Burada Kalacaksın

2567 Words
Yorgun adımlarla ulaştığım yatak odasının ışığını açmadan yatağın içine gömüldüm. Gece lambasının aydınlattığı loş oda da boş gözlerle tavanı seyrediyordum. Sinan'a, Hakan'la ne zaman tanıştığımızı söyledikten sonra sessizlik salona hakim olmuş dakikalarca konuşmadan birbirimize bakmıştık. Bakışlarının yoğunluğundan gözlerimi başka bir noktaya çevirememiştim. Gerilen sert çene kemiklerinden dişlerini sıktığını anlamıştım ancak bu hareketin nedenine mana yükleyememiştim. Öfkesi, onca yaptığından sonra bana mıydı yoksa kendine mi? Sonuç olarak bu bakışmaya son veren ben olmuş, konuşmadan odama çekilmiştim. Saat neredeyse beşi gösteriyordu. Yatakta dönüp durmaktan ve deli gibi düşünmekten uykuya varamıyordum. Deli gibi olan kısmı, o kadar saat içinde bir kez bile Kemal'i düşünmemiş olmamdı. Pardon düşünmemiş değil, düşünememiş olmam. Sinan'ı düşünmemeye çalışıp Kemal'i aklıma getirmeye çalıştığım her an beyin hücrelerim buna şiddetle karşı çıkmıştı. Birde bana durmadan muhalefet eden, içimde saklı tuttuğum diğer Armağan, o muhalif hücrelerle ittifak ediyordu. Bundan nasibini alan zavallı kalbimde kara kara düşünüyordu. Beş yıl aradan sonra Sinan'ı görüp, bir kaç saatliğine ona maruz kalmam tüm düzenimi alt üst mü etmişti? İçimde çığlık çığlığa bunu sorguluyordum. İyi de, niye? İçimde meraklı, şımarık olan Armağan, cevabını bildiğin soruları sorma Armağan dedi. Başımı sağa sola sallayarak o cevabın sesli dile gelmesini engelledim. Çünkü söylemeye çalıştığı şey doğru değildi. Bunun bir kaç cevapla yalan olduğunu kanıtlayabilirdim. Birincisi, Sinan benim en özelimdi. Onunla yaşadığım tüm şeyler hemen hemen ilkti. İkincisi, onunla nereden baksan beş yılı aşkın ilişkimiz vardı. Sevgililik öncesi de buna dahildi. Diğer yandan Sinan'la sadece sevgili olmaktan çok öteydik. Çok çok öte. Onun için aklımı meşgul etmesi çok olağandı. O, meraklı ve özellikle gıcık olan yanım yeniden pişkince sırıtarak araya girdi. "Meşgul mü etti? Bildiğin ele geçirdi, bayrağı dikti ve sana el sallıyor." Dedi. Bakışlarımı kısarak ona o kadar emin olmamasını söyledim. Ve sağıma dönerek ona arkamı dönmüş oldum. Gözlerimi sımsıkı kapatarak uyumaya çalıştım. ****** Elimi gıdıklayan tüylere hiçte yabancı olmadığım halde uyanmamak için direniyordum. Her sabah olduğu gibi uyandırma servisim gelmişti. Jüliet uyanmam için ısrarla kafasını sürterken gözlerim bunu yapmamaya kararlıydı. Sonunda mücadeleyi Jüliet kazanınca gözlerimi açtım. Doğrulup kediyi kucağıma çektim ve uzun, beyaz tüylerini okşadım. Hala ayılmayan bedenimi uyandırmak için kalkıp bir kaç esneme hareketi tekrarladım. Jüliet'le beraber salona geçtim. Sinan örtülerini katlayıp koltuğun kenarına koymuştu, kendisi de ortalarda görünmüyordu. Vestiyere baktığımda ceketini ve ayakkabılarını da görememiştim. Sanırım gitmişti... Yalan değil habersiz gitmesi canımı sıkmıştı. Sonuçta evimde kalmıştı en azından teşekkür edip gidebilirdi. Dağınık saçlarımı elimle düzeltip salonun mutfak kısmına yöneldim. Kahve makinesini hazırlayıp çalıştırdım. Ağzı geniş fincanı koyup kahvenin dolmasını beklerken her yere koku dağılmıştı. Gözlerimi kapayarak kokuyu içime çektim ve beni aymasını bekledim. Taze, filtrelenmiş, keskin kahvenin kokusuna bayılıyordum. Henüz çok sıcak olduğu için bir parça soğuması gerekiyordu. Geniş pencerenin yanına gidip lens perdemi açtığımda her sabah olduğu gibi sıralı binaların olduğu manzarayla karşılaştım. Gökyüzünün berrak mavisi, güneşin altın okları bu sabah beni gülümsetmiyordu. Hakan dün gece benden hangi Armağan'ın daha güçlü olduğuna karar vermemi istemişti. Ancak durum oydu ki beş yıl öncesinden farklı değildim. Fiziksel olarak o geceden daha iyi durumda olmam ruhumun da iyi olması anlamına gelmiyordu. Bunu düşününce dün gece yarım bıraktığım tanışmanın görüntüleri, hatıralarımın arasından çıktı. ******** Beş yıl önce... "Ben Hakan." Kollarını göğsünde birleştirip kaslarını ortaya çıkardı. Duruşu, mimikleri Sinan'a benzese de farklı şekilde tanıdık geliyordu. Yakın ya da uzak zamanda Hakan diye biriyle tanışmamıştım. Hafızama güveniyordum. Ona cevap vermeyişim ve açıklamaya itişim sıkıcı gelmiş gibi kısık sesle pöfledi. Düşük ses tonuyla "Barmen olan." deyince kaşlarımı şaşkınlıkla kaldırdım. Hangi barmen? Kim? Bakışlarımdan sonra ayağa kalkıp odadan çıktı. Saniyeler içinde geri dönüp elinde tuttuğu siyah peruğu kafasına geçirince hatırladım. "Sen?" "Sonunda hatırladın." Rahatlamış gibi görünüyordu ama rahat değildi. Birden yaşananlar olaylar aklıma gelince panikle sordum. "O barda neler oldu?" Başını sağa sola sallayarak "Bilmek istemezsin." dedi. Bense öğrenmek istiyordum. "Tabi ki isterim. Silah sesleri vardı sonra beni o daracık yere sakladın. Neden?" Alaycı bir gülüş tüm yüzünü kapladı. Aynı alaycı tavırla "Hımm, sonra ne oldu?" dedi. Bu hali beni rahatsız etse de aklımda kalanları anlatmaya devam ettim. "Sonra ben kustum. Midem çok kötüydü. Silah sesleri yeniden yükseldi." Boğazımda ağrı ve yanma hissedince devamını anlatamadım. Kalan sudan biraz daha içtim. Konuşmaya hazır olduğumda benden önce davrandı. Kendinden emin tavırla "Kendini yorma. Ben sana olanların gerçek yanını anlatayım." dedi. Neyin gerçek yanı? "İçkiyi içtikten sonra hatırladığın, gerçekten yaşanıldığını düşündüğün her şey aslında gerçek değildi." Ona ' saçmalıyorsun!' der gibi bakmaktan kendimi alıkoyamadım. O ise, bakışlarımın etkisini hissetmemiş gibi konuşmaya devam etti. "Hepsi senin kurduğun bir hayal ya da halüsinasyon. İçki sana dokundu. Tezgahta sızıp kaldın. Kaldırmaya çalışsam da uyanmadın. Sabaha karşı barda kimse kalmadığında seni uyandırdım ama içtiğin ne varsa üzerime çıkardın." Gözlerimi açabildiğim kadarıyla koca koca Hakan'a bakarken eğleniyormuş gibiydi. "Bu en fenası değil." "Daha da kötüsü mü var?" Başıyla onaylayarak " Evet." dedi. "Daha kötüsü midendekileri çıkardıktan sonra başlıyor. Bana sarılıp defalarca öpmeye çalıştın." Başımı sağa sola salladım. İçimde anlattıklarını şüpheyle karşılayan yanın, sürekli 'yalan söylüyor' cümlesine sonunda katıldım. Anlattıklarına inanmıyordum. Bilmiyorum ama körkütük sarhoş bile olsam bunları yapacağımı hiç ama hiç sanmıyordum. Onu suçlayarak "Yalan söylüyorsun!" dedim. Bu ithamımdan rahatsız olmamış gibi kendince delil saydığı şeyi söyledi. "Bana sürekli Sinan diyordun." Onun adını duymamla yüreğime acının çöreklenmesi, aynı anda oldu. Boğazımı o el yeniden ele geçirdi. Sahi, o artık evliydi değil mi? Aynı şehirde, aynı sabaha ne kadarda farklı uyanmıştık. Gerçi; aynı şehirde olduğumuzdan emin değildim. Belki de balayına çıkmışlardı. Ya da o saray gibi otelin balayı süitinde... Her neyse.... Kabullenmem gereken şey, artık birbirimizi tanıyan iki yabancı olduğumuzdu. Elimde duran bardaktan yeniden bir yudum su alıp Hakan'a döndüm. Tamam tipi, tarzı Sinan'a benziyordu ama dün gece Sinan karşıma çıksa asla sarılmazdım. "Sana inanmıyorum. Neler olduğunu çok net hatırlamasam da olanlar hayal değildi." Sesimin alçaklığı, istemeden hissettiğim duygusallığı ortaya seriyordu. Anlattıklarına gerçekten inanmasam da onunla inatlaşacak kadar iyi değildim. Ağzını konuşmak için araladı ama konuşmadı. Söyleyeceklerini yutmuş gibiydi. Sonra başka bir şeye karar verdi. Ayağa kalktı "Sen dinlen. Sonra konuşuruz." deyip odadan çıkacakken engel oldum. "Hayır, evime gitmek istiyorum." Neler olduğu umurumda değildi. Bir an önce tek kişilik yuvama dönmeliydim. Ancak koluma bağlı olan o serumu kendim çıkaramazdım. Buna cesaretim yoktu. Bana dönüp "Gideceksin, biraz daha toparlanmaya ihtiyacın var. Alkolün etkileri tam anlamıyla geçmedi. Bir süre daha gözetim altında olacaksın." dedi. Kesin sözlerine karşın "Barmenlerin tıp okuduğunu bilmiyordum. Şimdi de doktor mu oldun? Gerçi bu yalancılıkla yakında uzaya da çıkarsın!" deyince derin bir off çekti. "Ne laf dinlemez şeysin sen!" Kaşları çatık çatık bana bakıyordu. "Madem iyi değilim, neden hastane yerine senin evindeyim?" Sert ve haklı tepkime tepkisiz kalıp sakince "Seni hastaneye götüremem! Ne diyeceğim? Barmenlik yaptığım barda ki içkiler mi dokundu? Kusura bakma ama kendimi ateşe atacak kadar aptal değilim!" "Ama beni zehirlenmeye bırakacak kadar canisin!" Dedim öfkeyle. Kollarını göğsünde birleştirip bilmiş bilmiş baktı. Gerçekten Sinan'la çok benzer hareketleri vardı. "Midende ne varsa hepsini çıkardın! Durumu dramatize etmeye çalışma! İyisin! Daha iyi olman gerekiyor sadece!" Oturduğum yerde daha da doğruldum. Sesimle vurgulamak istediğim şeyler boğazıma acı verdiği için bakışlarımı ona diktim. Kolumda ki serum iğnesini göstererek "Bunu yapmayı nerden öğrendin?" diye merakla sordum. Gayet rahat dudaklarını öne toplayıp "Liseyi sağlık okulunda okudum." diye yanıtladı. Ardından "Yiyecek bir şeyler bakacağım o zamana kadar dinlen." diyerek odadan çıktı. Mutfakta savaş çıktığını düşündüğüm sesleri bir süre dinledikten sonra gelip nazikçe kolumda ki serumu çıkardı. "Yemek hazır." Deyip kalkmama yardımcı oldu. Topuklu ayakkabılarım olmadan yürürken uzun elbisemin etekleri yerde sürünüyordu. Onu takip ettiğimde açık kahve mutfakla karşılaştım. Pencerenin önünde ki masayı gösterip oturmamı işaret etti. Oturup onu beklerken kısa sürede elinde kaselerle geldi. Önüme koyduğu kokusundan anladığım kadarıyla yayla çorbasıydı ama biraz farklıydı. Çoktan yemeğe başladığını gördüğümde kaşığımı alıp çorbaya daldırdım. Tadı kötü değildi. Ama anneannemin yaptığı gibi de değildi. Bir kaç kaşık daha içtikten sonra içimin ısındığını hissettim. Doyduğumu fark edince kaşığı bıraktım. "Eline sağlık." Bakışlarını çorba kaseme çevirip yeniden bana döndükten sonra "Yarısını bile yememişsin." dedi. "Kase çok büyük." Israr etmeyip kendisi yemeğe devam etti. Ortada duran salatalıklardan çatalıma geçirip ağır ağır çiğnedim. Onu yerken kulağıma çalınan konuşma aklıma geldi. ".........bilmem! On.... polis olmadığı... ikna et! Görev... gizliliği ...........önemli şey!" Bu konuşmalar geçerken sanki ambulansta olduğumu anımsıyor gibiydim. Arada kesintiler olsa da bir şeyden emin olmuştum Hakan polisti. Hala yemeğini kaşıklayan Hakan yüzüme tuhaf tuhaf bakıp "Noldu?" diye sorunca öne eğilip sessizce hatırladığım şeyi söyledim. "Sen barmen değilsin! Polissin!" Sözlerim karşısında rengi bir an değişse de bozuntuya vermeden geriye yaslanarak" Ben polis değilim ama sen Sherlock olma yolunda ilerliyorsun! Ajan ya da suikastçi olma olasılıklarını da gözden geçirdin mi?" dedi. Onu taklit ederek geri yaslandım. "Geçirdim ya da geçirmedim. Yine de polissin!" Ayağa kalkıp buzdolabına yönelerek bir kaç ilaç şişesi çıkardı. Masanın üzerine koyup" İçki sandığımdan daha fena çarpmış seni. Bi de hayal değil diyorsun." dedi. Ona inanmadığımı suratına dik dik bakarak belli ederken devam etti. "Doğrusu polis olmamı hayal etmen doktor ya da Sinan olmamdan daha iyi." Diyerek hızlı adımlarla mutfaktan çıktı. O konuşmadan sonra sorduğum her seferde polis olduğunu inkar etmişti. Ben ise geri adım atmamıştım. Aynı gün grip olmamla beni bırakmamış bir kaç gün daha evinde bana bakmıştı. İyileşmeye yakın evime geldiğim gün Sinan'ın asla beklemediğim ziyareti sonrası polis olduğunu ve neden yalan söylediğini anlatmıştı. Tabi karşılığında Sinan'ın kim olduğunu ve neler yaşandığını anlatmam gerekmişti. Bunu zorla yaptığımı söyleyemezdim. Benim dost diyebileceğim kadar yakın arkadaşım hiç olmamıştı ve Hakan'a yaşadığım şeyleri anlattıktan sonra çok yakın iki arkadaş olmuştuk. Bu her ne kadar Daphne'yi kıskandır- "Beni duyuyor musun?" Kolumu kavrayan el ve kulağıma dolan sesle geçmiş dünyamdan hızla sıyrıldım. Bu kez korkmaktan çok uzaktım. Geçmişin sürekli aklıma gelmesi bana hem yorgunluk veriyor hem de üzerime durgunluk bırakıyordu. "Armağan, iyi misin?" Sinan'ın sesi, kulaklarımda inanılmaz tınılar bırakıyordu. Yine, yeniden... Ona dönmeden sakince "İyiyim." dedim. Devamında "Gittiğini sanıyordum." diye ekledim. Ona bakmam için beni kendine çeviren kolu baskıcı olmasa da ağırca döndüm. Gözleri, yüzümü hızla tararken bir yandan da "Dolabında yiyecek hiçbir şey yoktu, bir şeyler almaya çıktım." diye açıklama yaptı. Bense cevap vermeden onu dinliyordum. Bir süre daha öyle bakıştıktan sonra tezgahın üstüne bıraktığı alışveriş poşetlerine yöneldi. İçinden peynir, zeytin, sucuk, salam, reçel, yumurta ve buna benzer bir sürü kahvaltılık yiyecek çıkarmaya başladı. Market poşeti değil, bildiğin kalori yığınıydı. Bunlerın hepsi benim için eşittir kilo demekti. Şaşkınlıkla "Neden bu kadar şey aldın?" diye sordum. Omuzlarını kaldırıp "Yemek için." dedi. "Neden bu kadar zayıfladığını anladım. İnsanın evinde peynir bile olmaz mı?" Diyerek az kızgın bakışlarını bana çevirdi. Direk savunmaya geçerek "Benim evimde yiyeceğim var!" dedim. Kahve fincanını tezgaha bırakıp dolaptan süt ve büyük bir paket mısır gevreği çıkardım. Gözüne sokmak için önüne koydum. Sol eliyle sağ kolunun dirseğini kavrayıp sağ elin parmaklarıyla çenesini kaşıdı. Ciddi konuşsa da alay ederek "Gerçekten mi? Ben bunları kedin yiyor zannettim." dedi bakışlarını yerde bizi dinleyen ve hiç mutlu görünmeyen Jüliet'e çevirerek. Sinirle "Jüliet bunlarla değil özel mamalarla besleniyor." diye gereksiz bir açıklamada bulundum. Sinan aldıklarını tabaklara koyarken bana bakmayı "Yani sahibi gibi." deyip beni daha çok sinirlendirmeye çalıştı. İşe yaramış mıydı? Ahh kesinlikle yarıyordu. Sinirden kuduruyordum. Halimi anlayan Jüliet ise ayaklarıma sürtünerek beni sakinleştirmeye çalışıyordu. "Mama falan yediğim yok!" Deyip kahvemi aldım. "Ben gayet sağlıklı besleniyorum." Sucukları doğramaya başlayarak "Sağlıklı olduğundan şüpheliyim." dedi. "Kaç kiloya düştün? 40'a mı?" Diyerek bıçakla baştan aşağı beni gösterdi. Sadece 49.5 kiloydu, Sinan abartıyordu, onsa sağlıklı beslendiğimi ispatlamak adına her güne özel diyet ve sağlıklı yemek gönderen firmanın tanıtım broşürünü almak için adım attığımda Jüliet ayağımın altına denk geldi ve ben onu ezmemek için sekince Sinan'ın üzerine düşmem bir anda oldu. Beklemediği ağırlığa karşın gardı yerinde olmadığı için sertçe yere düşmüştü. Bense onun üzerindeydim. Canım yanmamıştı. Onunkinin yanmadığından emin değildim. Kızgın bakıyordu, sıcak nefesi yüzümü yalıyordu, saçlarım ise onun üzerine doğru dökülmüştü. Hızla üzerinden kalktığımda elimde hala kahve fincanını tuttuğumu fark ettim ancak kahvenin hepsi Sinan'ın üzerine dökülmüştü. Öfkeyle yerinden kalkıp elinde ki bıçağı tezgahın üzerine koydu. Öldürücü bakışları ve sert sesiyle "Biraz daha dikkatli ol Armağan! Elimde bıçak vardı!" dedi küçük bir çocuğu azarlar gibi. Karşısında yutkunsam da bu yutkunuş korkudan değil kırgın hissetmemdendi. "Kazayla olduğunun farkındasın herhalde! İsteyerek üzerine atlayacak en son kişiyim!" Ondan daha yüksek çıkan sesimle, onun gibi karşılık verdikten sonra başını eğip sesli bir nefes verdi ve sağa sola salladı. Gözlerini açtığında tişörtünde ki kahve lekesini görüp tek hamleyle ensesinden çekiştirerek çıkardı. Boğum boğum kaslarla bezeli gövdesi çıplak kaldığında gözlerimi ondan çekemedim. Yavaş adımlarla bana doğru gelip beni tezgahla arasına sıkıştırınca başımı kaldırıp ona baktım. Sakin ses tonuyla "Yaralanabilirdin Armağan. Dikkatli olmak zorundasın! Her zaman!" deyip mutfak kısmından çıktı. Kokusunu, nefesini hissetmek... Kalbim inanılmaz atıyordu. Beni hala böyle etkileyebilirken onun zerre etkilenmemesi... Uzaktan duyduğum yankılı sesiyle bağırışı doldu kulaklarıma. "Ve Allah aşkına! Beniz izlemek istiyorsan üzerimi çıkarmamı istemen yeterli! Giysilerimi batırıp durmaktan vazgeç!" Bir an yanaklarımı ateş bastı. Kahretsin onu izlediğimi fark etmişti! Utancımı bastırmak için söylenmek üzere ağzımı açtığımda zil çalınca söyleyecek olduklarımı geri gönderdim. Ayaklarımı yere vura vura kapıya gidip Hakan'ın geldiğini öğrendim ve girmesi için otomatiği açtım. Simit kokusunun geldiği karton torbayla içeri girdi. Selamlaşmadan sonra mutfağa torbayı koymak için gittiğinde uzun bir ıslık çaldı. Şaşkın ses tonuyla birazda sitemle "Umarım bu kahvaltıyı aynı zamanda benim içinde hazırlamışsındır Armağan yoksa acayip kırılırım! Şimdiye kadar en kral kahvaltı meyveli yoğurttu." diyerek isyanını dile getirdi. Benim hazırlamadığımı söyleyeceğim sırada yeniden belinde havluyla Sinan geldi. Mutfak ve salonu ayıran kolona dayanıp "Armağan değil, ben hazırladım." dedi. Hakan, ardına dönüp baktığında kaşlarını çattı. Sinan'ın yarı çıplak halini göstererek "Bir şeyleri bölmüyorum değil mi? Dün akşamda aynı haldeydin?" diye merakını ortaya sererken dehşetle ona baktım ve yerin dibine geçecek kadar utanç duydum. Sinan, benim tavrımdan etkilenmeyip "Bunu Armağan'a sormalısın." diyerek gayet rahat dayandığı kolondan ayrıldı. Panikle "Tabi ki hayır!" diyerek tabiri caizse cırladım. Çok utanç verici bir andı. Yanaklarımdan çıkan harareti hissedebiliyordum. Hakan'ın konunun üzerine gitmeyip tezgaha geri dönünce az da olsa rahatladım. İkisi bir olup harika görünen kahvaltı masasını hazırladıktan sonra hep birlikte oturduk. İşte el birliği olsa da sohbet konusunda üçümüzde suspus olmuştuk. Hakan'ın açık tuttuğu telsizi hariç sessizlik hakimdi. Sinan ve Hakan hunharca sucuklu yumurta yerken ben tabağıma aldığım söğüş sebze ve yeşillikleri yiyordum. Hakan, çatalını bırakıp bana döndüğünde doyduğunu anladım. "Kemal, şikayetçi olmadığın için serbest bırakıldı." Kemal'den bahsetmek istemediğim için başımı aşağı yukarı salladım. "Seni bir daha rahatsız edeceğini sanmıyorum." Tavrından Kemal'e sıkı bir uyarı çektiğini açıktı. "Ama olur da ederse kesinlikle haberim olacak ve şikayetçi olmama gibi bir tercihin asla bulunmayacak!" Harika! Bugünkü ikinci azarımı da yemiştim! Bu adamlara neler oluyordu? Onların gözünde ben neydim? Konuşmama fırsat kalmadan bizi sessizce dinleyen Sinan'a döndü. "Senin soy adın Ayata mı Sinan?" Sinan şüpheyle evet dedikten sonra Hakan aydınlanmış gibi devam etti. "Dün merkeze hırsızlıkla ilgili müracaat etmişsin." Hakan, sormasa da emin olmak istiyordu. "Evet. Gelişme var mı?" "Ne yazık ki yok. Ortaya çıkacağını da sanmıyorum. Kimlik, pasaport gibi belgeleri kısa sürede çıkartmana yardımcı olurum yalnız kredi kartların iptali için bankaları araman gerek." Tam olarak neler olduğunu anlamak için sessizce onları dinliyordum. Sinan dirseklerini masaya dayayıp "Dün emniyetten çıktıktan sonra iptal ettirdim. Sorun yok." dedi. Hakan olayı anlamak istercesine sözlerini devam ettirdi. "Birde bulaşmaman gereken bir kaç yeraltı adamının arananlar listesindeymişsin." Şaşırmış mıydım? Evet, kesinlikle. Sinan rahat bir tavırla "Abartılacak bir şey yok. Ülkeye dönüşümü kutlamak isteyen bir kaç kişi var sadece." dedi. Hakan'ın dudakları yukarı kıvrıldı. "Söylediğin kadar basit değil! Dün gece Çarklı'ların davasının çözülmesinde kilit rol oynayabileceğini öğrendim. Sana ihtiyacımız olacak." Sinan önündeki çaydan içip "Yardım edeceğimi de nereden çıkardın?" dedi. Hakan önce bana bakıp yeniden Sinan'a döndü. "Nereden çıkardığımı merkeze geldiğinde anlatırım. Fazla detaylı bir mesele." dedi. "Bir süre ortalarda görünmemen gerek. Otel, pansiyon buraları unut.. Ülkeye girdiğini öğrenmişler ancak yerini bilmemeleri gerek. Tanık programına şu an seni dahil edemem." dedi. Sinan alaycı ifadeyle "Öyle mi? Nerede kalacağım peki? Göğe yükselmemi beklemiyorsun herhalde?" diye sorunca Hakan yarım ağız gülümsedi. Yeniden önce bana sonra Sinan' a bakıp "Burada kalacaksın!" dedi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD