Hakan

2019 Words
Sinan'ın kafası yumruğun şiddetiyle yana savruldu. Tek kelime etmeden gerilen bakışlarıyla yüzünü Hakan'a çevirdi. Acı duyduğuna dair bir ifade yoktu. Tek elimi ağzıma kapadığımı, sıcak nefesin elimi terlettiğinde anladım. Şaşkırmıştım ve durumun büyümesi halinde ne yapacağımı bilmiyordum. Yumruğun sebebini anlasam da Hakan'ın böyle bir şey yapacağını düşünmemiştim. Sinan çenesini sağa sola oynattı. Bakışları hala sert olsa da Hakan'a karşı misli bir hareket yapmamak için kendini tutuyor gibiydi. Bana baktı ardından yeniden Hakan'a döndü. "Ahtım olmak istemezsin!" Gerçekten istemezdiniz. Sinan dövüş konusunda profesyoneldi. Dörde hatta beşe bile tek dövüştüğünü, fiske bile yemediğini biliyordum. Gözlerimle görmesem bunun abartılmış şehir efsanesi olduğunu bile düşünürdüm ama değildi, gerçekti. Yanılmıyorsam Sinan evimde misafir olduğu için Hakan'a karşılık vermemişti. Hakan'ın benim için önemli olması da cabasıydı. Bana karşı ne zamandan beri anlayışlı davranıyordu? Ayrıntıları düşünürken aralarında geçen bir kaç cümlelik konuşmayı kaçırmıştım. Hakan bana dönerek "Kemal bu gece göz altında. Sabaha ifadesi alınır. Eğer şikayetçi olmayı düşünürsen bana haber ver." dedi. Başımı olumsuzca sallayıp mırıldanarak "Hayır." dedim. Ne onu görmek ne de uğraşmak istiyordum. Hakan içine sinmiyormuş gibi suratını buruşturdu. Dayatmasa da ısrarını yineleyerek benden cevap bekledi. "Sen yine de düşün!" Aslında düşünmeyecektim ama içi rahatlasın diye başımı aşağı yukarı salladım. Bana inanmadığı bakışlarından belli olsa da gülümsemeye çalışarak sözlerine devam etti. "Ben çıkıyorum. Sabah tekrar uğrarım." "Gitme. Kahve içelim." Huzuru kaçan geceme Hakan'la sohbet ederek devam edebilirdim. Yatağıma çekilip ağlamak istemiyordum. Üstelik Kemal'le olanlardan sonra Sinan'la baş başa kalmak... Kulağa çok rahatsız edici geliyordu. Cevap vermek için ağzını açtığı anda Jüliet yuvasından çıktı ve tırnaklarını halıya geçirerek esnedi. Hakan'ı görünce yavaş adımlarla gelip ayağına sürtünmeye başladı. Hakan eğilip kafasını okşadığında Jüliet yere tamamen serilip patileriyle oyun yapmaya başladı. Hakan Jüliet'le oynamaya devam ederken başını kaldırarak "Başka zaman. İşim henüz bitmedi. Aradığını görünce sana dönüş yaptım ama açmadın. Bende iyi misin diye yol üzerinden geçerken kontrol edeyim dedim. Sonrasını zaten biliyoruz." dedi bakışlarını bir Sinan'a bir bana çevirerek. Sözlerinin olumsuz yanı, beni rahatsız edici durumla baş başa bıraktı. Bunu dert ettiğimi belli etmemeye çalışarak başımı aşağı yukarı salladım. Başka bir şey söylemeden Sinan'a iyi akşamlar diledi. Onu geçirmek için ayaklanıp kapıya kadar eşlik ettim. Üzerine montunu geçirip açtığı kapıdan dışarı çıktı. Sonra bana döndü. "Seninle tanıştığımız geceyi hatırla. Hangi Armağan daha güçlü sen karar ver ve ona göre davran!" Sözlerinden sonra ağlamamak için kendimi zor tuttum. Beklemediğim yavaşlıkla elini enseme koyup kendine çekti ve alnıma küçük bir buse kondurdu. "Dikkat et!" deyip Sinan'a son bir bakış atıp asansöre yönelerek gözden kayboldu. Bende hiç istemeyerek açık olan kapıyı kapattım. Sinan'a baktığımda bakışlarının karardığını gördüm. Sebebini anlamadığım için konuşmadım. Açılan kapının içeri davet ettiği serinlik beni biraz irkiltti. Orta sehpanın altında duran televizyon battaniyemi alıp omuzlarımı örttüm ve koltuğa oturdum, odama çekilmek istemiyordum. Sinan mutfağa doğru yürüdü. Bir kaç dakika sonra elinde sıcak olduğu belli olan kupayla geldi. Yakınımda ki sehpanın üzerine bıraktı. Kupadan yükselen buhar kokuyu burnuma ulaştırdı. Melisa çayı. Akşamları içtiğim tek çay. Bu alışkanlığım Sinan'dan sonra ortaya çıkan bir şeydi ve bu adımı attıranın Hakan olduğu bilgisini es geçmemeliydim. Aldığım bir kaç sıcak yudum sonrası Sinan'ın sesini duymamla başımı ona çevirdim. "Ne zaman tanıştınız?" Kimi kast ediyordu? Mavi bakışları anlamama izin vermeyecek kadar muamma bakıyordu. Soğumaması için çaydan bir yudum daha alıp "Kiminle?" diye sordum. Adını söylemekten rahatsızlık duyar gibi hafif vurguyla "Polisle" dedi. Çayımdan bir yudum daha aldım. Ne zaman tanıştığımız öyle bir geceye denk geliyordu ki; o anın karanlığına çekilmekten kendimi alıkoyamadım. ******* 5 Yıl önce... Taksici inmemi istemeyip evime bırakmak için söylenmeye devam etse de ücretini vererek araçtan indim. Ağlıyordum. Tek sözün çıkmadığı dudaklarım acıdan titriyordu. Havaya ihtiyacım vardı. İçime her çektiğimde ciğerlerimi yakan, son nefesim olsun ki çektiğim acı dinsin dediğim nefese ihtiyacım vardı. Kocaman bir el boğazımı sıkıyordu, kalbimin üzerinde asla hafiflemeyecek bir yük vardı. Sesim, o kocaman elin ağına takılı olduğu için çıkmıyordu. Sadece gözyaşlarımla beraber ağzımdan iniltiler çıkıyordu. Bağıra çağıra ağlamak istiyordum ama yapamıyordum. Rüzgar, giydiğim kırık beyaz elbisenin eteklerini savuruyordu ama üşümüyordum. Esenle dağılan saçlarım ıslak yüzüme yapışıyordu. Ayakta durmaya bile her geçen saniye gücüm yetmiyordu. Kaldırımın kenarında duran bordür taşının üzerine oturdum. Nefes alma ihtiyacıyla indiğim yer, daha önce hiç ayak basmadığım bir yerdi. Issız, bakımsız ve tekin bir yer olmamasını umursamıyordum. Temmuzun ortası olmasına rağmen dışarıda kimse yoktu. Yaşadığım acının ağırlığı beni sabit bir yerde durdurmuyordu. Ruhuma saplanan bıçaklar bedenimi de kıvrandırıyordu. Kalkıp yeniden yürümeye başladım.Yere kadar uzanan krem rengi elbisem ardımda kalan rüzgardan dolayı benden önce ilerliyordu. Eski, sıralı apartmanlar arasında kırmızı neon ışıklarla 'Daphne & Bar' yazan yer dikkatimi çekti. Bir kaç kadeh içebileceğimi, bana iyi geleceğini düşünerek adımlarımı oraya yönlendirdim. Kız ve erkeklerin karışık olduğu bir grup insan içeri girdi. Ardından girmek için hareket ettiğim de sözüm ona durduklarını düşündüğüm güvenlik bana engel oldu. Baştan aşağı beni süzdükten sonra giremeyeceğimi, daha önce beni burada görmediğinin altını kalın kalın çizerek söyledi. Yalnızca içmek istediğimi sürekli tekrarladıktan sonra zoraki beni içeri aldı. Ancak kapının orada durmayıp içeri benimle birlikte girdi. Küçük olmasına rağmen tıka basa dolu olan mekanda önümden gidip kalabalığı yararak bana yol açtı. Bar tezgahına ulaştığımızda barmene eğilerek bir şeyler fısıldadı. Barmenin gözleri beni bulduğunda hakkımda konuşulduğunu anladım. Yine de anlamamış gibi yapıp yüksek taburelerden birine oturdum. Güvenlik bana bakış atıp uzaklaştı. "Ne içersin?" Soruyu üzerime alınarak önüme döndüğümde barmenin bana baktığını gördüm. Uzun siyah saçları, siyah keteni ve tişörtüyle tamamen karalık görünüyordu. Sorsa da aslında benimle ilgilenmek istemiyor gibiydi. Diğer müşterilere de aynı davransaydı üzerime alınmayabilirdim ama bana tutumu iticiydi. Yine de umursayacak halde değildim ve ne istediğimi bende bilmiyordum. "En sert ne var?" Arkasında duran yüksek raftan bir şişeyi alıp bana gösterdi. Ucuz marka etiketini gördüğümde suratımı buruşturdum. Eğleniyormuş gibi "burada bulabileceğin en kaliteli içki budur." dedi. Sonra mavi gözlerini etrafta gezdirip bana döndü. "Buraya ait değilsin! Tavsiyem başka bir yere gitmen!" Neden burada olmam problem oluyordu? Neden istenmiyordum? Buraya ait olmadığımı bende biliyordum. Kalitesiz müzik, iğrenç kokular ve marjinal tipler arasında olmak beni de mutlu etmiyordu fakat acımı hafifletmek istiyordum. Tek isteğim biraz içip gitmekti. O yüzden o beğenmediğim şişeyi göstererek koymasını söyledim. İsteksizce büyük bardağa sadece bir kaç küçük yudum alacak kadar koyup peçeteyle birlikte uzattı. Bardağı alıp tek nefeste hepsini içtim. Son damlası boğazımdan akıp gittiğinde geriye yalnızca boğazımda kuvvetli yanma hissi bıraktı. Tadı öylesine ağır ve iğrençti ki neredeyse gözlerimden yaş çıkacaktı. Bunun olmaması için gözlerimi sıkıp başımı havaya kaldırırdım, acının geçmesini bekledim. Bir kaç saniye sonunda gözlerimi açıp barmene baktığımda suratında o ben söylemiştim ifadesi vardı. "Bir tane daha." "Bir tane daha içersen çarpar." Bana zaten çarpan çarpmıştı. Üzerimden durmadan yük treni geçiyordu. Her dakika yeni bir vagon ekleniyor, acım hiç dinmiyordu. Bardağı uzatarak "bu kez doldur" dedim. Beni dinlemeyip bir önceki kadar koysa da sorun etmedim. Kulağımı tırmalayan zevksiz müzik sonunda susmuştu. Ardından gitar ve davulun sesleri yeniden girince sefamın çok sürmeyeceğini anladım. Ancak kadının sesini duyduğumda solistin değiştiğini anladım. Yabancı sözlere kulak verdiğimde o rap parçanın benim hissettiklerimi anlatacağını beklemezdim. Ağladım delice, elimde boş bir şişe, kutladım bu gece sarılmanı başka kollara Evlenmemesi imkansızken neden bu gece gelmemi istemişti? Beni daha fazla yok etmek için mi? Zerrelerime kadar acı çekmem için mi? Yapayalnız bi çare, ölüyorsam kime ne? Benzedim bu gece yine boş sokaklara Bunun için mi yalan söylemişti? Gözlerime bakıp evet demek için mi? Beni kandırmıştı, aldatmıştı! Kalbime bıçaklar saplanmıştı! Kalbim paramparçaydı! Ama hala nefes alıyordum! Yaşıyordum! Kalbim atmaya devam ediyordu! Ruhu ölü, kalbi atan bir candım artık! Baktığım her yerde Sinan'ı ve o kadını el ele nikah masasına yürürken gören, kalbi atmasına rağmen ölü olan bir bedendim! Akan gözyaşlarımdan biri tezgahın üzerinde duran elime damladığında gözlerimi kapattım ve hiç açmadan diğer elimde duran bardağın hepsini kafama diktim. "Bir daha!" Barmenin kısık sesimi duyacağından emin değildim. Yine de uzattığım bardaktan anlamasını umuyordum. İçki koymasını beklerken borcunuz şu kadarla başlayan cümleyi duyduğumda kızgınca ona baktım. "Hiçbir yere gitmiyorum! Bana içki koy!" Öfkelenmiştim. Gözlerinin mavi mi yeşil mi olduğunu seçemiyordum ama o da bana öfkeyle bakıyordu. Elimden bardağı sertçe alıp bu kez yarısına kadar doldurdu ve sertçe önüme koydu. Bana eğilerek kısık olmasına rağmen baskıcı bir sesle "Bu son! Ondan sonra siktir olup gideceksin!" dedi. Cevap vermedim. İstediğimi almıştım. Dediğim gibi içkimi içecek ve gidecektim. Başım dönüyordu ama hala her yerde Sinan'ı görüyordum. O kadını görüyordum. Gözlerim karşımda onu hayal etmeyecek duruma gelmeliydi. Akmasının umurumda olmadığı yaşlarım yanağıma süzülmeye devam ediyordu. Kadehi aldım üzerimde olan bakışları umursamadan içeceğim sırada duyduğum silah sesiyle başımı eğip elimle korumaya çalıştım. Art arda patlayan silah sesleri, birbirine karışan çığlıklar, kopan şangırtılar... Korkuyla tabureden inip tezgahın arkasına geçmeye çalıştığım sırada birisi kolumu kopartacak kadar sıkıca tuttu. Başımı korkarak kaldırdığımda beni asılan kişinin barmen olduğunu gördüm. Raf görünümlü kapıyı açıp dar koridorda hızla ilerleyerek beni bir kabinin içine tabiri caizse tıktı. Kapıyı kapatmak için eliyle tutarken sert sesiyle bana "Ben gelinceye kadar sakın buradan çıkayım deme!" diye emretti. Ardından "Ve sakın içkilerden içme!" diye ekledi. Kapıyı kafama geçirdiğini hissettirecek kadar sert kapadı ve gitti. Ayakta öylece kaldığımda koşarken üzerine bastığım elbisemin dantel uçlarının yırtıldığını gördüm. Adımlarımın sarsak olduğunu yürüyüp kolumu duvara çarptığımda anladım. Asla fazla içtiğim söylemezdi ama fena etkilenmiştim. Küçük kabinin içinde tavana kadar uzanan raflarda içkiler vardı. Boş olan duvar kenarına zar zor oturduğumda içeriden yine bir dizi silah sesi yükseldi. Şu an başıma bir şeyler olacağı korkusuyla panik yapıyor olmalıydım. Buradan sağ salim çıkmanın derdine düşmeliydim. Sonuçta buraya kimsenin gelmeyeceğinin garantisi yoktu. Her an korkunç bir şey yaşayabilirdim. Öyle değil mi? Yine de... Umurumda değildi! Ruhu ölü olan bedenin yaşamasının anlamı var mıydı ki? Sinan ve Melda kim bilir bu gece ki kaçıncı danslarını ediyorlardı. Ben ise ne işler döndüğünü bilmediğim barın kuytu köşesinde saklanıyordum. Başımı duvara yaslayıp yeniden ağlamaya başladım. Ben acıya boğulmuş ağlarken onların mutlu halleri gözümün önünden gitmiyordu. Öyle hıçkıra hıçkıra ağlıyordum ki bir anda kusacağımı sandım. Dindiremediğim hıçkırıklardan dolayı yeniden aynısını hissedince etrafta içine boşaltabileceğim bir şeyler aradım. Gözüme ilişen kovayı kucağıma alıp ne varsa hepsini çıkardım. Kendime gelmem dakikalar sürerken bir kaç silah sesi daha duydum. Titreyen dizlerime rağmen ayağa kalktım. İçtiğim tüm alkolü boşaltmıştım ama daha fazla sarhoş olmuş gibi hissediyordum. Dar koridora çıktığımda sesler kesilmişti. Buna güvenerek ve ardında neler olduğunu merak ederek yürümeye devam ettim. Kapıya geldiğimde fazlasıyla güç harcayıp kendime çekerek açtım. Yere serilmiş bir kaç beden, polisler, kelepçelenen insanlar... Bulanık göründüğüm şeylerin arsında netleşen görüntülerdi. Karmaşık gelse de polisin müdahalesi anlamamı kolaylaştırıyordu. Arkası bana dönük, siyah tişörtlü adam karşısında ki çelik yelekli, kıdemli olduğu ağaran saçlarından belli olan adama bir şeyler anlatıyordu. Birden yaşlı olan beni fark ettiğinde arkası dönük olana beni gösterdi. Siyah tişörtlü hızla bana dönerek silahını çekti. Gözlerimin bana oyun oynadığını düşündüm. Onun burada ne işi vardı? Yoksa benim için mi gelmişti? Birden yüreğim heyecanla takla atar gibi oldu. Bana yaklaştıkça bulanıklık azaldı. Benim için, bana gelmişti! İnanılmaz mutluydum! Az bir mesafe kaldığında ona seslendim. "Sinan!" Öne doğru bir adım attım ve sonrası fezanın siyahına doğru büyük bir savruluştu. &&&&& Gözlerimi aralamaya çalıştığımda nüfus eden beyaz ışık yüzünden başımda derin sızılar hissettim. Sağ kolumu kaldırıp kapalı olan gözlerime perde yapmak istediğimde elime bağlı olan şey buna mani oldu. Kolumu asılarak ondan kurtulmaya çalıştım, gözlerim hala kapalıydı. "Hareket etme canın yanacak." Beni uyaran sesle durdum. Rahat bir yatakta olduğumu hissediyordum. Ayırt edemediğim ferah koku odayı sarmıştı. Ben neredeydim? Işığa gözlerimi alıştırmaya çalışarak yavaş yavaş araladım. Meraklı bakışlarla başımda duran tanıdık simanın kim olduğunu anlamaya çalışan zihnim çamurlu su gibiydi. Asla berraklaşmayacak kadar çamura bulanmıştı. Tek berrak yanı Sinan'a benzediğiydi. Kısa saçları, sert yüzü ve ifadesi. "Sen k?" Çatallı çıkan sesim boğazıma acı verince daha fazlasını soramadım. Boğazımı öksürerek temizlemeye çalıştığımda neredeyse ciğerlerimin ağzımdan çıkacağını sandım. Birden elini yatağın arasına sokup belimi destekleyerek beni doğrulttu ve"Kendini zorlama." dedi. Sonrasında ayağa kalkıp uzaklaştı. Yokluğunun oluşturduğu boşlukta etrafı inceledim. Kolumda serum takılı olduğu için hareket ettirememiştim. Üzerimde beyaz elbisem duruyordu. Mavinin en koyu tonlarının bulunduğu bir odadaydım. Elinde suyla geri geldiğinde yeniden yanımdaki sandalyeye oturdu. "Benim evimdesin." Diyerek dile getirmediğim sorulara yanıt verdi. Suyu elime tutuşturup "Hadi iç." diye emretti. Yanan midemin isteğini yerine getirerek bir kaç yudum aldım ancak su boğazımdan acıyla geçtiği için devam edemedim. Yüzüne açıklama bekler gibi baktım ama yanıt gelmeyeceğini anladığımda sordum. "Kimsin?" Sorumla gülümseyerek "Tanıyacağını zaten sanmıyordum." dedi ve ekledi. "Ben Hakan." ******* Ne kadar sürdüğünü bilmediğim o karanlık anlardan sıyrıldığımda merakla sorunun cevabını bekleyen Sinan'a baktım. Önemsiz olduğunu hissettiren soğuk bakışlarımla, gayet rahat olduğumu belli ederek yanıtladım. "Melda'yla evlendiğin gece."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD