."
"Çok yakınsınız galiba?"
"Öyleyiz."
Şaşırmadı ve neden şaşırmadığını da açıkladı.
"Senin için baya endişeliydi."
Nasıl fark etmişti?
Arkasını dönüp gidecekken durup yeniden bana baktı. Sahte bir gülümsemeyle kıvrılan dudakları ve kinaye dolu sesiyle mırıldandı.
"Gerçekten çok güvenlikli ve tedbirli bir siteymiş."
Ve beklemeden banyoya girdi. Artık yorgun hissediyordum. Onun için laf yetiştirmek istemedim.
Bir kaç dakika sonra Hakan yukarı gelip neler olduğunu sordu. Ona detaylarına inmeden ayrıldığımızı ve sonrasında evime geldiğinde olanları anlattım. Dava açarsam kazanacağım yüzde yüz gerçekken şikayetçi olmayacağımı söylediğimde reddetti. En azından bir gece nezarette kalacak ve eğer aklı varsa akıllanacaktı.
Bunları konuşurken Sinan üzerini giyinmiş bir şekilde salona geldi.
Oturan Hakan'a elini uzatıp kendini tanıttı.
"Ben Sinan."
Benimle ilişiğini aktarmasa da Hakan onun kim olduğunu biliyordu. Çok iyi biliyordu.
Hakan ayağa kalkıp Sinan'ın elini sıktı.
"Bende Hakan. Memnun oldum."
Elini çekip baştan aşağı Sinan'ı tarttı. Göğsünü şişirip kendine bakan mavilerle göz göze geldi.
Hakan'ın suratına tuhaf bir ifade vardı. Ben o tuhaf ifadenin ne olduğunu çözmeye çalışırken belinde tuttuğu yumruğu hızla Sinan'ın o kemikli çenesine geçirdi.
"Ahdım vardı. Kusura bakma!"